Felevlâ ulkiye ‘aleyhi esviratun min żehebin ev câe me'ahu-lmelâ-iketu mukterinîn(e)
"(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?"
Eğer O'nun dediği doğru ise üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber onu tasdik eden melekler gelmeli değil miydi?"
Zuhruf Suresi 53. ayet, Firavun'un Hz. Musa'nın peygamberliğini sorgularken kullandığı argümanları içermektedir. Ayet, Firavun'un Musa'nın maddi zenginlik ve ilahi destekten yoksunluğunu vurgulayarak onu küçümsemesini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Anahtar kavramlar, Firavun'un beklentilerini ve peygamberlik anlayışını yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'el-İlkâ' kelimesinin bir şeyi bir yere bırakmak, atmak veya ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Firavun'un Musa'ya altın bileziklerin 'ulaştırılması' veya 'bahşedilmesi' beklentisini dile getirir, bu da onun peygamberlik için maddi bir gösterge aradığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ülkıye' fiilinin burada 'verildi' veya 'bahşedildi' anlamında mecazi bir kullanıma sahip olduğunu ifade eder. Firavun'un, Musa'nın peygamberliğini ispatlamak için kendisine altın bileziklerin 'sunulması' gerektiğini düşündüğünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esvire' kelimesinin 'sivâr' kelimesinin çoğulu olduğunu ve bileğe takılan süs eşyası, özellikle altın bilezikler anlamına geldiğini açıklar. Ayette, Firavun'un peygamberlik için maddi bir zenginlik ve ihtişam beklentisi içinde olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sivâr' kelimesinin 'sur' (duvar) kelimesiyle aynı kökten geldiğini ve bileği çevreleyen şey anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'esvire', Firavun'un peygamberlik makamını dünyevi zenginlik ve gösterişle ilişkilendirdiğini gösteren bir semboldür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'zînet' (süs) kavramının genellikle dünyevi değerlerle ilişkilendirildiğini ve Firavun'un bu ayette 'esvire' ile peygamberlik makamını dünyevi güç ve zenginlikle özdeşleştirdiğini belirtir. Bu, onun peygamberlik anlayışının materyalist bir temele dayandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zeheb' kelimesinin bilinen değerli maden olan altın anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Firavun'un peygamberlik makamını dünyevi zenginlik ve gösterişle ilişkilendirdiğini, altının bu bağlamda bir güç ve statü sembolü olarak kullanıldığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zeheb' kelimesinin 'gitmek, yok olmak' anlamındaki kökten geldiğini ve altının da elden ele dolaşması, biriktirilmesi ve harcanması nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. Ayette, Firavun'un peygamberlik için kalıcı ve manevi değerler yerine geçici ve dünyevi bir gösterge aradığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'melek' kelimesinin 'el-elûk' (haberci) veya 'el-meleke' (güç, kudret) kökünden geldiğini ve Allah'ın elçileri olan nurani varlıklar anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Firavun'un Musa'nın peygamberliğini ispatlamak için meleklerin somut bir şekilde yanında bulunmasını talep ettiğini, bunun da onun ilahi vahiy ve peygamberlik anlayışındaki çarpıklığı gösterdiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'melek' kelimesinin 'risâlet' (elçilik) ve 'kudret' (güç) anlamlarını taşıdığını belirtir. Firavun'un, Musa'nın peygamberliğini tasdik etmek için meleklerin 'yardımcı' veya 'destekçi' olarak yanında gelmesini istemesi, onun peygamberlik makamını dünyevi bir krallık gibi algıladığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iktirân' kelimesinin 'bir şeyi diğerine bağlamak, eşlik etmek, birlikte olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mukterinîn', Firavun'un meleklerin Musa'ya 'eşlik eden' ve 'destekleyen' bir şekilde, yani somut ve görünür bir biçimde gelmesini beklediğini gösterir. Bu, onun peygamberlik anlayışının maddi ve gözle görülür delillere dayandığını ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mukterinîn' kelimesinin 'karn' kökünden türediğini ve 'birlikte olanlar, birbirine bağlı olanlar' anlamına geldiğini açıklar. Firavun'un bu talebi, meleklerin Musa'ya sadece manevi olarak değil, fiziksel olarak da eşlik etmesini, böylece peygamberliğinin 'kanıtlanmasını' istediğini gösterir.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i kerime meleki âyetlerdendir.
Daha önce üzerinde çalıştığımız Kûr’ân-ı Kerimde 53. Âyetler ile yolumuza devam edelim…
Fe lev la ülkıye aleyhi esviratüm min zehebin, Ona altın bilezikler verilmeli… Bu âyette bahsedilen Mûsâ (a.s.), Museviyet ve tarîkât mertebesidir. Firavun yani Mudill esmâsı, Hadi üzere olan Mûseviyet mertebesinin zâhiri bir zenginliğin görüntüde olmaması üzere, kendi anlayışında zâhiri zenginlik gücü olan altın bilezikten bahsetmektedir. Karun’da Firavun döneminde yaşamış ve hazinelerinin anahtarını develerin taşıdığından bahsedilmektedir. Allah’u Teâlâ, Karun’un bu hazinelerini yerle yeksan edip bu tezi çürütmüştür.
Ev cae meahül melaiketü mukterinîn, yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?"… Firavun yani Mudill esması kendi anlayışı üzere batini olarak Mûsâ-Museviyet mertebesinin kuvve-melek ile desteklenmediğini yani ma’nevi bir kuvvet verilmediğini zannetmektedir. Oysa Mûsâ (a.s.) ın doğumu zamanı katledilen 40 ile 70 bin arasındaki İsrailoğullarının erkek çocuklarının rûhu ile Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk tarafından desteklenmiştir. Firavun-Mudill esmâsının bundan haberdar olmadığı ortadadır.
Efendi Babamızın birçok kitabında yazan zuhuratını sadece yorumsuz olarak buraya alalım daha önce ki bölümlerde tamamı mevcuttur.
1964 senesinde yeni evlendiğimiz aylarda şöyle bir zuhurat görmüştüm. Ma’’nâ âleminde bana, burmalı geniş iki adet altın bilezik verilmişti. İkisinde de madalyon gibi küçük zinçirle asılmış sarkaçlar vardı. Bunlardan biri (kâlb) diğeri ise (kılıç) idi. “ İz- -T-B- ” Efendi Babamız zaman zaman sohbetlerinde ve kitaplarında kendisine bir meleğin haber getirdiğini ve bir müddet sonra perde olur düşüncesi ile bu konu ile ilgilenmediğini belirtmektedir. 43/53 âyetinin üzerinde tahakkuk ettiği anlaşılmaktadır diye yolumuza devam edelim.
Daha önce (73) numaralı dosya hakkında görmüş olduğum bir zuhurat 33/53 âyetin altına alınmıştı. Bu zuhuratı da (73) numaralı dosya ya mevzu olan kişi Efendi Baba’mın 1964 görmüş olduğu bilezik zuhuratına atıf yaparak, kalb ve kılıç gitti. Kalb ve kılıcın gitmesi ile üçlerin bu yolda kalmadığını bunun kabul edilemeyeceği gibi bir takıp heyazanları sarfetmiştir. Gördüğüm zuhurat bu ayet ve olanlar ile bağlantısı olduğu için buraya aldım.
Kandil
22 Aralık 2015 07:45 tarihinde Mu… CA <ca…@hotmail.com>;yazdı…
Hayırlı Sabahlar Efendi Babacığım, Mevlid Kandiliniz Mübarek olsun...
Dün küçük bir zuhuratımız oldu, açık ama anlamadığım bölümler olabilir.
Efendi Babamın terzi dükkanına eşim ile beraber gidiyoruz. Efendi Baba'mın elini öpmek için uzandığımda küçük cam şişede turuncu renkli kokuyu elime sürüyor. Merhum Abdülkadir (Olgun) dayımın oğulları İhsan ve Nurettin 12-13 yaşında ki halleriyle dükkanın çıraklığını yapıyorlar. Nurettin, Mu… Abi ezan okunacak namaza (ikindi vakti gibi) gidelim diyor. Üstümde ki siyah kapişonlu kabanı çıkarıyorum. Dükkan da bıraksam bir şey olmaz değil mi diyorum? Nurettin dükkanın dışında iki çocuğuyla bekleyen kadını ve içeride dikine duran büyük gön-ye (bir kenarı dik bir kenarı ileri gösteren) cetveli gösterip, bu kadın bu cetveli almak için uğraşıyor ama alamıyor. Bu dükkandan kimse çalamaz diyor...
Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Efendi Babamızın ellerinden öperiz.
Necdet Ardıç
Mu… CA… <[email protected]>;
23.12.2015 (Çar) 13:24
Hayırlı günler Murat oğlum Sizlerinde geçmiş/geçmeyen mevlid kandiliniz mübarek olsun İnşeallah.
Zuhuratın güzel yolunda zaten anlamları açık ancak en sonu daha ma'nâlı Gön-ye, başlı başına doğruyu gösteren bir ölçü ve tatbikat aletidir. O ölçüde şeriat gönül ve irfâniyyet ölçülerinin şartlarıdır, bunlar ne alınır ne satılır ne çalınır ancak ehlinden ehline aktarılır.
Bu dükkandan kimse çalamaz Gönül rızası ile verilse dahi o yerinde kullanılmazsa hemen elinden alınır. Cenâb-ı Hakk yolumuzu açık eylesin.
Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinde kolaylıklar nasib etsin. herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız..
Mail bu şekilde bitiyordu…
Okuyucuların anlaması için bazı noktaları açmaya çalışayım… Mu… Ca…
Abdülkadir dayımın oğlu diye yazılanlar, İhsan ve Nurettin… Rahmetli Abdülkadir bey zÂhir hayatında yaşarken mesleği “altın bilezik“ imalatçısıydı. Vefat edene kadar 50 seneden fazla bu meslek ile uğraşmıştı. Oğulları da Nurettin ve İhsan, Nur, “Kalb” ve İhsan ise görme yani “Kılıç” ile bağlantılıdır. Görülen zuhurat yaklaşık 30 yıl öncesinde ki Efendi Babamın Terzihanesinde geçmektedir. Yani bu dükkan da eğitilenler, yani Efendi Baba’ma çıraklık yapanlara zaten burada ma’nâda kendilerine şeriat, tarîkât ve irfâniyet ölçüsü üzere kullanılmak üzere “Kalb” ve “Kılıç” verilmektedir. Bunlar belli bir kişi ve zümreye has bir şey değildir. Ehil değilse de kendisinden bu verilenler alınır… Kişi zaten hangi mesleği yapıyorsa onun mesleği “Altın Bilezik” hükmündedir. Ma’nâ da da bu böyledir.
Kılıç Ve Kâlb Sarkaçları[65] “ İz- -T-B- ” Cancağızım; “(25) İncir” dosyasına yapmış olduğum yorum yazısında, 2010 yılında görmüş olduğum zuhurat Efendi Babam-ı ziyâretten yaklaşık 40 gün önce görülmüş. Aslında bu gün daha iyi anlıyorum ki, bu zuhurat Efendi Babam-ın Terzi Baba kitâblarında yazılan gördüğü zuhûrât ile alakalıymış. Bu zuhurat ne olduğunu kısaca tekrar hatırlayacak olursak;
Efendi Babamıza, zuhuratında altın bir zincir-bilezik verilmiş. Bu zincirin, “Kılıç” ve “Kâlb” şeklinde sarkaçları varmış. Efendi Babam, bu zuhuratın zâhiri yorumunu iki oğlu olacağı olarak yorumlamış. İzzet isminde ki oğlu askerliğini Astteğmen olarak yapmış, bunu kılıç olarak yorumlamış. Küçük oğlu Cem ise bayan kuaförü olduğu, saçlarda Esmâ-i İlâhiyye remzi olduklarından, Sûltanımız tarafından kalp olarak değerlendirilmiş. Tamam buraya kadar, her şey tastamam veriler, kod-lar yerine oturuyor.
İşin civcivli tarafı burada başlıyor. Ma’nâda, bu zuhûrât ile alâkalı olduğu değerlendirmesi yapılan “Kâlb” kendisini cismen pek tanımam, sadece adını duyduğum bir kişidir. Şu an Terzi Baba ile irtibâtı olmadığını biliyorum.[66] “Kılıç” olduğu bildirilen kişiyi gayet iyi tanırım. Şu anladığım noktada, bu “Kılıç” ile bir hayli üzerime yürümüş. Efendi Babama, ma’nâda verilen “Kılıç”[67] ve öğretilen nefis şeytânına karşı oyunlar ile lâyığını buldu.[68]
İşyerimde bu İ. ile alâkalı bulunan iki kişi vardı. Birini bir kazâ sonucu rahmetlik olunca anlamıştım.[69] Diğer kişi de, Mu… olarak ma’nâlanan kişiyi Efendi Baba’mın yaptığı yorum da nitelemesinden ma’nâda ki İ. ile bağlantılı olduğunu anladım. Her ikisi ile yaklaşık 27-28 senelik bir mücâdelem olmuş. Bunlar aslında bir bakıma olumsuz nefsâni yönlerimdi. Ma’nâda Efendi Babam tarafından verilen Nusret’ul Fetih (Metin) kılıcıyla bu yönlerimi kesip atmışım. Hamd olsun…
Buradan şu İ. nin giderken yapmış olduğu bazı iddialara da yanıt vermiş olalım.[70] Bu kişi Üçler, Beşler gitti, Kırklar dağıldı. Terzi Baba’ya “53” (سورة النجم) “Necm sûresi de” varmış gibi ifâdelerde bulunmuştu. Yaptığı bir konuşmanın kayıtlarını bir şekilde dinledik, bunları oradan biliyoruz.
Üçler, Beşler, Yediler, Kırkların tarîkât mertebesinde ne oldukları bellidir. İsteyen bunların ne olduğunu araştırabilirler. Anlatmak istediğimiz konunun başka bir yönü vardır. Zâten bunlar tarîkât mertebesi itibâriyledir gidenin yerleri, başka kişiler tarafından doldurulmaktadır, denmektedir. Yolumuzda bu listede olup bâtın âlemine göçen, kendi isteği ile ayrılan veya tard edilmişlerin yerini birileri doldurmuş olması gerekir. Benim için bu yönden bu konunun pek bir önemi olmadığı için bu konuyu Efendi Babama sormadım, sormam da… Kendisi kimlerin olduğunu zâten biliyordur. Beni ilgilendiren zâten bunların hakikati;
(1-) Ahadiyyet ve teklik olduğu, (3-) Allah, Rahmân Rahîm, (5-) Beş Hazret mertebesi, (6-7) Zât-i ve Sübûti Sıfâtlardır.
(12) İnsân-ı Kâmil – Kâmil İnsân, (40) Hakikat-i Muhammediye, (300) İlmel Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinin vahdette kesret olarak her an bir şen de yani bir işte olmasıdır.
İşte İ. nin üstünden bu merâtibi İlâhiye alınmış, yani gafletine ve zilletine düşmüştür. Ama gafilanın, gafletinden nereden haberi olacaktır.
Diğer “53” (سورة النجم) “Necm Sûresi” ifâdesine gelince daha önce geçen ifâdelerden bu madalyonun ön yüzü ve altının değer ifâde eden yönünü yazmıştık. Bu gün birçok yerden, kazıdan altın eşyâlar veya sikkeler çıkmaktadır. Bunlar bugün kullanılmadıkları hâlde, Üç beş bin liralık altın değeri olduğu hâlde milyonlarca değer biçilmekte hatta bazılarına kıymet biçilememektedir. Bu geçmiş âlimler, yazarlar, ressamlar, müzisyenler, bilim adamları içinde böyledir. İşte aslında “53” ü daha da kıymetli kılan arka yüzü (طوغر) “Tûğrâ” yani bâtınında bulunan (هُ) “Hu” dur. Yâni demem o ki “53” bir remzdir. Zâten kendi buna sahip te çıkmaz. Efendi Babam bizim ne kadar hisse- miz var ise,” Ümmet-i Muhammedin” de o kadar hissesi var der-demektedir. Gönlünden bu “Gizli hazîne” nin hissesini bulup çıkardıysa bu suç mudur? Kim kimi bu konu da engellemiştir. İsteyen araştırır ve kendine ait olanı hisseyi gönlünde bulup çıkarır. Ama bunun bir formülü vardır. “Ya bir gönül ol, Ya bir gönle gir.” Ancak bu gönül eğitimine devâm edip, bu hisseden pay alabilmek mümkündür. Anlaşılacağı üzere dünyâ ehli böyle kıstaslar ararlar, bu bir bakıma zarûrettir. Gelene de işte bu durumuzda var demek içindir. Bazen bakar, bununla fazla uğraşılmaz der. Bir zamanlar yolumuz vardı. Şimdi tüm yollar bizim der. O da anlamaz sen yoluna ihânet emişsin der ve “kös kös” gider. A! akıllı geçinen zevat hakîkat’te sen Hakk’a giden yolu kaybetmişsin de haberin yoktur. Aynasından sana göstermiş, ama nâfile!
Nusret babam rahmetullâhi aleyh ve Rahmîye annem rahmetullâhi aleyte, Pendik yayalar mezârlığında defn olunarak, doğudan gelen bu İ. tehlikesine ma’nevî kalkan olmuşlardır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) makamlarını âlî ve yüce eylesinler.[71]-[72] “ İz- -T-B- ”