Lekad ci/nâkum bilhakki velâkinne ekśerakum lilhakki kârihûn(e)
Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.
Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Zuhruf Suresi 78. ayet, Allah'ın insanlara hakkı getirdiğini ancak insanların çoğunun bu haktan hoşlanmadığını ifade etmektedir. Ayet, 'hak' kavramının hem ilahi gerçeklik hem de bu gerçekliğe karşı insan tepkisi bağlamında ele alınışını dilbilimsel olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cî'e (جاء) fiili, bir şeyin bir yere veya bir kimseye ulaşması, gelmesi demektir. Ayetteki 'cî'nâkum' ifadesi, Allah'ın peygamberler aracılığıyla hakkı insanlara ulaştırması, tebliğ etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziki bir geliş değil, aynı zamanda manevi bir mesajın iletilmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cî'e (جاء) fiili, Kur'an'da bazen mecazi anlamda kullanılır. Burada 'size getirdik' ifadesi, Allah'ın vahyi ve şeriatı insanlara indirmesi, onlara bildirmesi anlamındadır. Bu, ilahi iradenin ve hakikatin insanlara sunulmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve doğru olması, şüphe götürmemesi demektir. Kur'an'da 'el-Hak' Allah'ın isimlerinden biridir ve O'nun varlığının, birliğinin ve adaletinin mutlak gerçekliğini ifade eder. Ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, getirilen mesajın bizzat Allah'tan kaynaklanan mutlak gerçeklik olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hak (حق) kavramı, Kur'an'da sadece 'gerçek' veya 'doğru' anlamına gelmez, aynı zamanda 'adalet', 'hukuk' ve 'ilahi gerçeklik' gibi geniş bir anlam yelpazesini kapsar. Zuhruf 78'deki kullanımı, Allah'ın insanlara gönderdiği dinin ve şeriatın temelini oluşturan, şüpheye yer bırakmayan ilahi hakikati ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak (حق), varlığı sabit olan, inkâr edilemez olan şeydir. Bu ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, peygamberler aracılığıyla insanlara ulaştırılan ilahi mesajın, yani Kur'an'ın ve İslam dininin, mutlak ve değişmez bir gerçeklik olduğunu belirtir. Bu hak, batılın zıddıdır ve insanlığın kurtuluşu için gönderilmiştir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kesret (كثرة), bir şeyin çokluğu, fazlalığı demektir. Ayetteki 'ekserakum' ifadesi, insanların büyük bir kısmının, kendilerine getirilen ilahi gerçeğe karşı olumsuz bir tutum içinde olduğunu gösterir. Bu, Kur'an'ın birçok yerinde vurgulanan, insanların çoğunluğunun hidayetten yüz çevirme eğilimine işaret eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ekser (أكثر), 'çok' anlamına gelen kesîr (كثير) kelimesinin ism-i tafdîlidir ve 'daha çok' veya 'en çok' demektir. Burada 'ekserakum' ifadesi, muhatap alınan topluluğun önemli bir bölümünün, hakkı kabul etme konusunda isteksiz olduğunu vurgular. Bu, ilahi mesajın evrenselliğine rağmen, insanların bireysel tercihlerinin farklılığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kerh (كره), bir şeyi istememek, ondan nefret etmek demektir. Ayetteki 'kârihûn' ifadesi, insanların ilahi hakikati, yani Allah'ın gönderdiği dini ve hükümleri gönülden kabul etmediklerini, hatta ondan hoşlanmadıklarını belirtir. Bu, sadece bir kayıtsızlık değil, aktif bir hoşnutsuzluk halidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kârih (كاره), bir şeyi sevmeyen, ondan tiksinen kişidir. Zuhruf 78'deki 'kârihûn' kelimesi, insanların kendilerine getirilen hakka karşı duydukları içsel nefreti ve onu reddetme eğilimini ifade eder. Bu durum, onların hidayetten uzaklaşmalarının temel sebeplerinden biridir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kerh (كره) kökü, Kur'an'da genellikle bir şeyden hoşlanmama, onu istememe ve ona karşı bir tür tiksinti duyma anlamında kullanılır. Bu ayette 'kârihûn' ifadesi, insanların ilahi hakikati, yani İslam'ın prensiplerini ve hükümlerini benimsemekte zorlandıklarını, hatta onlara karşı bir direnç gösterdiklerini vurgular.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i Kerimez zâti âyeti kerimelerdendir.
Efendimiz (s.a.v.) Mirac dönüşünde beni gördü buyurmuştur. Hayal ve vehim içinde yaşayan nefsi emmare müntesipleri bundan hoşlanmamıştı.
Faydalı olur düşüncesi ile (6-Mubarek geceler) kitabından “Görüş ve Müşahade” bölümünü buraya alıyoruz.
Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır.
Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır.
Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek mümkündür. Ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişiklik arz etmektedir.
Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleridir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir.
Arifler, “vuslat marifettir” demislerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir.
Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.
Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık ötelerdedir, görülmez; bilinir.
Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı.
Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hakta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir.
Bu mertebede kulun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konusu değildir.
Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez.
Ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahede meydana gelebilmektedir.
Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür.
Burada kuldan gören Hakk, ve görülen de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.
Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşle bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.
İşte bu makam varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler.
Bu hal (Ali İmran 3/18)
هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ
“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” allah şahit/tanık ennehü/kesin o “la ilahe illa hüve”
“Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifadesiyle Allah’ın kelamında zuhur eder.
(Araf 7/1729)
وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ
“ve eşhedehüm ala enfüsihim” ve onların/kendilerinin enfüs, nefisleri üzerine/karşı onları/kendilerini şahit/tanık tuttu “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir.
Gerçek yaşamın her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır.
Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir.
Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet mertebesinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.
(En’am 6/103)
لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ
طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ
“la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdrikül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.
ebsar/basar, gözler tüdrikühü/idrak etmez/algılamaz onu/kendisini ve “hüve” idrak eder/algılar ebsar/basar, gözleri ve “hüve” latif/göze görünmez habir/haberli/haberdardır “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.
İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki
- “ihsan” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı,
- “ve nefahtü” “ben ona nurumdan üfledim” iradesiyle başladı,
- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi.
İslam dininin, son din;
Hz. Muhammedin, son peygamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir.[95]
“ İz- -T-B- ”