Em yahsebûne ennâ lâ nesme'u sirrahum ve necvâhum(c) belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(e)
Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.
Yoksa onlar bizim sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçi meleklerimiz de her yaptıklarını yazıyorlar.
Zuhruf Suresi 80. ayet, inkarcıların gizli konuşmalarının Allah tarafından duyulmadığına dair yanlış inançlarını reddederken, meleklerin bu konuşmaları kaydettiğini vurgular. Ayet, 'hesap etme/sanma', 'işitme', 'sır', 'fısıltı/gizli konuşma' ve 'yazma' gibi kavramlar üzerinden ilahi bilginin kuşatıcılığını ve amellerin kaydedildiğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasb' (حسب) kelimesinin asıl anlamının 'saymak, hesaplamak' olduğunu belirtir. Ancak 'hasibe' (حسب) fiilinin 'zannetmek, sanmak' anlamında kullanıldığını, özellikle bir şeyin gerçekliğine dair kesin bilgi olmaksızın yapılan bir tahmini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'yahsebûne' (يحسبون) kelimesi, inkarcıların Allah'ın sırlarını bilmediği yönündeki temelsiz ve yanlış zannını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hasibe' fiilinin Kur'an'da sıkça 'zannetmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, inkarcıların, Allah'ın kendilerinin gizli konuşmalarını işitmediği yönündeki hatalı ve gerçek dışı düşüncelerini mecazi bir dille ifade eder. Onların bu zannı, ilahi bilginin kapsamını küçümsemelerinden kaynaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sem'' (سمع) kelimesinin 'işitme' duyusu olduğunu ve Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun her şeyi kuşatan ilmini ve her sesi, her fısıltıyı idrak etme kudretini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'lâ nesme'u' (لا نسمع) ifadesi, inkarcıların zannının aksine, Allah'ın onların sırlarını ve fısıltılarını eksiksiz bir şekilde işittiğini ve bildiğini kesin bir dille reddeder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sem'' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel işitmeyi değil, aynı zamanda 'anlama, idrak etme ve karşılık verme' anlamlarını da içerdiğini vurgular. Allah'ın 'Semî'' (işiten) sıfatı, O'nun kullarının her türlü sözünü, duasını ve hatta gizli düşüncelerini dahi bildiğini ve buna göre karşılık vereceğini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın inkarcıların gizli planlarını ve fısıltılarını tam olarak idrak ettiğini ve buna göre muamele edeceğini ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sır' (سر) kelimesinin 'gizli olan şey' anlamına geldiğini ve kişinin kalbinde sakladığı veya başkalarından gizlediği her türlü söz ve eylemi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'sirrahum' (سرهم) ifadesi, inkarcıların kendi aralarında veya içlerinde sakladıkları, kimsenin duymadığını sandıkları her türlü gizli konuşma ve düşüncelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sırr'ın (سر) 'gizli tutulan şey' olduğunu ve hem sözlü hem de kalpteki düşünceleri kapsadığını açıklar. Ayrıca 'sırr'ın, 'gece' anlamına da geldiğini, çünkü gecenin de gizliliği barındırdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların en mahrem ve gizli addedilen konuşmalarının dahi Allah'tan gizlenemeyeceğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'necvâ' (نجوى) kelimesinin 'iki veya daha fazla kişinin başkalarından gizli olarak yaptığı konuşma' anlamına geldiğini belirtir. Bu, 'sır'dan (سر) daha spesifik olarak, bir araya gelip fısıltıyla konuşmayı ifade eder. Ayetteki 'necvâhum' (نجواهم) ifadesi, inkarcıların kendi aralarında yaptıkları gizli toplantı ve fısıltılı konuşmalarının da Allah tarafından bilindiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'necvâ'nın (نجوى) 'bir topluluktan ayrılıp gizlice konuşmak' olduğunu ve bu eylemin genellikle kötü niyetli veya başkalarından saklanması gereken bir şeyi içerdiğini belirtir. 'Sır' (سر) daha genel bir gizliliği ifade ederken, 'necvâ' (نجوى) özellikle bir araya gelip fısıltıyla yapılan gizli konuşmayı vurgular. Ayetteki kullanımı, inkarcıların bu tür gizli plan ve konuşmalarının da Allah'ın bilgisi dışında olmadığını kesinleştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ketb' (كتب) kelimesinin asıl anlamının 'harfleri bir araya getirerek söz oluşturmak' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, 'yazmak, kaydetmek, farz kılmak, hükmetmek' gibi geniş anlamlarda kullanılır. Ayetteki 'yektubûne' (يكتبون) ifadesi, Allah'ın görevlendirdiği meleklerin, insanların gizli ve açık tüm sözlerini ve amellerini eksiksiz bir şekilde kaydettiğini, böylece ahirette hesap için bir delil oluşturduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ketb' (كتب) fiilinin 'bir şeyi tespit etmek, sabitlemek ve korumak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Meleklerin 'yazması', sadece harfleri kağıda dökmek değil, aynı zamanda yapılan her eylemi ve söylenen her sözü ilahi kayıt sisteminde kesin ve değişmez bir şekilde sabitlemek anlamına gelir. Bu ayette, inkarcıların gizli konuşmalarının dahi melekler tarafından kaydedildiği ve bu kayıtların ahirette onlara sunulacağı mesajı verilir.
Zuhruf Sûresi
Nefsi emmarelerinin gizlediği ve vehim kuvvetlerinin kendilere fısıldağı evhamları işitmediğimizi sanıyorlar. Birimsel varlıklarına bulunan Hakkk’ın “Semi” esması ve semi sıfatının nefis istikametinde kullansalarda bunlar Hakk’a bağlıdır. (Murat Derûni)
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~
(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var
Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir? “ İz- -T-B- ”
كِرَامًا كَاتِبٖينَ ~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var
İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.
Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.
Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?
“ İz- -T-B- ”
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ ~ ~ ~
(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn.
(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.
Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[96] “ İz- -T-B- ”