Eferaeyte meni-tteḣaże ilâhehu hevâhu ve-edallehu(A)llâhu ‘alâ ‘ilmin ve ḣateme ‘alâ sem'ihi ve kalbihi ve ce'ale ‘alâ basarihi ġişâveten femen yehdîhi min ba'di(A)llâh(i)(c) efelâ teżekkerûn(e)
Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah'ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala düşünüp ibret almayacak mısınız?
(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?
Bu ayet, heva ve hevesini ilah edinen, ilahi hidayetten mahrum kalan ve duyuları mühürlenen kişinin durumunu ele almaktadır. Anahtar kavramlar, bu kişinin sapkınlığını, Allah'ın bu duruma müdahalesini ve hidayet imkanının ortadan kalkmasını dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' kelimesinin 'bir şeyi ele geçirmek, sahip olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ittihaz' (ifti'al babı), bir şeyi kendine mal etme, onu benimseme ve ona bağlanma anlamını pekiştirir. Burada hevanın ilah edinilmesi, kişinin kendi arzu ve isteklerini mutlak otorite olarak kabul etmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihaz' fiilinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. 'İlah edinmek' ifadesi, gerçek bir ilah edinme değil, kişinin kendi hevasını ilah gibi yüceltmesi ve ona tapması anlamındadır. Bu, mecazi bir 'almak' ve 'benimsemek' eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilah' kelimesinin 'tapınılan, kendisine yönelinen, hayran olunan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette 'ilahını hevası edinmek', kişinin kendi arzu ve isteklerini, Allah'a ait olan mutlak itaat ve yöneliş makamına koymasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. 'İlah', mutlak otorite, yaratıcı ve kendisine ibadet edilen varlıktır. Ayetteki kullanım, bu mutlak otoriteyi Allah'tan alıp kendi nefsani arzularına vermenin bir sapkınlık olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilah' kelimesinin 'hayran kalınan, kendisine sığınılan, tapınılan' anlamlarını verir. Ayetteki 'ilahını hevası edinmek', kişinin kendi hevasına hayranlık duyması, ona sığınması ve onun peşinden gitmesi olarak açıklanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'heva' kelimesinin 'nefsin meylettiği şey, arzu' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'heva'nın ilah edinilmesi, kişinin kendi nefsani arzularını, ilahi emirlerin önüne koyması ve onları mutlak doğru kabul etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'heva' kelimesinin aslen 'yüksekten düşmek' anlamına geldiğini ve buradan 'nefsin kötü arzulara düşmesi' anlamının türediğini açıklar. Ayetteki 'heva', kişiyi doğru yoldan saptıran, aşağı çeken nefsani eğilimleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'heva' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve 'nefsin kötü arzuları, sapkın eğilimler' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'heva', kişinin kendi sübjektif isteklerini objektif hakikatin önüne koymasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak, kaybolmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Edallehu' (if'al babı), Allah'ın birini saptırması anlamına gelir ki bu, kişinin kendi sapmayı seçmesi üzerine Allah'ın onu hidayetten mahrum bırakmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'edallehu' ifadesinin mecazi olarak 'onu kendi haline bırakmak, hidayetini kesmek' anlamına geldiğini açıklar. Allah, kişinin kendi tercihine binaen onu sapıklıkta bırakır, zorla saptırmaz.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kökünün Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, Allah'ın saptırmasının, kişinin kendi iradesiyle sapmayı tercih etmesi sonucunda ilahi bir müdahale olduğunu vurgular. Bu, bir ceza veya bir sonuçtur, başlangıçta bir zorlama değildir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hateme' fiilinin 'bir şeyi kapatmak, mühürlemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kulak ve kalp üzerine mühür vurmak', bu organların hakikati işitme ve anlama yeteneğini kaybetmesi demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hatm' kelimesinin 'bir şeyi tamamlamak, sonlandırmak ve kapatmak' anlamlarına geldiğini açıklar. Duyuların mühürlenmesi, artık hakikatin içeri sızamayacağı şekilde bir kapanma halidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hatm'in, bir şeyin sonuna ulaşmak ve onu kapatmak olduğunu belirtir. Ayetteki mühürleme, kişinin kendi sapkınlığı nedeniyle hakikati idrak etme kabiliyetini tamamen yitirmesi olarak yorumlanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğişâve' kelimesinin 'gözü örten perde' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, kişinin gözlerinin hakikati görmesini engelleyen manevi bir körlük halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğaşy' kökünün 'bir şeyi örtmek, kaplamak' anlamına geldiğini ve 'ğişâve'nin de bu kökten türeyen bir örtü olduğunu açıklar. Gözdeki perde, kişinin basiretinin kapanması ve hakikati idrak edememesi durumudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ğişâve'nin 'gözü örten, görmeyi engelleyen şey' olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda bu, kişinin kendi sapkın tercihleri sonucunda ilahi işaretleri ve hakikati göremez hale gelmesidir.
Duhân Sûresi
(Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesen, lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.)
(Tâ-Hâ-20/77) “Ve andolsun ki Biz, Mûsâ’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Fir’âvnun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”
Fir’âvn ve taraftarlarının bu gösteride Mûsâ (a.s.)a yenik düşmelerinden sonra Mûsâ (a.s.) artık bir şeyler yapma zamanının geldiğini hissediyor ve bekliyor idi. İşte bu hâl içinde. “evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî” “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Dedik. İşte böylece İshak (a.s.) dan başlayan “Benî isrâîl” in “esri-isr” gece yolculuğu, yani ma’nâ yolculuğu bir başka hâl üzere tekrar burada Tenzih-mertebe-i Mûseviyyetten, kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktır.
Bir bakıma gece yolculuğu nefs ve beden zulmeti karanlığında Hakk’ın nurunu arama çalışmalarıdır. Bu da yapılan zikirlerle ve ibadetlerle olmaktadır. Ayrıca gece karanlığı, henüz daha yoğun madde-anasır beden elbisesi giymemiş olan ervah’ın batındaki lâtif varlıklarıdır. Onların vücûda-görüntüye gelmeleri için geçireceği yolları da “isr” dir.
Sonra da (asânla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! Sana verdiğimiz asâ ve kol kudretiyle suya vurarak, senin suda başladığın “isr” gece yolculuğunun bir başka aşamasına gelmiş olmaktasın. O gün seni nasıl suda boğulmaktan kurtardığımız gibi korkma kavminle beraber gene kurtarırız. Kuru yol ise şeriat-ı Mûseviyye’dir. Ve o yoldan karşıya geçtiler.[22] “ İz- -T-B- ”
وَاتْرُكْ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُندٌ مُّغْرَقُونَ {الدخان/24}
(44/24) “Vetruki-lbahra rahvâ(en) innehum cundun muġrakûn(e)”
(44/24) Karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar suda boğulacak bir ordudur."
Câsiye Sûresi
155) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (23)