Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû-/tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn(e)
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri ancak, "Doğru söyleyenler iseniz babalarımızı getirin" demek oldu.
Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman; "Eğer sözünüzde doğru iseniz atalarımızı diriltip getirin." demekten başka söylenecek hiçbir delil yoktur.
Câsiye Suresi 25. ayet, inkarcıların Allah'ın ayetleri karşısındaki acizliğini ve batıl delillerini ortaya koymaktadır. Ayet, ilahi mesajın açıklığına rağmen, dirilişi inkar edenlerin mantıksız taleplerini ve hakikatten kaçışlarını dilbilimsel bir derinlikle gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tilavet, bir şeyi diğerinin ardına getirmek demektir. Kur'an için kullanıldığında, lafızları birbirine uygun bir şekilde okumak ve manalarını takip etmek anlamına gelir. Ayetteki 'tütlâ' ifadesi, ayetlerin sadece okunmakla kalmayıp, manalarının da muhataplara ulaştırıldığını ve açıklandığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Tütlâ' fiili, Kur'an'ın okunması ve açıklanması anlamında mecazi bir kullanımdır. Ayetlerin sadece lafız olarak değil, aynı zamanda ihtiva ettikleri anlam ve delillerle birlikte sunulduğunu ifade eder. Bu bağlamda, inkarcıların bu açık delillere rağmen direnişleri daha da belirginleşir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet, açık alamet ve nişan demektir. Kur'an'da Allah'ın varlığına ve kudretine delalet eden her şeye 'âyet' denir. Bu ayetteki 'âyâtünâ' ifadesi, Allah'ın gönderdiği vahiylerin, yani Kur'an ayetlerinin, hakikati apaçık bir şekilde ortaya koyan deliller olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'âyet', Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın varlığını ve iradesini gösteren işaretler, deliller anlamına gelir. Bu ayetteki 'âyâtünâ', Allah'ın insanlara gönderdiği ve hakikati idrak etmeleri için sunduğu açık ve kesin kanıtları ifade eder. Bu kanıtlar, inkarcıların itirazlarını geçersiz kılar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âyet, bir şeyin diğerine delalet eden alametidir. Allah'ın ayetleri, O'nun kudretini, birliğini ve hikmetini gösteren açık delillerdir. Ayetteki 'âyâtünâ' ifadesi, bu delillerin o kadar açık ve net olduğunu vurgular ki, inkarcıların buna karşı çıkmaları ancak inat ve cehaletle açıklanabilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyyin, açık ve zahir olan şey demektir. 'Beyyinât' ise, hakikati apaçık bir şekilde ortaya koyan, şüpheye mahal bırakmayan deliller anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ayetlerinin anlaşılması için ek bir açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar net ve aydınlatıcı olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Beyyinât, delillerin açıklığını ve netliğini ifade eden bir sıfattır. Bu kelime, ayetlerin sadece okunmakla kalmayıp, aynı zamanda manalarının da muhataplar için açık ve anlaşılır olduğunu gösterir. İnkarcıların bu açıklığa rağmen itiraz etmeleri, onların hakikati kabul etmeme eğilimlerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Huccet, bir şeyi ispat etmek veya çürütmek için kullanılan delil demektir. Ayetteki 'huccetehum' ifadesi, inkarcıların kendi iddialarını desteklemek için ileri sürdükleri argümanları ifade eder. Ancak ayetin devamı, bu 'delilin' aslında bir delil olmadığını, aksine batıl bir talep olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Huccet, bir iddiayı destekleyen veya karşı tarafı susturan delildir. Ancak bu ayetteki 'huccetehum', inkarcıların hakikate karşı ileri sürdükleri zayıf ve mantıksız bir itirazı temsil eder. Onların 'babalarımızı getirin' talebi, gerçek bir delil değil, aksine acizliklerini ve inançsızlıklarını gizleme çabasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Huccet, Kur'an'da hem haklı hem de batıl deliller için kullanılır. Bu ayette, inkarcıların ileri sürdüğü 'huccet', dirilişin imkansızlığına dair bir delil olmaktan ziyade, ilahi kudreti sorgulayan ve mucize talep eden bir meydan okumadır. Bu, onların hakikati kabul etmeye yanaşmadıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk, sözün veya fiilin gerçeğe uygun olmasıdır. 'Sâdıkîn' ise, sözlerinde doğru olan, hakikati söyleyen kişilerdir. Ayetteki 'in küntüm sâdıkîn' ifadesi, inkarcıların, peygamberin dirilişle ilgili sözlerinin doğruluğunu sınamak amacıyla, aslında imkansız bir talepte bulunduklarını gösterir. Bu, onların samimiyetsizliğini ve hakikati kabul etmeye niyetli olmadıklarını ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sıdk, sözün kalpteki inançla ve dış gerçeklikle örtüşmesidir. 'Sâdıkîn' kelimesi, burada peygamberin dirilişle ilgili haberlerinin doğruluğunu iddia edenleri ifade eder. İnkarcıların bu ifadeyi kullanması, aslında kendi inançsızlıklarını ve peygamberin sözlerine karşı şüphelerini dile getirme biçimidir.
Duhân Sûresi
Museviyet mertebesi esmâ mertebesidir. Esmâ mertebesinin cemâli yönü cennet-bahçe ve pınarlardır. Göüllere akan tebvhin esmâ ilmini bırakıp celali yönü tercih edip ateş ehli olup cehennemi yaşantıya dahil olup bunları dönmemek üzere geride bıraktılar. (M.D.)
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ {الدخان/26}
(44/26) “Ve zurû’in ve mekâmin kerîm(in)”
(44/26) Nice ekinler, nice güzel ikram edilmiş makamlar!
Câsiye Sûresi
157) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (25)