Fe-emmâ-lleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti feyudḣiluhum rabbuhum fî rahmetih(i)(c) żâlike huve-lfevzu-lmubîn(u)
İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte bu apaçık başarıdır.
İman edip iyi işler yapanlara gelince; Rableri onları rahmeti içine koyacaktır. İşte apaçık kurtuluş budur.
Câsiye Suresi 30. ayet, iman ve salih amelin ahiretteki karşılığını, Allah'ın rahmeti ve apaçık bir kurtuluş olarak müjdelemektedir. Ayet, iman edenlerin ve iyi işler yapanların ilahi rahmete mazhar olacağını ve bunun en büyük başarı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve bu tasdikin gerektirdiği güveni ve teslimiyeti ifade eder. Bu bağlamda, Allah'ın vaadine güvenerek O'na teslim olanları anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (iman), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'emniyet' duygusudur. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, Allah'a karşı duyulan bu derin güveni ve O'nun vaatlerine olan kesin inancı ifade eder ki bu, salih amellerin temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), Kur'an'da 'iyi ve doğru olan şeyler' anlamında kullanılır. Ayetteki 'amelû's-salihât' ifadesi, imanla birlikte yapılan, hem dünya hem de ahiret için faydalı olan her türlü hayırlı işi kapsar. Bu, sadece ibadetleri değil, topluma faydalı olmayı da içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salâh (صلاح), fesadın zıddıdır ve bir şeyin doğru, iyi ve faydalı olması anlamına gelir. 'Salihât' ise, şeriatın ve aklın iyi kabul ettiği, insan için faydalı olan her türlü fiili ifade eder. Ayetteki kullanımı, imanın pratik tezahürü olan, Allah rızası için yapılan tüm güzel işleri vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salihât' kelimesinin Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. Bu kelime, sadece bireysel ibadetleri değil, aynı zamanda sosyal adaleti, iyiliği emretmeyi, kötülükten sakındırmayı ve genel olarak insanlığa faydalı olmayı da içerir. Ayetteki bağlamda, iman edenlerin hayatlarına yansıttıkları tüm olumlu davranışları ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), Allah'ın kullarına olan lütfu, ihsanı ve merhametidir. Ayetteki 'fî rahmetihî' ifadesi, iman edip salih amel işleyenlerin Allah'ın geniş rahmetine, cennetine ve mağfiretine dahil edileceğini belirtir. Bu, ilahi bir ödül ve bağışlamadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rahmet, Allah'ın kullarına yönelik iyilik ve ihsanıdır. Ayette geçen 'rahmetihî' ifadesi, Allah'ın müminlere olan özel lütfunu, onları cennete koymasını ve onlara merhamet etmesini ifade eder. Bu, sadece affetmek değil, aynı zamanda onlara sonsuz nimetler bahşetmektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara karşı duyduğu şefkat ve merhameti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'rahmetihî' ifadesi, iman ve salih amelin karşılığında Allah'ın müminlere bahşedeceği nihai kurtuluş ve mutluluğun kaynağı olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فوز), arzu edilene ulaşmak ve istenmeyenden kurtulmaktır. Ayetteki 'el-fevz' kelimesi, iman ve salih amel sahiplerinin ahirette elde edecekleri en büyük başarıyı, yani cennete girmeyi ve cehennemden kurtulmayı ifade eder. Bu, nihai ve mutlak bir zaferdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fevz, bir şeye ulaşmak ve ondan faydalanmaktır. Kur'an'da genellikle 'el-fevzu'l-azîm' (büyük kurtuluş) veya 'el-fevzu'l-mübîn' (apaçık kurtuluş) şeklinde kullanılır. Bu ayetteki 'el-fevzu'l-mübîn' ifadesi, iman ve salih amelin sonucunda elde edilecek olan cennet ve Allah'ın rızasının, şüphe götürmez bir başarı olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mübîn (مبين), açıklayan, açıklığa kavuşturan ve kendisi apaçık olan demektir. Ayetteki 'el-fevzu'l-mübîn' ifadesi, iman ve salih amelin getireceği kurtuluşun, herkes tarafından anlaşılır, şüpheye yer bırakmayan ve kesin bir gerçek olduğunu belirtir. Bu kurtuluşun mahiyeti ve değeri açıktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mübîn, hem açıklayıcı hem de kendisi açık olan anlamlarına gelir. 'El-fevzu'l-mübîn' terkibinde, kurtuluşun kendisinin apaçık olduğu, yani onun hakikati ve büyüklüğü konusunda hiçbir belirsizliğin bulunmadığı vurgulanır. Bu, Allah'ın vaadinin kesinliğini ve doğruluğunu pekiştirir.
Duhân Sûresi
Mûsâ (a.s.) asâsı ile denize vurduğu zaman oniki tane yol açılıyor, önce girmeye çekinmişler fakat her kanaldan giden aradaki yerin şeffaf olmasından dolayı diğerlerinin yollarını gördüğünden mutmain olmuşlar ve her yoldan bir sıbt karşıya geçmiş. Ve buradaki denizin açılması nedeniyle oradaki kara parçası dünyada bir kere güneşi görüp kapanan bir kara parçasıdır. Son ferdide girdikten sonra arkadan Fir’âvn ve ordusu geliyor, fakat bu kanallara girmeye tereddüt ediyorlar, tam o anda Cebrâîl (a.s.) bir kısrağın üstünde o kanaldan içeri giriyor, onu gören Fir’âvn’nun binmiş olduğu aygır at hemen onun arkasından koşuyor ve onu diğerleri takip ediyor. Hepsi girer girmez açılmış olan sular anında kapanıyor ve hepsi orada boğuluyorlar. Boğulmadan önce Fir’âvn Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbına îman ettim diyor fakat boğulurken söylediği için kabul edilmiyor. “Bu hususta âlimlerin değer yargıları muhteliftir.” Fakat bir müddet sonra cesedi sudan dışarı çıkıyor, tefsirlerde onu ilâh zannedenlere delil olarak çıktığı söyleniyor, işte kelime-i tevhid’i Zâhiren söylediği için Zâhiren cesedi kurtuluyor. Buradan çıkan sonuç kişi kelime-i tevhidi ne şekilde söylerse söylesin o söylediği şekilde karşılığını buluyor.
Bâtınen oniki kanaldan geçmeleri seyri sülûk yolundaki oniki dersin karşılığıdır. Her kişi kendi dersinde nereye gelmişse ancak o kanaldan geçip oniki mertebeyi bitiriyor. Her Hakk yolcusu hangi mertebede ise, Mûsâ (a.s.)’ın asâsını yere vurup çıkan oniki pınardan her bir kavmin nereden içeceğini bilmesi gibi bilir ve ilmini oradan alır. İlk yedi mertebe kişinin kendi iç bünyesinde olan emmâre, levvâme, mülhîme, mutmainne, razıyye ve mardıyye…….. mertebeleridir, daha sonra gelen beş mertebeyede hazerat-ı hamse, deniliyor ve bunlarda dış âlemde oluşan mertebelerdir, ki tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât, tevhid-i zât ve insânı Kâmil olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen Âyetleri çok iyi anlamamız için her mertebe, neyi ifâde ediyor, evvelâ bunu bilmemiz lâzımdır ve meseleleri mertebelerine oturtmamız gerekiyor. İşte beni İsrâîl’de bir mertebenin ifâdesidir ve bizi oraya ulaştırmaya çalışır, oysa zâhiren beni İsrâîl kavmine olan bu hitâbı bizler sadece orada bırakıp ötesine geçemiyoruz. Kûr’ân-ı Kerîm Allah’ın kelâmı olduğuna ve kelâmda zâtından ayrı olmadığına göre bizler Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman Allah’ın zâtıyla karşı karşıya imişiz gibi okumamız lâzımdır. Hatta burada Cebrâîl (a.s.)’a bile ihtiyaç yoktur çünkü Cebrâîl (a.s.)’ın Efendimize (s.a.v) getirdiği metin elimizde, o zaman Cebrâîl (a.s.)’a ihtiyaç vardır. Burada artık yol daha da kısalmıştır. Yalnız bunların anlaşılması için bizde Cebrâîl’i bir akıla ihtiyaç vardır yâni temiz, düzgün, takıntıları, şartlanmaları, bağlantıları olmayan, saf bir akla ihtiyacımız vardır. Her birerlerimiz çeşitli şekillerde bilgilerle donanmışızdır, fakat bunlar yeterli değildir, bunun ilerisine geçmek lâzımdır. Yâni bir insân bulunduğu cemiyet içerisinde nasıl bir yargılar değerlendirmesi oluşturmuş ise kanaâtleri ve kıstasları o düzeyde olur. Her gurup aynı Kûr’ân ve Hâdîslerden kaynak aldıkları hâlde değişik değerlendirmelerde bulunurlar, oysa herbirinin bir şekilde haklı tarafları vardır.
İçinde olduğumuz şartlanmalar bizi sınırlandırır, okuduğumuz kitâplar, içinde bulunduğumuz gurup vb. şekillerde aldığımız bütün bilgiler bizi sınırlar. Vahdet kanalı bambaşka bir kanaldır, bu kanalın antenlerinin oluşması lâzımdır ki, oradan gelenler iç bünyeye intibak edebilsin. Bunun içinde kapalı olan yerlerden ona kanal açmak lâzımdır, aynı birikmiş su, yolundaki pisliklerin temizlenerek suya akış yolu sağlamak gibidir. Ancak tabi ki bu diğer bütün bilgiler tamamen terkedilecek demek te değildir, belki bir müddet ara verilmesi gerekecektir.
Beni İsrâîl, gece yürüyenin çocukları demektir, yâni Yakub (a.s.) ikiz kardeşiyle çıkan kabîle reisliği için ihtilâf neticesi olarak yakın bir şehirdeki akrabalarının yanına gece yürüyerek gündüz saklanarak yaptığı yolculuktan dolayıdır. Ve bâtın olarak, gece yürüyenler, geceleri kalkıp nafîle ibâdetlerini yapan bizleriz. Yakub kelime mânâsı olarak saffetullah ve abdullah anlamına geldiği içinde “ey gece yürüyen kullarımın çocukları” ibaresi, saf ve temiz kullarımın çocukları demektir, bir bakıma buradaki saf ve temiz kullar târikat mertebesindeki gerçek “şeyh-mürşidler” ve çocukları, onların müridleridir. Ancak dikkât edelim bu gece yürüyüşü Mûseviyyet mertebesi îtibarıyladır, Muhammedîyyet mertebesinde bu yürüyüş (Esrae-17/1) dir, ayrıca “gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafîle olarak onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a ulaştırır” (17/79) Âyetlerinde belirtilen gece yürüyüşleridir. Fakat beni İsrâîl hâdisesini yaşamadan bu mertebeye ulaşamayız, bunu söyleriz, söyleriz fakat hakîkatine ulaşamayız. Beni İsrâîl, mertebesindeki gece yürüyüşü, yeryüzünde olan yâni bedensel temizliği meydana getirmek içindir, Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın mertebesinden ise, mîrac’taki hakîkati meydana getirmek için yapılan gökyüzü faaliyetidir. Biri yedi nefis mertebesin-deki çalışmalar, diğeri hazerat-ı hamse mertebesindeki çalışmalardır. Makam-ı Mahmud ise bireysel olarak baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın her birerlerimizin gönüllerine koyduğu hakîkat-i Muhammedîyyenin bir merkezi yâni özelliğidir. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) şahsında olan bir makam-ı Mahmud vardır. Evvelâ kendimizdeki makam-ı Mahmud’u bulmalıyız ki Efendimizin (s.a.v) şahsında olan makam-ı Mahmud’a ulaşabilelim.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın öyle büyük lütûfları var ki, bizler o gelen lütûfları bir şekilde yakalayıp tutmak zorundayız yoksa bu nîmetler bize çarpar ve biz tutamaz isek başka yönlere giderler bize hiçbir faydası olmaz.[24] “ İz- -T-B- ”
وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ {الدخان/32}
(44/32) “Ve lekadi-hternâhum ‘alâ ‘ilmin ‘alâ-l’âlemîn(e)”
(44/32) Andolsun biz İsrailoğullarına, bilerek, âlemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.
Câsiye Sûresi
162) Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)
163) Esmâ-i hüsnâ (1) - M. Nusret Tura Hz.
164) Esmâ-i hüsnâ (2) - M. Nusret Tura Hz. - Fütuhat ve Müşâhedeleri
165) Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (75) Kıyamet Sûresi
166) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-6) Şerhi
167) Abdülkerim Cîlî - İnsân-ı Kâmil Cilt (1-Kitap-7) Şerhi