Ve kîle-lyevme nensâkum kemâ nesîtum likâe yevmikum hâżâ veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)
Onlara şöyle denir: "Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bu gün biz de sizi unutuyoruz. Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur."
O gün kâfirlere şöyle denilir; "Siz, dünyada bugüne kavuşmayı nasıl unuttuysanız, biz de bugün sizi öylece unutacağız. Yeriniz ateştir ve sizin için yardımcılardan bir kimse de yoktur."
Câsiye Suresi 34. ayet, kıyamet gününde inkârcılara yöneltilen ilahi bir hitabı içermektedir. Ayet, unutma, karşılaşma ve barınak gibi kavramlar üzerinden ahiret azabının kaçınılmazlığını ve dünyadaki gafletin sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nesy (unutma) kelimesi, bir şeyi hafızadan çıkarmak veya terk etmek anlamına gelir. Allah'a nispet edildiğinde ise, terk etmek, ihmal etmek veya unutanlara unutanların muamelesini yapmak demektir. Ayetteki 'nensâküm' ifadesi, Allah'ın onları rahmetinden mahrum bırakması ve azaba terk etmesi anlamındadır, zira Allah için unutma söz konusu değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'nensâküm' ifadesi, 'sizi terk ederiz' veya 'sizi bırakırız' anlamındadır. Bu, Arap dilinde bir şeyi unutmanın, onu terk etmek manasına gelmesinden ileri gelir. Yani Allah, dünyada kendisini unutanları ahirette terk edecek, onlara yardım etmeyecektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'unutma' (nesy) kavramı, sadece zihinsel bir eylemsizlik değil, aynı zamanda ahlaki bir ihmal ve terk etme anlamı taşır. Allah'ın 'unutması', O'nun rahmetini ve ilgisini geri çekmesi, dünyada O'nu unutanlara ahirette aynı şekilde muamele etmesidir. Bu, ilahi adaletin bir yansımasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Buradaki 'nesîtüm' kelimesi, 'gafil oldunuz', 'terk ettiniz' ve 'önemsemediniz' anlamlarına gelir. İnsanların kıyamet gününü unutması, onun geleceğine inanmamaları veya ona hazırlanmamaları demektir. Bu, sadece zihinsel bir unutkanlık değil, aynı zamanda bir ihmal ve inkârdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnsanların 'unutması' (nesy), bazen kasıtlı olarak bir şeyi terk etmek, bazen de gafletle ondan yüz çevirmek anlamındadır. Ayetteki 'nesîtüm likâe yevmiküm hâzâ' ifadesi, onların bu güne kavuşacaklarını inkâr etmeleri veya ona hazırlanmayı ihmal etmeleri sebebiyle bu duruma düştüklerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'nesy' fiili, genellikle ahiret ve ilahi emirler bağlamında kullanıldığında, sadece hafızadan silinme değil, aynı zamanda bir şeyi önemsememe, terk etme ve ona karşı sorumsuz davranma anlamlarını içerir. Ayetteki 'nesîtüm', insanların kıyamet gününün gerçekliğini ve sonuçlarını göz ardı etmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Likâ (karşılaşma), bir şeyle yüz yüze gelmek, ona ulaşmak demektir. 'Likâe yevmiküm hâzâ' ifadesi, kıyamet gününün dehşetiyle, hesap ve ceza ile yüzleşmeyi ifade eder. Bu karşılaşma, inkârcılar için kaçınılmaz bir sondur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Likâ, bir şeyin diğerine ulaşması ve onunla bir araya gelmesidir. Ayetteki 'likâe yevmiküm', kıyamet gününün gelmesi ve o günün olaylarıyla karşılaşılması anlamındadır. Bu, sadece zamanın gelmesi değil, aynı zamanda o günün sonuçlarıyla yüzleşmeyi de içerir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Likâ, bir şeyin diğerine ulaşması ve onunla birleşmesidir. Ayetteki 'likâe yevmiküm', kıyamet gününün gelmesi ve o günün dehşetiyle yüzleşilmesi anlamındadır. Bu, inkârcıların dünyada inkâr ettikleri veya önemsemedikleri bir gerçekle ahirette zorunlu olarak karşılaşacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Me'vâ, bir kimsenin sığındığı, barındığı ve yerleştiği yerdir. Ayetteki 'me'vâkümün nâru' ifadesi, inkârcıların kıyamet gününde sığınacakları ve ebediyen kalacakları yerin ateş olduğunu belirtir. Bu, onların dünyadaki amellerinin bir sonucudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Me'vâ, bir şeyin dönüp geldiği ve yerleştiği yerdir. Ayetteki 'me'vâkümün nâru', inkârcıların son durağının ve ebedi ikametgâhının cehennem ateşi olduğunu ifade eder. Bu, onların dünyadaki inkâr ve isyanlarının kaçınılmaz sonucudur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Me'vâ, bir kimsenin sığındığı ve barındığı yerdir. Ayetteki 'me'vâkümün nâru', inkârcıların ahiretteki sığınaklarının ve kalacakları yerin ateş olduğunu açıkça belirtir. Bu, onların dünyadaki gafletlerinin ve inkârlarının bir cezasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâsır, yardım eden, destek olan demektir. Ayetteki 'mâ leküm min nâsirîn' ifadesi, kıyamet gününde inkârcıları Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir yardımcının bulunmayacağını vurgular. Bu, onların çaresizliğini ve yalnızlığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâsır, birine yardım eden ve onu düşmanından koruyan kişidir. Ayetteki 'mâ leküm min nâsirîn', kıyamet gününde inkârcıları Allah'ın azabından kurtaracak veya onlara şefaat edecek hiçbir yardımcının olmadığını ifade eder. Bu, onların dünyadaki yanlış tercihlerinin bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nasr' (yardım) kavramı, genellikle ilahi yardım veya Allah'ın müminlere olan desteği bağlamında ele alınır. Ancak bu ayette, inkârcılar için 'nâsırîn'in olmaması, onların Allah'ın rahmetinden tamamen mahrum kalacaklarını ve dünyada güvendikleri şeylerin ahirette hiçbir fayda sağlamayacağını gösterir. Bu, ilahi adaletin kesinliğini vurgular.
Duhân Sûresi
Kim ki böyle diyorsa ister 1400 sene önce yaşasın, ister bugün yaşasın bunca âyet-i ve Kûr’ânı kerimi inkar etmektedirler.
Ölüm ile kişi iniktayı nefse uğrar ve nefsin faaliyet aleti olan beden bineğin ise vazifesi bitmiş olur aslı olan toprak, ateş, hava, su unsurlarına döner. Ölüm denilen hadisenin iki şekli vardır. Birincisi bir irfan ehlinin eğitiminden ve venefahtüsünün gönlüne seyran etmesi ile ölmeden önce ölmesidir.
Ve hakikatte nefsi varlığından ölüp Hakk ile dirilende ebedi hayy ve diridir. Hakk’ın sıfâtı ile dirilene de bir daha ölüm ve dirim yoktur. Şems hazretleri bu hakikati “ben ruhumu çoktan Hakk’a uçurdum üstümde bu gömlekten (beden gömleği) başka bir şey kalmadı” diyerek dile getirmektedir.
Diğeri ise zaruri olan bedeni yaşantının vakit ve saatinin dolması ile oluşan ölümdür.
İlkinde kişi nefsinden ölmüş ve Hakk o mahalde faaliyetini sürdürmeye başladıüı için hakikatte kendi yoktur. Ve nefsi ölü hükmündedir. Ve hakikati ile hay ve diridir.
İkincisi ise zaten hakikate ölü idi. Ve hayalde yaşıyodu. Hayalen ölmüş oldu. Hayalen ölü olanında da zaten dirilmesinin imkanı yoktur. Kendisini diri ve varlık sahibi zan ediyordu. Böylelikle kendinin-kendilerinin ölü ve hakikatte ölü olduklarını ikrar etmektedirler.
Ölüm yok oluş değil “zâik[26] tadıştır. (M.D.) Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “ İz- -T-B- ”
فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {الدخان/36}
(44/36) “Fe/tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn(e)”
(44/36) Eğer siz doğru söyleyen kimselerseniz babalarımızı bize getirin."