Velehu-lkibriyâu fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) vehuve-l'azîzu-lhakîm(u)
Göklerde ve yerde ululuk O'na aittir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Göklerde ve yerde büyüklük ve hâkimiyet O'nundur. O, Aziz'dir (herşeye galiptir); Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
Bu ayet, Allah'ın evrensel azametini ve mutlak kudretini vurgulamaktadır. 'Kibriya', 'Aziz' ve 'Hakim' kavramları üzerinden Allah'ın yüceliği, yenilmezliği ve hikmet sahibi oluşu dile getirilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibriya, büyüklük ve yücelik anlamına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun zatına mahsus olan, hiçbir varlığın erişemeyeceği mutlak büyüklüğü ve azameti ifade eder. Ayetteki 'lehû' (O'nundur) ifadesiyle bu büyüklüğün sadece Allah'a ait olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kibriya, Allah'ın celal ve azametidir. Göklerde ve yerde O'nun kibriyası olması, O'nun her şeye hükmeden, her şeyden üstün olan yüce kudretini gösterir. Bu, O'nun ululuğunun ve eşsizliğinin bir mecazıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kibriya, Kur'an'da Allah'a atfedilen en temel niteliklerden biridir. O'nun mutlak üstünlüğünü, her şeye kadir oluşunu ve hiçbir şeye muhtaç olmayışını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın kibriyasının tüm evreni kapsadığı belirtilerek O'nun evrensel hükümranlığına dikkat çekilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Aziz, 'izzet' kökünden gelir ve galip gelmek, yenilmez olmak, güçlü olmak anlamlarını taşır. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak kudretini, hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ve O'nun her şeye üstün olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, kibriya sahibi olmasının doğal bir sonucu olarak O'nun yenilmezliği vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Aziz, 'el-Gâlibu'l-Kâhir' (galip ve kahredici) demektir. O, her şeye gücü yeten, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağı, yüce ve şerefli olandır. Bu ayette, Allah'ın göklerde ve yerdeki azametinin, O'nun Aziz isminin bir tecellisi olduğu belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Aziz kelimesi, Kur'an'da Allah'ın kudret ve üstünlüğünü ifade eden temel isimlerdendir. O'nun mutlak gücünü, yenilmezliğini ve her şeye hükmeden yüce otoritesini simgeler. Ayetteki 've hüve' (O'dur) ifadesiyle bu sıfatın sadece Allah'a ait olduğu pekiştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakim, 'hikmet' kökünden gelir. Hikmet, bir şeyi en uygun yerine koymak, doğru ve isabetli karar vermek demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi en mükemmel şekilde yarattığını, her hükmünün ve fiilinin bir hikmete dayandığını, kusursuz ve sağlam iş yaptığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın azamet ve kudretinin, aynı zamanda hikmetle birlikte olduğu vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hakim, 'el-Muhkimu li'l-Umûr' (işleri sağlam yapan) ve 'el-Mütekınu li'l-Eşyâ' (eşyayı kusursuz yapan) demektir. O, her şeyi bir düzen ve ölçü içinde yaratan, her işinde sonsuz hikmet bulunan, adil hükümler veren olandır. Bu ayette, Allah'ın azametinin ve gücünün, rastgele değil, tam bir hikmetle tecelli ettiği belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hakim, Kur'an'da Allah'ın yaratma ve yönetme eylemlerindeki mükemmelliği ve amacı ifade eder. O'nun her eylemi bir anlam ve gaye taşır, hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır. Bu ayette, Allah'ın evrendeki azametinin ve yenilmezliğinin, aynı zamanda derin bir hikmetle yoğrulmuş olduğu mesajı verilir.
Duhân Sûresi
Ebu Ubeyde demiş ki: Yemen krallarının her birine Tübba' denilirdi. Çünkü dünyadakiler onlara tabi olurlardı. Cahiliye'de Tübba'ın yeri İslâm'da halifenin yeri gibi idi, bunlar Arap hükümdarlarının en büyükleri idi.
"Hz. Aişe (r.anha) Tübba' salih bir adam idi" demiştir. Ka'b da "yüce Allah onun kavmini kınadı kendisini kınamadı" demiştir. Kelbî o Ebu Kerb Es'addır demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)den şu nakledilmiştir: "Tübbaa kötü söylemeyin. Çünkü o müslüman olmuştu, bilmem Tübba' peygamber midir değil midir?.. Onlardan daha hayırlı mı demek daha kuvvetli ve şevketli mi demektir.[27]
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ {الدخان/38}
(44/38) “Vemâ haleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ lâ’ibîn(e)”
(44/38) Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için halk etmedik.
Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.
----- 44 - Duhan Suresi - Ayet 38 (Mushaf Sırası: 44 - Nüzul Sırası: 64 - Alfabetik: 19) -----
Diyanet Meali:
44.38 - Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık-halketmedik.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
44.38 - Ve biz o Göklerle Yeri ve aralarındakileri oyunculukla yaratmadık-halketmedik.
Gökleri ve yerleri aralarında olanları isim ve sıfatlarının zuhurları. İnsan-nesli-ve sülâlelerini de zat-ının zuhurları olarak bu âlemlerde halketmiştir. Bu halkıyyet çok ciddi bir iştir. Bu yüzden oyun ve oyunculuk değildir. “ İz- -T-B- ”
مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ {الدخان/39}
(44/39) “Mâ halaknâhumâ illâ bilhakki velâkinne ekserahum lâ ya’lemûn(e)”
(44/39) Biz onları hak ve hikmetle halk ettik. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.
Bu âyeti kerime de zât mertebesi âyetlerindendir.
(حَقّ) Hak kelimesi iki kaf ile yazılır. “Ha” hakikati ifade edet. “Kaf” kudreti ilahiyyedir. “Şedde” yani şiddet ile oluşan ikinci “kaf” ise birimsel varlıklarda bulunan Hakk’ın orada bulunan kudretine işarettir.
(خَلَقْ) “Halak” Halk kelimesinde “Hakk” ta buluna “Ha” nefsi benlik noktası olarak “Hı” ya dönüşür. “Kaf” harfide “Lam” a dönüşerek “Halk” içinde uluhiyet-ilahlık mertebesinin bulunduğuna işarettir. O zaman uluhiyet-ilah-Allah’ın (c.c.) bulunduğu yerde yaratmanın içi nedir. Hakk olarak Halk ettik demektedir. Bunu görmeyen Hakkı nefsi benlikleri ile görüp (جَقْ) “Hı ve Kaf” olarak görür. “Kaf” ta bulunan sükun harfi ile “Hakk” o mahalde sükün halindedir. “Lam” yani uluhiyet-Allah uzaklarda olan hayali bir tenzihi anlayış ile olduğundan Lam harfi yazılışta yok ama okunuşta vardır. Ve “Ha” Hakikat, nefsi benlik ile perlendiğinden bu kesret âleminde olunanlar Hakk değil Hakk olarak görünür.
Hikmet, ilmü ledün ile olmak ile bilikte her işi yerli yerine koymak ve yapmaktır. Halk, Hakkın esmâ-i ilahiyye zuhurlarıdır. İster Hadi, ister mudill esmâsı zuhuru olsun Allah c.c. bu zuhurlara muhabbet etmiş ve bir görev ile bu âleme göndermiştir. (M.D.)
إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ {الدخان/40}
(44/40) “İnne yevme-lfasli mîkâtuhum ecme’în(e)”
(44/40) Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.
Yeryüzünde konuşulan bütün dillerde, gerçek manasından çok farklı olarak (Tanrı, God, Dieu, Nirvana, Yahova) gibi tek kelime ile ifade edilen “ALLAH” (c.c.) lafzını büyük mütefekkir Muhyiddin-i A’rabiHazretleri, “İsm-üz-zat, cemi-üs sıfat, esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH (c.c.) denir.” Yani “Zatinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin topluluğu, ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir” diye tarif etmiştir.
Büyüklerimiz ALLAH c. c. lafzı üzerinde çok geniş açıklamalar yapmışlar, Allah (c.c.) lafzı açılımı içinde esmâ-i mütekabile zıt isimlerin topluluğu ifadesi geçmektedir. Manevi seyir yolcusu varlığında bu isimleri tevhit ettiğinde hakkı batıldan ayırt etme günüdür. Varlığındaki halk “Hakk” ile kaim olmuştur. (M.D.) Bizdeki Furkan’da Mûseviyyetten sonra İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini de sana ayrı ayrı anlattık demek, bizdeki Furkan yani Kûr’ân’ın Furkan’ı, mertebeleri ayıran demektir, eğer öyle bir şey olmasa herşey birbirine karışır, hangi mertebede hangi ilim geçerli olur bilinmez yani hangi hastalığa hangi ilaç verilecek bilinmez, işte Furkan bu meseleyi yerlerinde kullanmaktır. “ İz- -T-B- ”
يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَن مَّوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ {الدخان/41}
(44/41) “Yevme lâ yugnî mevlen ‘an mevlen şey-en velâ hum yunsarûn(e)”
(44/41) O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Kendilerine yardım da edilmez.
Tekirdağda İz Efendi Babamın bayram sohbetlerinden biriydi. Konu bu dost konusuna gelmişti. Yeri gelmişken buraya alalım bizlerin akrabası, arkadaşı, dostu olmaz dedi.
Evet irfan ehinin, kamil insanın bu dünya hayatında Hakk tan başka dostu aradaşı olmaz. Halk onun ile konuştuğunu zanneder oysa O hakk ile konuşmaktdır.
Beşeri, nefsani dostluklar menfaat içindir. Bir gün Mevlânâ hazretleri yatan köpeklerin yanından geçerken birisi ne güzel uysal yatıyorlar der. Bunun üzerine Hz. Mevlânâ hele sen onların arasına bir kemik atıverde onların bir birine muhabbetini dostluğunu o zaman görürsün diye ilave eder.
Nefsin dostluğu kendi önceliği ve yaşamını sürdürmektir. Ve onun için kendini kurtarmayı önceler. Ve kimseye yardım etmez. (M.D.)
إِلَّا مَن رَّحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ {الدخان/42}
(44/42) “İllâ men rahima(A)llâh(u) innehu huve-l’azîzu-rrahîm(u)”
(44/42) Yalnız, Allah’ın yardım ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.
Rahmet-i İlahiyye, Fusûsül Hikem Süleyman Fassında 4 bölümde incelenmiştir.
1. Rahmet-i evvel, asl-ı evvel,
2. Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i Rahmettir.
3. Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi Sıfat tecellisidir.
4. Asl-ı râbi' yani dördüncü asli Rahmet: Sıfati hususi Rahmettir.
Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i Rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet serlerinden olan ezeli lutfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci Rahmet; Rahmet-i Zati hususi Rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zî-şân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır.
Allah (c.c.) zatından gelen rahim esmâsı ile ita olunmaktadır. (M.D.
إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ {الدخان/43}
(44/43) “İnne şecerate-zzakkûm(i)”
(44/43) Şübhesiz o zakkum ağacı,
طَعَامُ الْأَثِيمِ {الدخان/44}
(44/44) “Ta’âmu-l-esîm(i)”
(43/44) Günahkârların yemeğidir.
Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı hayaliyye’ki, çekir-değin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır. Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaş-madıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. أَرَيْنَاكَ (İsrâ, 17/60) daki ( ك ) “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. وَنُخَوِّفُهُمْ (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35)
وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ(Velâ tekraba hezihişşecerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz. (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.[28] “İz- -T-B” Varlık ağacına bu dünya hayatında yaklaşıp “ene” ben-benim diye sahip çıkan nefsi emaresinin kontrolünde yaşayan için ahirindeki karşılığı zakkum ağacı olarak Nitelendirilmektedir. (M. D.)
“Bu dünyâda senin elinden bir mazlûma zulüm ve fenâlık çıktığı vakit, bu zulüm, âlem-i âhirette zakkum ağacı sûretinde zâhir olur.”[29]
كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ {الدخان/45}
(44/45) “Kelmuhli yaġlî fî-lbutûn(i)”
(44/45) erimiş maden gibi karınlarda kaynar…
"Butn, nefsin havâtır (vesvese, kötü düşünce) kazanının kaynadığı yerdir. Muhl, orada kaynayarak nefsin iç âlemindeki kirleri ortaya çıkarır."[30]
"Yağlî, nefsin bâtınındaki 'muhl'ün (kin, kibir) onu içten yakmasıdır. Bu, dış azap değil, içsel ızdırabın ta kendisidir."[31]
"Nefs, muhlü kendi butnunda pişirir. O, hevâsının ateşinde erittiği kurşunu, âhirette kendi içinde kaynar bulur."[32]
كَغَلْيِ الْحَمِيمِ {الدخان/46}
(44/46) “Kegalyi-lhamîm(i)”
(44/46) O, kızgın bir sıvının kaynaması gibidir.
"Hamîm, kalbin marifet nûrundan mahrum kalınca içinde kaynayan 'hicran ateşi'dir. O, nefsin Hakk'tan ayrı düşmesinin hararetidir."[33]
"Ğaly, nefsin bâtınındaki fesadın taşmasıdır. Tıpkı kaynayan kazan gibi, nefs de içindeki kötülükleri dışa püskürtür."[34]
"Ke ğalyi’l-hamîm: Nefsin hakikati inkâr edişi, içinde öyle bir kaynama meydana getirir ki, bu onun ebedî azabının ta kendisidir."[35]
"Ârif, hamîmin nefsinin butnunda (iç âleminde) kaynadığını dünyada iken görür. Onun ğalyesi (kaynaması), nefsin 'Lâ ilâhe' zikrinden uzak kalmasıdır. Tevhid ile bu kaynama durulur."[36]
"Hakikat ehli, nefsinde hamîmin kaynamasına müsaade etmez. O, daima tevhid serinliği ile kalp kazanını soğutur."[37]