Vefî ḣalkikum vemâ yebuśśu min dâbbetin âyâtun likavmin yûkinûn(e)
Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.
Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.
Câsiye Suresi 4. ayet, insanın ve diğer canlıların yaratılışını, Allah'ın varlığına ve kudretine delil olarak sunar. Ayet, bu yaratılışın ve yayılışın, kesin bilgiye ulaşmış (yakin sahibi) insanlar için birer 'ayet' yani işaret olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halq (خَلْق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek veya bir şeyden başka bir şey meydana getirmek anlamına gelir. Ayetteki 'خَلْقِكُمْ' ifadesi, insanın başlangıçtaki yokluktan varlığa çıkarılmasını ve belirli bir düzene göre şekillendirilmesini ifade eder, bu da Allah'ın kudretinin bir delilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halq (خَلْق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde icat etmek, yaratmaktır. Ayetteki 'خَلْقِكُمْ' ifadesi, insanın eşsiz ve mükemmel yaratılışını vurgulayarak, bu yaratılışın ardındaki ilahi gücü ve hikmeti işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'halk' (خَلْق) kavramı, genellikle Allah'ın yaratma eylemini ve bu eylemin sonucunda ortaya çıkan varlıkları ifade eder. Ayetteki 'خَلْقِكُمْ', insanın yaratılışını, Allah'ın varlığının ve kudretinin somut bir kanıtı olarak sunar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bess (بَثّ), bir şeyi yaymak, dağıtmak ve çoğaltmak anlamındadır. Ayetteki 'يَبُثُّ' fiili, Allah'ın yeryüzünde çeşitli canlı türlerini yaratıp onları geniş bir alana yaymasını ve çoğaltmasını ifade eder, bu da O'nun sınırsız kudretini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bess (بَثّ) kelimesi, bir şeyi saçmak, dağıtmak ve yaymak manasına gelir. Ayetteki 'وَمَا يَبُثُّ مِن دَآبَّةٍ' ifadesi, Allah'ın yeryüzüne çeşitli canlıları (dâbbe) serpiştirmesini ve onların çoğalmasını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bess (بَثّ), bir şeyi dağınık bir şekilde yaymak ve çoğaltmaktır. Ayetteki 'يَبُثُّ', Allah'ın yeryüzünde hareket eden her türlü canlıyı (dâbbe) yaratıp onları farklı bölgelere yaymasını ve nesillerini devam ettirmesini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâbbe (دَآبَّةٍ), yeryüzünde hareket eden, yürüyen her canlı varlık için kullanılan genel bir isimdir. Ayetteki 'مِن دَآبَّةٍ' ifadesi, sadece insanları değil, yeryüzündeki tüm hayvanları ve hareket eden diğer canlıları kapsar, onların çeşitliliği ve yayılışı Allah'ın ayetlerindendir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Dâbbe (دَآبَّةٍ), debelenen, hareket eden her şeydir. Kur'an'da genellikle hayvanlar için kullanılır. Ayetteki kullanımı, yeryüzündeki tüm hareketli canlıların yaratılışındaki ve yayılışındaki ilahi kudret ve hikmeti vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Dâbbe (دَآبَّةٍ) kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir ve genellikle yeryüzünde hareket eden tüm canlıları ifade eder. Câsiye 4'teki bağlamında, insan dışındaki tüm canlıların yaratılışındaki çeşitlilik ve yayılış, Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden deliller olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âyet (آيَة), delil, işaret ve alamet anlamına gelir. Ayetteki 'ءَايَـٰتٌ' kelimesi, insanın yaratılışının ve canlıların yeryüzüne yayılmasının, Allah'ın varlığına ve kudretine açıkça işaret eden, üzerinde düşünülmesi gereken ibretler olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آيَة), bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden açık bir alamettir. Câsiye 4'teki 'ءَايَـٰتٌ', insanın ve diğer canlıların yaratılışındaki mükemmelliğin ve düzenin, Allah'ın eşsiz yaratma gücünün ve hikmetinin somut delilleri olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ayet' (آيَة) kavramı, genellikle Allah'ın evrendeki ve kendi içimizdeki yaratılışındaki işaretleri ifade eder. Bu ayetteki 'ءَايَـٰتٌ', insanın ve canlıların varoluşunun, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren, üzerinde tefekkür edilmesi gereken 'kozmik ayetler' olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yakin (يَقِين), şüphenin ortadan kalktığı ve bilginin kesinleştiği durumdur. Ayetteki 'يُوقِنُونَ' fiili, bu delillerin ancak kalpleri şüpheden arınmış, tam bir bilgi ve imanla Allah'ın varlığına ve kudretine kesin olarak inanan kimseler için birer ibret olacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Yakin (يَقِين), bir şeyin hakikatini tam olarak idrak etmek ve onda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktır. Ayetteki 'لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ' ifadesi, yaratılış ayetlerinin ancak bu kesin bilgi ve iman seviyesine ulaşmış kişiler için anlam ifade edeceğini, onların bu delillerden ders çıkarabileceğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Yakin (يَقِين) kavramı, Kur'an'da imanın en üst seviyesi olarak kabul edilir; bu, sadece bilmek değil, aynı zamanda kalben tasdik etmek ve şüpheden arınmış olmaktır. Câsiye 4'teki 'يُوقِنُونَ', yaratılış delillerinin ancak bu derin iman ve kesin bilgiye sahip olanlar için gerçek anlamda birer 'ayet' teşkil edeceğini vurgular.
Duhân Sûresi
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Ondan parlayan her gevherin nurundan Hak ve bâtıla furkân olurdu.
“Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher’’den murâd kalb-i âriftir. Ya’ni, Hakk’ın nûrundan parlayan her kalb-i arifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez, imdi, nûr ve hâdî olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak’tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.
Furkânın nuru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.
“Furkân", Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk’ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân’da (Duhân, 44/4) “O Kur’ân’da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır" buyurulur. “Nûr-ı Furkân”dan murâd, İsm-ı Zahir tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir’in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtm’ın taht-ı hîtasında bi’l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyyi zışanın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir’in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi’ olduğundan, ayn-ı Furkân kendileri olur. Ve bu i’tibâr ile nûr-ı Furkân onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak’tır.
O gevherin nûru bizim gözümüzün nûru olaydı, hem cevâb ve hem suâl bizden olurdu.
“Nûr-ı gevher”den murâd, nûr-ı Furkân olan nûr-ı bâtın-ı nebevidir. Ya’ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevâbı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.[7]