İçeriğe atla
Câsiye 4Cüz 25 · Sayfa 499

Câsiye Sûresi 4. Âyet

الجاثية

Sohbete sor

Vefî ḣalkikum vemâ yebuśśu min dâbbetin âyâtun likavmin yûkinûn(e)

Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.

Duhân Sûresi

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

Ondan parlayan her gevherin nurundan Hak ve bâtıla furkân olurdu.

“Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher’’den murâd kalb-i âriftir. Ya’ni, Hakk’ın nûrundan parlayan her kalb-i arifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez, imdi, nûr ve hâdî olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak’tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.

Furkânın nuru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.

“Furkân", Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk’ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân’da (Duhân, 44/4) “O Kur’ân’da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır" buyurulur. “Nûr-ı Furkân”dan murâd, İsm-ı Zahir tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir’in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtm’ın taht-ı hîtasında bi’l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyyi zışanın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir’in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi’ olduğundan, ayn-ı Furkân kendileri olur. Ve bu i’tibâr ile nûr-ı Furkân onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak’tır.

O gevherin nûru bizim gözümüzün nûru olaydı, hem cevâb ve hem suâl bizden olurdu.

“Nûr-ı gevher”den murâd, nûr-ı Furkân olan nûr-ı bâtın-ı nebevidir. Ya’ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevâbı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.[7]