İnna(A)llâhe yudḣilu-lleżîne âmenû ve 'amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) velleżîne keferû yetemette'ûne veye/kulûne kemâ te/kulu-l-en'âmu ve-nnâru meśven lehum
Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkar edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.
Şüphesiz ki, Allah iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.
Bu ayet, iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin ahiretteki mükafatını (cennet) ile inkar edenlerin ve dünyevi zevklere dalanların akıbetini (cehennem) karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Temel kavramlar, iman, salih amel, cennet, küfür, dünyevi zevk ve cehennem etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tam bir teslimiyetle Allah'a yönelmesini ve O'nun vaatlerine güvenmesini ifade eder. Bu, cennete girmenin temel şartıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (îmân), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'teslimiyet' eylemidir. Bu ayetteki 'âmenû' kelimesi, Allah'ın varlığına ve birliğine duyulan bu derin güveni ve O'nun emirlerine teslimiyeti vurgular, bu da salih amellerin kaynağıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), Kur'an'da 'iyi ve doğru işler' anlamına gelir. Bu ayette, iman ile birlikte zikredilmesi, imanın sadece bir inanç değil, aynı zamanda pratik eylemlerle tezahür etmesi gerektiğini gösterir. Bu ameller, hem bireye hem de topluma fayda sağlayan, Allah'ın hoşnutluğunu kazandıran eylemlerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salih (صالح) kelimesi, bozukluğun zıddı olarak 'doğru ve düzgün' anlamına gelir. 'Salihât' ise, şeriatın ve aklın güzel gördüğü, faydalı ve düzgün işlerdir. Ayetteki kullanımı, iman edenlerin sadece inanmakla kalmayıp, bu inançlarını hayatlarına yansıtan, ahlaki ve hukuki açıdan doğru eylemlerde bulunmalarının önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جنة), 'örtmek, gizlemek' kökünden gelir. Ağaçların ve bitkilerin yoğunluğu nedeniyle içindekileri gizlediği için bu isim verilmiştir. Ayetteki 'cennâtin' ifadesi, ahiretteki mükafatın, dünyadaki bahçelerden çok daha üstün, göz kamaştırıcı ve nimetlerle dolu mekanlar olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cennet (جنة), yoğun ağaçları ve bitkileriyle yerin yüzeyini örten, gizleyen yerdir. Kur'an'da ise bu kelime, müminlere vaat edilen, içinde çeşitli nimetlerin bulunduğu, ırmakların aktığı, ebedi mutluluk yurdu olarak kullanılır. Ayetteki çoğul kullanımı, cennetlerin farklı derecelerde ve çeşitlilikte olduğunu ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Küfür (كفر), 'örtmek' anlamına gelir. Hakikati örtmek, Allah'ın nimetlerini inkar etmek ve nankörlük etmek demektir. Ayetteki 'keferû' ifadesi, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerin getirdiği mesajı bilerek reddeden, hakikati gizleyen kimseleri tanımlar ve onların ahiretteki kötü akıbetini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör'e göre 'küfür' (küfr), Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve hakikati bile bile reddetme anlamlarını da içerir. Bu ayette, 'keferû' kelimesi, iman edenlerin zıddı olarak, Allah'ın varlığını ve birliğini inkar eden, O'nun emirlerine karşı gelen ve bu nedenle dünyevi zevklere dalan kişileri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Metâ' (متاع), 'faydalanmak, yararlanmak' anlamına gelir ve genellikle geçici dünya nimetleri için kullanılır. Ayetteki 'yetemetta'ûne' ifadesi, kafirlerin sadece bu dünyanın geçici zevklerine odaklandıklarını, ahireti düşünmediklerini ve bu zevklerin onları Allah'tan uzaklaştırdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Metâ' (متاع), kendisiyle faydalanılan her şeydir. Kur'an'da genellikle 'dünya metâı' olarak geçici dünya nimetlerini ifade eder. Bu ayetteki 'yetemetta'ûne' kelimesi, kafirlerin dünya hayatının geçici zevklerine aşırı düşkünlüğünü, bu zevklerin onları hayvanlar gibi sadece yeme ve içmeye yönelttiğini ve ahiret için bir hazırlık yapmadıklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): En'âm (أنعام), dört ayaklı evcil hayvanlardır. Ayetteki 'kemâ te'külü'l-en'âm' ifadesi, kafirlerin sadece hayvanlar gibi yeme ve içme güdüsüyle hareket ettiklerini, akıl ve iradelerini kullanmadıklarını, manevi değerlerden yoksun olduklarını ve bu nedenle hayvanlar seviyesine indiklerini mecazi olarak anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): En'âm (أنعام), deve, sığır, koyun ve keçi gibi hayvanlardır. Kur'an'da bu kelime, bazen mecazi olarak, sadece dünyevi zevklerin peşinde koşan, akıl ve düşünme yeteneğini kullanmayan, manevi yönü zayıf insanları tanımlamak için kullanılır. Bu ayetteki benzetme, kafirlerin sadece bedensel ihtiyaçlarını gidermeye odaklanarak, insanlık onurundan uzaklaştıklarını vurgular.
Muhammed Sûresi
Bu âyettede salih amel, programı hakk’tan tatbikatı kuldan olana amelden bahsedilmektedir ve konacakları yer altlarından mertebesine göre ırmaklar akan cennetlerdir. Mevlânâ hazretlerinin bahsettiği gibi irfan ehli bugünden cennet-i acilde gönüllerinde bu cennet yaşamı içindedir. Hakkı örtüp izleyenler nefsi emmare ve levvame mertebesinde ve bu hayvani ahlak üzere olduğundan yedikleride iç âlemlerinde bu ahlakları ve nefsin ateşine dönüşmektedir. İşte bu ateşte kalacaklardır.
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;
3068. "Eğer Hudanın sıfatlarım temâşâsız ekmek yersem, benim, boğazımda kalır!"
“Eğer bu âlem-i sûrette Hakk’ın sıfatlannı temâşâ etmeksizin gıdâ alırsam, o gafletle yediğim lokmalar boğazımda kalır!”
3069. "O' nun dîdârı olmaksızın, O'nun gül ve gülzârını temâşâsız lokma nasıl hazm olur?" Zîrâ eşyâ Hakk’ın mezâhir-i esmâsıdır. Ve isim sıfatın; ve sıfat zâtın zâhiridir. Binâenaleyh ârifler her lokmada Hakk’ın ismini ve isminden sıfatını ve sıfâtından zâtını müşâhede ederler.
3070. Hudâ ümidinin gayri ile bu yemeden ve içmeden ne vakit bir lahza yer, ancak oküz ve eşek otur.
Bir ârif, Hakk’ın fikir ve ümîdinden başka bir ümîd ve fikir ile bu yeme ve içmeden ne vakit bir lahza intifâ’ eder? Ârif yerse, Hakk’a kulluk fikir ve ümîdi ile yer ve içer. Meğer ki, öküzler ve eşekler gibi tecelliyât-ı Hak’tan gafil ve bî-haber ola. Böyle bir gafil yer ve içerse, cismini takviye etmek ve bu cism-i kavîsi vâsıtasıyla huzûzât-ı hayvâniyyesini icrâ etmek için yer ve içer. Nitekim âyet-i kerîmede, (Muhammed, 47/12) ya’ni, “Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler. Halbuki onların yerleri ateştir!” buyurulur.[47]
3589. "Kulluk etmemiş ve yüzü yıkanmamış olan lokma isteyici, cehen-nemin lokması olmuşdur."
“Hâlık’ının rezzaklıgını unutmuş ve nzkını sebebden bilmiş olan o münâfik haris, sabah namazını bile kılmamış ve abdest alıp yüzünü de yıkamamışdır. Lokma arkasında koşan bu münâfik, bu i’tikâd ve hâli ile cehennemin lokması olmuşdur.”
3590. Hutâmdan otlayıcı olan o kuzu gibi, avamın canı yiyici ve yenilmiş geldi.
“Hutâm”, esbâb ve sermâye ve mâl-ı dünyevî ve ot kırıntıları demekdir. Burada “ot kırıntıları” ma’nâsınadır. “Avâmın cânı ot parçalannı yiyen bir kuzuya benzer. Kuzu yer ve sonra da onu kesip yerler.”
3591. O kuzu otlar; ve kasap, "O bizim için murâd yaprağını otlar" diye şaddır.
“Berg”, yaprak ma’nâsına geldiği gibi, diğer birçok ma’nâlan daha vardır. Burada “revnak” ma’nâsı münâsibdir. Ya’ni, “Kuzu otlar; ve onu kesecek olan kasap dahi, “O bizim için otlayıp semizleniyor ve bizim murâdımızın revnakını te’min ediyor” diye sevinir.
3592. Yemeklikde cehennemin işini işliyorsun. Kendini onun için semiz yapıyorsun.
Ya’ni, ehl-i gaflet cehennemin gıdâsıdır, cehennem onlara doymaz. Nitekim Kâf sûresinde: (Kâf, 50/30) ya’ni, "Biz yevm-i kıyâmetde cehenneme, “Doldun mu?” diye hitâb ederiz. O “Daha var mı?” der!” buyurulur. Ve dâimâ boğazıyla meşgül olanlann yeri cehennem olacağı (Muhammed, (47/12) ya’ni, “Hayvânât-ı ehliyyenin yediği gibi yerler; ve onlann makamı nârdır” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulur. Ya’ni, “Ey gâfıl yemek ve içmekle meşguliyet husûsunda meşrebin ve tabîatm, cehennemin meşreb ve tabiatıdır. Cins cinse meyletmek bir kaide olduğundan sen de kendini meşrebine muvâfik olan ce-hennem için besliyorsun.”
593. Kendi işini yap, gıdâ-yı hikmeti Tâ ki kerr ü ferli kalb semiz olsun!
Cehenneme gıdâ olmak işini bırak da kendine lâzım olan işi işle; ve kendine lâzım olan iş, rûhun gıdâsı ve nzkı olan ilim ve hikmet tahsilidir. Bu ilim ve hikmet gıdâsmdan kerli ferli olan kalbin semiz olur, ya’ni, kalbin nûr-i yakîn ile dolar.
3594. Tenin yemesi bu yemeğe mâni'dir. Can tâcir gibi ve cisim yol vurucu gibidir.
Gıdâ-yı sûrî ile iştigâl bu gıdâ-yı rûhânîyi yemeye mâni’dir. Can bir tâcir gibi ilim ve ma’rifet metâ’ını toplamaya bakar. Cisim dahi yol vuran hırsızlar gibi onu soymak ister.
3595. Tâcirin ışığı o vakit yanmışdır ki, yol vurucu odun gibi yanmış ola.
Tâcirin ticâretinin revâcı yol vuran hırsızlann faaliyeti münkesir olduğu vakit parlar. Bunun gibi cismin kuvveti ve faâliyeti azalırsa, rûhun nûru ve kuvveti tezâhür eder.
3596. Zîrâ sen o akılsın ve bâkî akıl örtücüdür. Kendini zâyi' etme, boş yere çalışma!
Zîrâ sen bu cism-i unsurîden ibâret değilsin. Ancak o cisme taalluk etmiş olan akılsın. Bu cism-i sûrî o akıl denilen ma’nâyı örtücüdür. Binâenaleyh, rehzen olan cisme hizmet edip kendini zâyi’ etme ve cisme hizmet sûretiyle boş yere çalışma! [48]