İçeriğe atla
Muhammed 13Cüz 26 · Sayfa 508

Muhammed Sûresi 13. Âyet

محمد

Sohbete sor

Vekeeyyin min karyetin hiye eşeddu kuvveten min karyetike-lletî aḣracetke ehleknâhum felâ nâsira lehum

(Ey Muhammed!) Seni çıkaran kendi memleket halkından daha güçlü nice memleket halkları vardı ki, biz onları helak ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı.

Muhammed Sûresi

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


Hz. İbrahîm, Hz. Lût, Hz. Yakup, Hz. Mûsâ v.s. emsal peygamber hazeratı kavmi tarafından memleketlerinden çıkarılmıştır.

Resûlüllah efendimiz s.a.v. de Mekke den Medine’ye hicret sebebiyle çıkmıştır.

HİCRET

Hicret’in hakikati

11-09-2001

Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.

Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;

( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.

O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.

Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.

İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.

Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir.

İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.

Eğer bu vasıfların yoksa, hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.

Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.

İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.

İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.

Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.

“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.

Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.

Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al alemi” tatbikatı olamıyacaktı.

Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.

Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.

Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.

Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.

Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.

Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.

Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.

Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.

Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[49] “ İz- -T-B- ”

“Mescid-i Nebevi”

Medineye girme zamanı gelmiştir. Kafile rebi’ül evvelin 12. Cuma günü Medine şehrine doğru yola çıkar ve Medine’ye girilir. Böylece “Medeni” hayata geçiş başlamış olmaktadır.

Medineliler yani ensarın herbiri Rasulullah’ı evlerine davet etmekteydi, fakat o hiçbirini kırmak istemiyordu ve devesinin yularını serbest bıraktı, deve durursa orada bir müddet ikamet edecekti. Yavaş yavaş yürüyen kafilenin önündeki deve nihayet bir yerde durdu ve oturdu ancak az sonra kalkarak, tekrar yürümeye başladı; herkes heyecanlıydı, az sonra deve tekrar bir evin önünde durdu, oturdu ve orada kaldı.

Bu ev Eba Eyyübül Ensari’nin eviydi; bu arada Hz. Rasulullah (sav.) deveye hiç müdahale etmemiş, kararı “deveyi yönetene” bırakmış idi.

Devenin ilk durduğu yere Mescidil Nebevi’nin yapılması, ikinci durduğu yerde de kalınması kararlaştırıldı.

Böylece Cenabı Hakk, habibinin mekan yerlerini hayvanların en hayırlılarından olan bir deveden tespit ettirmiş oldu.

Musa (as.)’na ağaçtan konuşan Allah (cc.) Muhammed (sav.) Efendimize de bir hayvandan mekan tespiti yaptırmıştır.

Burada nebati tecelliden, hayvani tecelli daha üstündür.

Ayrıca Hz. Rasulullah’a Cenabı Hakk her mertebeden tecelli etmiştir.

“Çakılların konuşması,” maden mertebesinden;

daha sonraları üzerinde hutbe okuduğu “hurma kütüğünün ağlaması,” bitki mertebesinde;

“devenin yer tespiti yapması,” hayvanlık mertebesinden;

“insanlık tasdiği,” insanlık mertebesinden;

“cinlerle konuşması,” cinlik mertebesinden O’na hitabı ve o mertebelerin de O’nu tasdiğidir.

Böylece her mertebedeki varlıkların O’nu tanıması, O’nun âlemlere rahmet olması yönündendir.

Az geriye dönerek bir izah yapmaya çalışalım; şöyle ki, eğer sen de peygamberinin yolundan gidip, O’nun hayatını yaşamak istiyorsan, nefsi benliğinden, “medeniyyet”e hicret etmen gerekecektir; eğer zaten yola çıkmışsan, sana “Medine” şehrine girmenin yollarını göstererek kolaylaştırırlar.

Seni yolda taşıyan, “vücud” denendir.

“Medine”ye girdiğinde devenin ilk çöktüğü yer, “gönül meydanı”dır, ki orada “gönül mescidi”ni kurmalısın.

Daha sonra devenin çöktüğü ve oturup kaldığı evin önü de “sabır evi”dir.

Çünkü Eyyubül Ensari “sabır ile yardımı” ifade etmektedir. Eskilerden beri “Eyyub” ismi “sabır” ile özdeşmiştir.

Nitekim, “Allah sabredenlerle beraberdir.” “Sabreden zafere erer.” “Sabredersen hakikate erersin,” gibi birçok şekilde belirtilen bu güzel haslet ile vasıflanmamız lazım geldiğini bilmemiz gerekmektedir.

Nihayet “Medine Mescidi” “Mescidi Nebevi”nin inşaatına başlandı, yanına “Hane-i Saadet” inşa ediliyordu.

Bu hadise bize, Kur’anı Keriym Bakara 2/127 ayetindeki,

طوَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَعِيلُ

“ve iz yerfe’u ibrahimül kavaide minel beyti ve ismailü” mealen, “o vakti hatırla ki, hani ibrahim ile ismail beytin duvarlarını yükseltiyorlardı.” oluşumunu hatırlatmaktadır.

Bu ayet ile bizlere “gönül kabe”mizin (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” “zat mertebesi” itibariyle yapılmasının gerekliliği bildiriliyorken, “Medine Mescidi”nin yapılmasıyla da gönlümüzde “Hakikati Muhammedi”nin gelişmesini sağlayacak faaliyete geçmesi ile ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” sırrının açılacağı mekan bildirilmektedir.

Mekke’de, “Kabe-i Muazzama” (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” Medine’de, “Mescidi Nebevi” ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır.

İşte Hakk celle ve ala Hazretleri “Zati Zuhuru”nu her mertebesi itibariyle tecelli ettireceği mahalline müstakil bir bayrak “liva-il hamd” (hamd sancağı) vererek “medeniyyet yolunu” yani “kendini tanıma” yolunu bu mahalden açmıştır.

Eğer Hz. Rasulullah (sav.) Mekke-i Mükerreme’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olacaktı, ki bu da onun şanına yaraşmaz ve sisteme de uygun olmazdı.

Senaryo gereği zahirde bazı zorlamalar ile “hicret” ettirilmiş ise de, hicret’in mutlak ifadesi, Hz. Allah (cc.)’ın habibine mutlak bir saltanat vermesi için Medineyi seçerek, O’na sancak vermesidir. “Hilafeti”nin ve “Muhtariyeti”nin tasdiğidir.

Hacc ve Umre’ye gidenler, eğer azıcık dikkat etmişler ise, Medine-i Münevvere de kendilerini “Muhammed (sav.) sevdası” kapladığında, hatırlarında hiç birşey kalmaz. Çünkü orası ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” dır.

Orada O’nun saltanatı vardır. Orası, O’nun muhabbetiyle o kadar doludur, ki oraya hiç birşey giremez.

Fazla ileriye gitmemek şartıyle söyleyeyim, ki (beni lütfen hoş görün) orada “allah” lafzı celil dahi sadece ezanlarda, kametlerde, tekbirlerde ve lafızlarda kalır.

Medine’de “muhammed” isminin tecellisi zahir, “allah” isminin tecellisi batın’dır.

Bu yüzden herşey “muhammed” ismini zikreder. Bu Allah (cc.)’nin habibine verdiği bir haktır; beşer cinsinden hiçbir insana nasip olmamıştır; çünkü “levlake levlak” (eğer sen olmasaydın, olmasaydın) sancağı merkez olan “Medeni” olarak “Medine”de açılmıştır.

Böylece bilinse de, bilinmese de bu böyledir, vesselam.[50]

“ İz- -T-B- ”

19-06-1990 Salı Medine


Nasır hakkında Târık sûresi çalışmasından kısa bilgi;

Marifet mertebesinde ise bu sır “Nasır-Ensar” (انصار - نصر) “yardım – yardımcılar” kime yardım, gönüldeki Hakikat-i Muhammedi Mescidine hicret edenlere yardım, yardımcılardır… “Na-sır” okunuşta gizli “Elif” ile “Na” “Biz” olmakta Nasr sûresindeki ifadesiyle “Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.[51] Diye, Ahadiyet mertebesi haber vermektedir. “Na” da “Zât” mertebesi ve Zât-i “sırr”ı ifade etmektedir. (Nûn) İlâhiyat Necmi-Nûru İlâhidir. Nasr sayısal değeri, Nun:50, Sad:90, Re: 200 (50+90+200= 340) tır. Bu sayı karşımızda Kamer (Hakikat-i Muhammedi- Nuru Muhammed-i) de karşımıza çıkmaktadır. (Murat Derûni) Şems sûresinde;

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”


Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım (قمر) “Kamer. (ق Kâf-100) (م Mim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.

Buradan sayısal değerlerden de anlaşıldığı üzere Allah’ın yardımı Nûr-u-Muhammedi- Hakikat-i Muhammediye ve gönülleri fethi sırlamakta, gizlemektedir.[52] “ İz- -T-B- ”

“Ensar” (انصار) sayısal değeri, Elif:13, Nun:50, Sad: 90, Elif: 13, Rı: 200 dür. Toplarsak (13+50+90+50+13= 266) 2+6+6= (14) Nûr-u Muhammedi ve tüm mertebeleri kapsayan yardımcılarsır.

“Ensar” (انصار) da bir elif başta zâhiri bulunmakta ve nun ile “Elif-Nun” yani “Ene” benlik hakikatlerine işaret etmektedir. “Sad ve Rı” ortasında yani “Sır” ortasında bulunan bâtındaki elif kişinin eğitimi 12 bâtın bir zâhiri nokta ile “13” hakikatlerini kendi gönlünde bulmakta, gönül kâ’besinin fethi ile İlâhi benlik varlığını hem zâhir hem de bâtın sarıp sarmalaktadır. Ve “Nasır” a dönüşmektedir.

“Nasır” (ناصر) “Elif” açığa çıkıp “Nun” dan sonra yazılınca Yardım-“Yardımcı” ya dönüşmektir. Ve “Na” “Biz ve Sır” olmaktadadır. Ve kendisine gelip “yardım” (نصر) isteyen taliblilere yardımcı (ناصر) olmaktadır Nun: 50, Elif: 13, Sad: 90, Rı: 200 dür. Toplarsak (50+13+90+200=353) tür. (3) Nefsi, İzafi, İlâhi benliklerdir. 53 ise “Necm” dir.

Yolumuz açısından bakacak olursak Nusret (نصرت) babamız r.a. isminin anlamı “Allah'ın yardımı.” dır. Yoldan verilen 52 numaralı şifre sayısı ile isminde bulunan “Sır” gibi yolumuzun hakikatlerini zor günlerde gönlünde sırlamış saklamış ve ehline aktararak 53 şifre sayısı ile Necdet babamıza intikal ettirip karanlığı delen Yıldız gibi bizlere ulaşmasını sağlamıştır.[53] “ İz- -T-B- ” (Murat Derûni)