Efemen kâne ‘alâ beyyinetin min rabbihi kemen zuyyine lehu sû-u ‘amelihi vettebe'û ehvâehum
Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına uyan kimseler gibi midir?
Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilmiş de heveslerinin peşine düşmüş kimseler gibi olur mu?
Bu ayet, Rabbinin açık deliliyle hareket edenlerle, kötü amelleri kendilerine süslü gösterilen ve heveslerine uyanlar arasındaki derin farkı vurgulamaktadır. Ayet, hakikat ile batıl arasındaki zıtlığı ve insan iradesinin bu tercihteki rolünü dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyyine, bir şeyin açıklığını ve vuzuhunu sağlayan delil demektir. Ayetteki 'Rabbinin katından bir beyyine üzere olan' ifadesi, kişinin Allah'tan gelen açık ve kesin bir delile, vahye veya ilahi bir hidayete sahip olduğunu gösterir ki bu da onu diğerlerinden ayırır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Beyyine, 'burhan' (kanıt) ve 'hüccet' (delil) anlamındadır. Ayetteki kullanımı, kişinin Allah'tan gelen apaçık bir delil ile hareket ettiğini, bu delilin onun için bir yol gösterici olduğunu ve şüpheye yer bırakmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyyine' kavramını 'açık delil', 'kanıt' veya 'işaret' olarak ele alır. Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mucizeler veya ilahi hakikatlerin apaçık oluşu için kullanılır. Bu ayette ise, kişinin imanının ve amelinin temelini oluşturan ilahi bir açıklığı ve kesinliği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyn (süsleme), bir şeyi güzel göstermek, ona cazibe katmaktır. Ayetteki 'zuyyine lehu sûu amelihi' (kötü ameli kendisine süslü gösterildi) ifadesi, şeytanın veya nefsin kötü fiilleri kişiye hoş ve cazip göstererek onu aldatmasını anlatır. Bu, hakikatin çarpıtılması ve batılın güzelleştirilmesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zeyn, bir şeyi güzelleştirmek, ona ziynet katmaktır. Kur'an'da bu fiil genellikle olumsuz bağlamda, şeytanın veya nefsin insanlara günahları ve kötü amelleri hoş göstermesi şeklinde kullanılır. Ayetteki pasif yapı, bu süslemenin dış bir etken (şeytan) tarafından yapıldığına işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zeyn' kökünün Kur'an'daki kullanımının, genellikle dışsal bir güzelleştirme veya cazip kılma eylemini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'zuyyine' fiili, kötü amellerin gerçek yüzünün gizlenerek, aldatıcı bir şekilde iyi gösterilmesi durumunu vurgular, bu da kişinin yanılgıya düşmesine neden olur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sû', her türlü kötülük, çirkinlik ve zararlı şeydir. Ayetteki 'sûu amelihi' (kötü ameli) ifadesi, kişinin yaptığı, dinen veya ahlaken yanlış olan fiilleri kapsar. Bu fiiller, kendisine süslü gösterildiği için kişi tarafından iyi zannedilebilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sû', şer ve fesat anlamındadır. Ayetteki 'sûu amelihi' ifadesi, kişinin işlediği günahları, hataları ve Allah'ın rızasına aykırı olan her türlü eylemi ifade eder. Bu, 'beyyine' üzere olanların amellerinin zıddıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sû'' kavramını 'kötülük', 'şer' ve 'zarar' olarak inceler. Kur'an'da genellikle ahlaki ve dini açıdan olumsuz olan her şeyi ifade eder. Bu ayette, 'zuyyine' fiiliyle birlikte kullanılması, kötülüğün gerçek mahiyetinin gizlenerek sunulduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İttiba', bir şeyin izini takip etmek, peşinden gitmektir. Ayetteki 'ittebeû ehvâehum' (heveslerine uydular) ifadesi, kişinin kendi arzu ve isteklerinin, yani nefsani heveslerinin peşinden gitmesini, ilahi rehberliği terk etmesini anlatır. Bu, 'beyyine'ye uymanın zıddıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İttiba', bir şeye tabi olmak, onun yolundan gitmektir. Ayetteki kullanımı, kötü amelleri kendisine süslü gösterilen kimselerin, akıl ve vahiy yerine kendi heveslerini rehber edinerek hareket ettiklerini, dolayısıyla doğru yoldan saptıklarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ittiba'' fiilinin Kur'an'da genellikle bir rehbere veya bir ilkeye uymayı ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayette 'ehvâ' (hevesler) ile birlikte kullanılması, kişinin ilahi rehberlik yerine kendi sübjektif arzularına tabi olmasını, bu durumun da onu yanlışa sürüklemesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hevâ, nefsin bir şeye meyletmesi, onu arzu etmesidir. Kur'an'da genellikle olumsuz anlamda, ilahi rehberliğe aykırı olan nefsani arzular ve batıl inançlar için kullanılır. Ayetteki 'ehvâehum' (onların hevesleri) ifadesi, kişilerin kendi sübjektif isteklerine göre hareket etmelerini, bu durumun da onları hakikatten uzaklaştırdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hevâ, nefsin arzu ve istekleridir. Çoğulu 'ehvâ' olarak gelir. Kur'an'da 'hevâ'ya uymak, genellikle doğru yoldan sapmak ve ilahi emirlere karşı gelmekle eş anlamlıdır. Bu ayette, kötü amelleri süslü gösterilenlerin, akıl ve vahiy yerine kendi heveslerini takip ettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hevâ' kavramını 'kişisel arzu', 'tutku' veya 'eğilim' olarak analiz eder. Kur'an'da genellikle ilahi vahyin zıddı olarak konumlandırılır ve insanı doğru yoldan saptıran bir güç olarak tasvir edilir. Bu ayette, 'ehvâ'ya uymak, Rabbinin beyyinesi üzere olmanın tam karşıtı bir durumu ifade eder.
Muhammed Sûresi
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
“Men ve Rabbi” Kimlik-hüviyet ve Rabb ile esmâ mertebesi itibariyle olan âyet-i kerime Rabb-ı hass yönünden bir belge ve açık delil olmaktadır. Yalnız nefsi emmare de bu sahada kol gezdiği için hayal ve vehim karışma ihtimali vardır.
Hayal vadisi ve çıkmaz sokaklarında bu konu hakkında yapılan değerlendirme ile kıstaslarımız neler olmalı rabb-rubiyet mertebesinden belge nedir? Nefsi emarenin arzusuna uymak nedir anlamaya çalışalım. İlgili kitapta daha fazlası vardır. Yerimiz olmadığı için bu kadarı ile iktifa ediyoruz.
Zuhuratlar baştan aşağı rabbımdan zuhur edenlerdir.
Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır.
Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir. Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır. Şimdi bu hususu “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah” yönünden incelemeye çalışalım.
Bu ve benzeri oluşumları iki yönlü değerlendirmek mümkündür.
(1) Yönü, kişiye ulaşan, zuhurat, varidat gibi hâdise ve oluşumu olduğu gibi rabb’ım’dandır diyerek kabullenmek ve o istikamette yönelmektir. Yani doğruluğunu, araştırma dan “imân” ve “sıhhati” ni kabul etmiş olmaktır. Bu işin kolaycılık ve teslimiyetçilik tarafı’dır. Neticesi meçhuldur ne olur bilinmez. Örfe de aykırıdır.
(2) Yönü ise, bir araştırmacı anlayışı ile ihtiyaten hadisenin mahiyetini, oluşumunu gelişimini, olgunlaşmasını ve neticesini. Yani gelen herhangi bir şeyin varsa verdiği bilginin mahiyetinin neler olduğunu, özellikle verilen şeyin arka plânın da ne olabileceğini, düşünerek muhtemel hilelere düşmemeye çalışarak, gelenleri alıp ancak hemen doğrudur tasdiğini yapmadan “ihtiyad” kaydına alıp daha sonra onları inceleyip aralarında uygun olmayan fikirler varsa onları ayıklayıp daha sonra, örf’e, nass’a, ve adetullah’a uygun, anlaşılır ve tehlikesiz bilgi cümlelerine göre uyarlayıp kullanılacak ve kolayca anlaşılabilecek hâle getirip, hem kendimizin kullanımına ve, ve hemde çevremizin istifadesine açmamız, tehlikeden bizleri koruyacaktır. Diye düşünülür.
Şimdi bu ve benzeri, zahiren kaynağı da meçhul gaybi oluşumları, İlâh-î ve asl-î kurallar içinde, nasıl değerlendirilmesi lâzım geldiğini hatırlamaya çalışalım.
Bilindiği gibi “sahih-sıhhatli-Rahmân-î” bilgilerin üç hâli vardır.
(1) VAHY:
(2) İLHAM:
(3) FİRASET: tir. Bunların dışındaki bütün bilgiler beşeri hayali ve vehmi’dir. Yukarıda belirtilen yolların karşılıkları ise.
(1) VAHY: “Kûr’ân”
(2) İLHAM: “Hadîs-i kudsi”
(3) FİRASET: “Hadis-i Şerif” ler karşılığı’dır. Şimdi bunları incelemeye çalışalım.
(1) VAHY: Bilindiği gibi “VAHY’in (mânâ’sı ve lâfzı) Allah’dan’dır” ve üzerinde kul tarafından hiç bir değişiklik yapılamaz. Peygamberlere has, onlara verilen gönüllerine ve ruhlarına kaydedilen, zamanlarının zât-î bilgileridir. Sonuncusu ise, Efendimize verilen “Kûr’ân” dır ki, O da bütün mertebeleri kapsayan “Zat” i bilgilerdir.
(2) İLHAM: Evliyayı Kirâm’a sunulan “VAHY” in açılımları olan İlâh-î bilgilerdir. Bu kişilerin kendilerindeki karşılığı, kendi “Hadîs-i kudsi” leri’dir. Bunlar genele açık uygulanacak hüküm düzeyinde değillerdir, kişiye ve ancak varsa, taliblilerinin istifade edebileceği, indî, özel bilgiler ve hallerdir.
“Hadis-i kudsi” nin tarifi. Bilindiği gibi, (mânâ’sı Hakk’tan, lâfzı Peygamberden-dir.) Bu kurala binâen, herhangi bir kimseye gelen gaybi mânâda olan bir bilgi veya hissiyat, Tamamı ile birlikte, olduğu gibi kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh, kendini de, farkında olmadan Peygamber, ilân etmek olur.
O halde bu İlâh-î kural gereği, gönlümüze veya aklımıza gelen varidat, düşünce, ilham veya evham, “gayb’î fısıltı” dediğimiz kaynağını tam tesbit edemediğimiz, kimlik veya yönlerden gelen her hangi bir şey ne tür olursa olsun, geldiği üzere olduğu gibi kabullenip, ilmi mânâ da doğrudur. Hükmü ile kullanım tatbikatına geçmek çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü İlâh-î nezâket seyrine aykırıdır. Bunlara bir takım hayal vehim karışması mümkün’dür.
Bu sahanın ölçüsü “Hadis-i kudsi” kıyasıdır ve ihtiyat gerektirir. Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.) Diğer yönden, “bir şey sordum anında cevabı geldi,” gibi, hususlar dahi şüphelidir. Çünkü Örf, nass ve Adetullah’a uygun değildir. Peygamberimizin hayatında bu tür yaşantılar pek çoktur. Bazıları Efendimize gelip soru sorduklarında, Efendimiz bunların bazılarına cevap verir bazıları için ise kendisinde o an, bir fikir oluşmadığından soru soranlardan bir miktar süre isterdi. Hz. Âişe annemizin kayboluş hadisesini herkez bilir. Bu hadisenin açıklığa kavuşması için Efendimiz yaklaşık bir ay kadar, hakkında “Vahy-i İlâh-î” gelinceye kadar beklemiştir. Herhangi bir kimseye “Rahmân-i gayb-î fısıltı” her an acaba hazırda, emre amade bekliyorda, her hangi bir şey sorulduğunda hemen cevap mı? Alıyor. Bu da çok şüpheli bir haldir. Eğer öyle olsaydı peygamberimize sorulan soruların cevabı anın da evvelâ ona gelirdi. İstisnaları olmakla birlikte, bu sahada da Örf, nass ve Adetullah bu yöndedir.
Ümmet-i diye bilinen ve açık olarak imân ettiğini söyleyen bazı âlim, zahiri sûfi ve kendilerini mü’min addeden bazı kimseler dahi bunların farkında olmamış ya yok saymış ya da inkâr etmişlerdir.
Bâtınî denilen, madde âleminin, mâverâ’sı-arkası, gürünmeyen tarafında ki lâtif fertleri, bu görünen zâhir âlemin zâhir fertlerinden kıyas edilmeyecek kadar çoktur ve biz bunların gerçek mahiyetlerini ne yazıkki bilmiyoruz. Bildiğimiz, yani Peygamberlerimiz vasıtasıyla bildiğimiz genel faaliyyette olan iki tür, melek ve iblis isminde lâtif varlıklar vardır, ve bu varlıklar bütün âlemi kaplamışlardır. Gece gündüz sıcak soğuk demeden heryerde ve her zaman faaliyettedirler. Melekler, Nur’dan halkediklerinden daha lâtiftirler doğrudan kesif olan insanlarla iletişime geçemezler ancak onları görevli olarak dışarıdan kontrol ederler.
İblis ise, Ateş kaynaklı olduğundan lâtifin kesifidir, dilediği yer ve zamanda daha da kesifleşerek insan varlığındaki duygulara veya görüntü ile insanlara, zuhuratta veya yaşantı da yaklaşması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar için en tehlikeli olanlar bu taifedir. İçlerinde Mü’min’ler ve kâfirlerde vardır. Mü’min olan bazıları zaman zaman az da olsa, insanlara yardımda bulunurlar. Ehli küfür olanlardan ise insanlara zarardan başka hiç bir şey gelmez.
En büyük hileleri sûreta Hakk’tan görünmeleridir.
Nasılki batılı bazı hrıstiyanlar meslek olarak islâm dini hakkında eğitim yapıp hatta doktoraya kadar eğitimlerini geliştirip orta halli bir müslümanın üstünde bir bilgiye sahip olabiliyor ve bu bilgisini evvelâ doğru küçük bilgiler halinde verip daha sonra güven kazanınca yanlış bilgileri verip aklını bozmaları gibi. Farkında olmadan zarar verirler. İşte en tehlikeli hal de budur. Bu hususta din kitaplarında çok geniş bilgiler vardır. Dileyenler oralardan daha geniş bilgiler alabilirler. Biz yolumuza devam edelim.
Bu hususlar kıyasi olan fiziki ölçüler değil ki, açık bir değelendirme yapılsın. Hissi olan hususlardır ki, onun da hemen kolayca tesbit edilebilen bir ölçüsü yoktur.
Yemek yapmak için alınan bir malzeme bile, eğer kuru ve ince gıda ise elekten geçirilmekte, yıkanın veya sulu bir gıda ise kevgirden geçirilmekte. Taneli gıdalar ise ayıklanarak gözden geçirilmekte, ondan sonra işleme konmaktadırlar. Yapraklı ve kabuklu yiyeceklerin de kabuklarının ve dış yapraklarının soyulması gerekmektedir, yani hiçbir gıda yokturki üstünde veya içinde, temizlenmesi gereken bir bölüm olmasın ve ondan sonra sofraya gelsin.
Lâtif olan mânâ âleminden yola çıkan ilâh-î bilgiler hangi mertebeden geçerlerse o metbenin malzemesinden bir pakete sarılarak o mertebeden diğer bir mertebeye geçebilir daha sonra o mertebedende bir sonraki mertebeye geçebilmek için de o mertebenin paketiyle paketlenir, o mertebedende bir sonraki mertebeye geçerken gene yeni geldiği mertebenin paketine girmiş olur aksi halde yeni geldiği mertebeye uyum sağlayamaz. Taa ki, Ef’âl âleminde zuhura çıkması için buranın evvelâ beşeri hayal paketiyle paketlenmesi lâzımdır ki bu âlemin şeriatı içinde kendine bir yer bulabilsin, aksi halde olduğu gibi gelse bu âleme uyum sağlayamayacağı için bozulan paketsiz gıdalar gibi bozulur kullanılamaz. Uyum sağlanamaz. İşte buradaki tehlike eğer o doğru bilginin üzerinden geçtiği yerlerden giyindiği paketleri üstünden çıkartılmazsa bulunduğu yerin paketi muamelesi görür. Çünkü onu kullanacak olanda aynı paket renginin içindedir. Oyüzden oda aynı muamele ile meamele edecektir. Ve paketi görüp onu gerçek mal zannedecektir. İşte daha evvel kendisi paketlikten çıkmış aslı üzere kalmış bir mânâ ehli ancak gelen paketi birer birer dış paketlerinden soyarak gerçek içinde olan hakiki değeri ortaya çıkaracaktır. İşte ancak o paket gıda, gerçek mânâ da içi özü gıda edilmiş olacaktır. İşte bu mânâ âleminden gelen paketlerin içindede ne olduğu gerçek mânâ da belli değildir hayal ve vehim âleminden yapılan bir sürü sahte bilgi paketleri vardır ve bu âleme her an ihrac edilmektedirler dışı itibariyle hakikilerinden ayırmak mümkün değildir işte burada gerçek bir ölçüme ve ölçüye ihtiyaç vardır. İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir.
Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır. O halde yani, (1) VAHY: “Kûr’ân” yolu kapalı olduğundan üzerinde konuşulması mümkün değildir. (2) İLHAM: “Hadîs-i kuds-i” yolu ve kıyası açıktır bu yol halen çalışmaktadır, ancak çok dikkat istemektedir. Gelen gaybi oluşumların Rahmân-î kaynaklı olması akıl ve gönül süzgecinden geçirilip anlaşılabilecek, yani “sağlıkla kullanılabilecek” hale getirilmesi lâzım gelecektir. İşte bu çalışmadan sonra bu bilginin sahibi o kişi olur.
Aksi halde kişi geldiği gibi aktarılan hususun taşeronu olur, bu sebeble sahip değil taşıyıcı olur, eğer taşıdığı zararlı bir paket-yük’se gönderildiği yerde oluşacak zarara da, tabii ki ortak olmuş olacaktır.
Yukarıda belirtilen hususlar dahilinde hareket eden kimseler, Peygamberin mânevi varisleri, bunlardır. Zâhiri varisleri ise Firaset sahibi Âlimlerdir. Bunların dışında başka bir yol yoktur.
(3) FİRASET: İse, bilindiği gibi mü’min’in vasfı’dır “Hadis-i Şerif” ler düzeyidir.
“Hadis-i Şerif” lerin, tarifi ise, (mânâ’sı da, lâfzı da, Peygamberden’dir.) Bunların hepsi Efendimizden zuhura çıktığı halde, mertebe farklılıklarının ne kadar bariz olduğu açık olarak bildirilmektedir. Bunların dışında her hangi bir bilgi ve duygu oluşumunun veya kurgulanmasının mümkün olmadığı bildirilmekte, eğer oldurulmuşsa ona itibar edilmemesi gerektiğini bu ölçüler bize bildirmektedir.
O halde!
(1) VAHY: “İlâh-î” dir, Bu yol kapalıdır. Daha evvel bu yoldan gelenler ölçü olur ve tatbik edilir, bunlardan başka yeni ölçüler olamaz.
(2) İLHAM: “Kuds-î,” “kevn-î ve mülki” dir. İsminin üstünde olması gibi, bunların ana kaynağının ve hakikatinin kuds-î, izahlarının ve cümle, düzenlemelerinin ise “kevn-î ve mülki” olması gerekmektedir. Yani o hale yükselmiş olan bir kişiye “kuds” âleminden bir İlham gelince onu alıp kendi idrak anlayış ve irfaniyyeti ile çevresinin oldukça kolay bir yolla anlayıp faydalanabileceği bir düzenleme ile yakınlarına bu sıhhatli bilgiyi aktarabil-mesidir. İşte bu yoldan elde edilen bir bilgi duyulduğu zaman hiçbir endişeye ve şüpheye mahal kalmadan ve dinleyende de mevzuun kendi sekinesini ortaya çıkararak mutmain olmuş bir gönülde, huzur ile dinlenmesini sağlar ve bast halini oluşturur. Bu da ölçüsüdür. Ayrıca bu hususun tarifi (bilenin sözü nettir,) hükmüdür.
(3) FİRASET: “Firaset” ise, sadece “kevn-î ve mülkî” dir. Ef’âli ve fıkhi işlerde oluşur kıyasa ve içtihade dayanan bir ilim düzeyidir. Burası zâten fark âlemidir, gaybi bir hususiyyet-i yoktur, beşere gönderilen hükümler istikametinde hareket edilir. Bu hususta söz çoktur dileyen ilgili yerlerden daha fazlasını bulabilirler.[54] “ İz- -T-B- ”