Meśelu-lcenneti-lletî vu'ide-lmuttekûn(e)(s) fîhâ enhârun min mâ-in ġayri âsinin ve enhârun min lebenin lem yeteġayyer ta'muhu ve enhârun min ḣamrin leżżetin lişşâribîne ve enhârun min ‘aselin musaffâ(en)(s) velehum fîhâ min kulli-śśemerâti ve maġfiratun min rabbihim(s) kemen huve ḣâlidun fî-nnâri ve sukû mâen hamîmen fekatta'a em'âehum
Allah'a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?
Muhammed Suresi 15. ayet, cennetin tasvirini yaparak müttakilere vaat edilen nimetleri ve cehennem ehlinin azabını karşılaştırmaktadır. Ayet, cennetin maddi ve manevi güzelliklerini, özellikle içecekler ve meyveler üzerinden somutlaştırırken, cehennemin dehşetini de kaynar su metaforuyla vurgular. Dilbilimsel olarak, 'cennet', 'müttakûn', 'enhâr', 'ğayr-i âsin', 'hamr', 'müsaffâ', 'mağfiret' ve 'hâlid' gibi kavramlar ayetin ana mesajını oluşturan temel unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet kelimesi, 'cenn' kökünden türemiş olup, örtmek, gizlemek anlamına gelir. Ağaçların sık dallarıyla yeri örttüğü bahçelere bu isim verilmiştir. Kur'an'da ise genellikle ahiretteki mükafat yurdunu ifade etmek için kullanılır ve bu ayette de müttakilere vaat edilen o özel mekanı belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cennet, Arapların sık ağaçlı, yeşilliklerle dolu bahçeler için kullandığı bir kelimedir. Kur'an'da ise bu kelime, Allah'ın salih kullarına vaat ettiği, dünyadaki bahçelerden çok daha üstün ve farklı olan ahiret yurdunu mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cennet, Kur'an'da 'bahçe' anlamından öte, müminlerin nihai ödülü olan bir 'kurtuluş' ve 'mutluluk' mekanı olarak merkezi bir kavramdır. Bu ayetteki tasvirler, cennetin sadece fiziksel bir güzellik değil, aynı zamanda manevi bir huzur ve tatmin yeri olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva kelimesi, 'vikaye' kökünden gelir ve bir şeyi korumak, sakınmak anlamına gelir. Müttakîler ise kendilerini Allah'ın azabından koruyan, O'nun emirlerine sarılarak günahlardan sakınan kimselerdir. Ayette cennetin bu vasfa sahip kişilere vaat edildiği belirtilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Takva, nefsi korkulan şeyden korumaktır. Şeriat dilinde ise, Allah'ın azabından sakınmak için O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Müttakîler, bu vasfı taşıyan ve dolayısıyla cennete layık görülen kimselerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva, Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biridir ve 'Allah bilinci' veya 'Allah korkusu' olarak çevrilebilir. Müttakîler, bu bilinci taşıyan ve hayatlarını bu bilinçle şekillendiren kişilerdir. Ayet, cennetin bu ahlaki duruşun bir ödülü olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nehir, akıp giden su demektir. Cennet tasvirlerinde nehirlerin zikredilmesi, oradaki nimetlerin bolluğunu, sürekliliğini ve ferahlığını vurgular. Bu ayette de dört farklı içeceğin nehirler halinde akması, cennetin eşsiz güzelliklerini ve zenginliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nehir, yatağında akan su için kullanılır. Kur'an'da cennet tasvirlerinde sıkça geçer ve cennetin canlılığını, bereketini ve sürekli yenilenen nimetlerini sembolize eder. Ayetteki 'enhâr' kelimesi, cennetin akışkan ve bol nimetlerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nehir, suyun aktığı yerdir. Cennet nehirleri, dünyadaki nehirlerden farklı olarak, tadı bozulmayan, sürekli taze ve lezzetli olan içecekleri taşır. Bu ayetteki 'enhâr' kelimesi, cennetin eşsiz ve dünyevi kıyaslamaların ötesindeki nimetlerini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âsin, kokusu değişmiş, bozulmuş su demektir. Cennet suyunu 'ğayr-i âsin' olarak nitelemek, dünyadaki suların zamanla bozulma özelliğinin aksine, cennet suyunun her zaman taze, berrak ve saf kalacağını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Âsin, tadı ve kokusu değişmiş, bozulmuş su için kullanılır. Cennet suyunun 'ğayr-i âsin' olması, onun dünyevi sular gibi kokuşmayacağını, her daim temiz ve içilebilir kalacağını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Esen, suyun uzun süre durmaktan dolayı tadının ve kokusunun değişmesidir. Cennet suyunu bu vasıftan tenzih etmek, onun mükemmelliğini ve dünyevi kusurlardan arınmışlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamr, aklı örten, gizleyen içki demektir. Dünyada haram kılınan hamr, cennette 'lezze li'ş-şâribîn' (içenlere zevk veren) vasfıyla zikredilerek, dünyadaki sarhoşluk ve zararlı etkilerinden arındırılmış, saf bir lezzet olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hamr, aklı örten her şeydir. Cennetteki hamr ise, dünyadaki gibi sarhoşluk vermeyen, aksine içenlere sadece lezzet ve keyif veren bir içecektir. Bu, cennet nimetlerinin dünyevi karşılıklarından üstün ve farklı olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hamr, aklı örttüğü için bu ismi almıştır. Cennetteki hamr ise, dünyadaki hamrın aksine, aklı örtmez, baş ağrısı yapmaz ve sarhoş etmez. Sadece içenlere saf bir lezzet ve keyif verir, bu da cennetin mükemmeliyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Musaffâ, tortusundan ve her türlü kirlilikten arındırılmış demektir. Cennet balının 'musaffâ' olarak nitelenmesi, onun dünyadaki bal gibi mum, polen veya başka yabancı maddeler içermediğini, tamamen saf ve berrak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Safâ, bir şeyin kirden ve bulanıklıktan arınmasıdır. Cennet balının 'musaffâ' olması, onun en yüksek saflık derecesinde olduğunu, hiçbir katkı maddesi veya kusur taşımadığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Musaffâ, süzülerek temizlenmiş, arı hale getirilmiş demektir. Cennet balının bu şekilde vasıflandırılması, onun dünyadaki baldan çok daha üstün, berrak ve lezzetli olduğunu, hiçbir işleme gerek kalmadan doğal haliyle mükemmel olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mağfiret, 'ğafr' kökünden gelir ve bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Allah'ın mağfireti ise, kulun günahlarını örtmesi, affetmesi ve azaptan korumasıdır. Ayette cennet nimetlerinin yanı sıra Rab'den gelen mağfiretin de zikredilmesi, cennetin sadece maddi değil, manevi bir arınma ve huzur yeri olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mağfiret, Allah'ın kulun günahlarını affetmesi ve onu azaptan korumasıdır. Bu ayette cennet ehlinin elde edeceği en büyük nimetlerden biri olarak zikredilmesi, Allah'ın rızasının ve günahların bağışlanmasının cennetin temel unsurlarından olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mağfiret, Kur'an'da Allah'ın en önemli sıfatlarından biri olarak öne çıkar ve O'nun merhametinin bir tezahürüdür. Cennetin vaat edildiği müttakîler için mağfiret, sadece dünyadaki günahların affı değil, aynı zamanda ahiretteki tam bir manevi arınma ve Allah'a yakınlaşma anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd, bir şeyin uzun süre kalması veya ebediyen devam etmesidir. Ayette cehennem ehlinin 'hâlid' olarak nitelenmesi, onların azabının sonsuz ve kesintisiz olacağını, cehennemde ebediyen kalacaklarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd, bir yerde sürekli kalmak demektir. Cehennem ehlinin 'hâlid' olması, onların cehennemden asla çıkmayacaklarını, azabın onlar için sonsuz olacağını vurgular. Bu, cennet ehlinin ebedi nimetleriyle tezat oluşturur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hulûd, bir şeyin yok olmaksızın kalmasıdır. Kur'an'da cennet ve cehennem ehli için kullanıldığında, onların bu mekanlarda sonsuza dek kalacaklarını ifade eder. Bu ayette cehennem ehlinin 'hâlid' olması, azabın sürekliliğini ve kesintisizliğini belirtir.
Muhammed Sûresi
(47/15) Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
Bu âyet ve bağlantıları hakkında daha önce yapmış olduğumuz çalışmayı buraya alıyoruz.
KEVSER NEHAR.[55]
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ 3}
“inna a’taynakel kevsere” (1)
“fesalli lirabbike venhar” (2)
“inne şanieke hüvel ebterü” (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)
“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.”
…………………………..Rağbet edilip, doğum olup, nefsinden berat alınıp, miraca çıkılıp, kadir ve kıymet bilindikten sonra Ramazan sonun da şükür bayramı yapılır. Cemal-i Tecelliler içinde gark olmuş salik Ramazan sonunda şükür bayramı yapar. Sene sonunda kurban bayramında Celal tecellisi ile Mürşid’inin yardımı ile Nefsi emaresini keser ve başkalarının da Nefsi Emmare ve Levvame’sini kestirecek duruma gelir. (Bu oluşumlar bir sene içinde oluşacak hadiseler değil, 15-20 sene zarfında özverili çalışmalar sonucunda kabiliyetli saliklerin ulaşacağı hallerdir) Kısa ve özet bilgiden sonra yukarıda geçen Kevser ve kaynaklarını incelemeye çalışalım…
(كوثر) “Kevser” kelimesi () “kef”, → “Kelamı İlahi” veya “kün/ol” hükmündedir.
() “vav”, → “varidat-ı İlahi” İlahi lütuf ve ihsan, () “se” → sena/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası;
→ “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.
() “rı” → “rahmeti ilahi” İlahi rahmettir.
Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur.
Kelamı ilahinin lütfedilişi, Varidat-ı İlahinin insan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlahihin lecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.
Dini kitaplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir:
Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir.
İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri varılır. Bu zahir yönü itibariyledir.
Birde batıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım.
Batini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.
Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır, Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir.
Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır.
Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyim. Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasınıin batın-ı itibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.[56] “ İz- -T-B- ”
Kevser sayısal değerine bakacak olursak;
Ke: 20, Ve: 6, Se: 500, Re: 200,
20+6+500+200= 726
7+6= 13
(13) Hazret-i Muhammed’in Şifre Sayısı, (2) Zahir ve Batın bayramdır. Ramazan Bayram-ı olan Halife-i Şahsiyelik Batıni yani kendinden kendine, Halife-i umumi Kurban Bayramı olan ise zahiridir çünkü cemaate dönük olan tarafı vardır.
Birinci ayette Kevser’in verilmesi ile birlikte 2. Ayette namaz kılınması isteniyor. Öncelikle kılınan Şükür bayramı 2 rekat namaz ve Kurban kesiminden önce kılınan namaz ile toplam 4 yapmaktadır. 4 İslam’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Bu mertebelerin hakikat namazı kılınınca ancak Nefsi emmare kesilebiliyor. Yani zahiri, Batını, Yakîni ve marifeti bir bayram kemaliyle yapılabilmiş oluyor.
Birinci ayette geçen Kevser’in açılımı Muhammed suresi 15 ayette olduğu bu ayet incelendiği zaman anlaşılıyor.
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}
(MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.
47/15) Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?
Sure sayısı ve ayet sayısını toplarsak;
47 + 15= 62
6+2= 8
(8) Sekiz cennet.
Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlahi Hubb-u İlahinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.
Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.
İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.
Tarikat’ın İttikası: İlahimuhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.
Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.
Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.
Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.
Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;
Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Efal-i İlahiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak…
Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13)
40+1+13+1+13= 66
6+6= 12
(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan Nefes-i Rahmani “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır.
Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Efali cennetini burada yaşar. Mürşidinde Fani, Tevhid-i Efal cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret âleminde açılımları olur.
مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki ma’nâda şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek ma’nâda Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.
Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra Musa a.s değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.
Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.
Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani Batıni nefsi ve Nuran-i seyirdir.
Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,
Le: 30, Be; 2; Nun: 50,
30+2+50= 82
8+2= 10
(10) Tevhid-i Sıfat mertebesidir.
Lam: Uluhiyet
Be: Risalet Nun: Nefsi Küll’dür.
Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nur-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Musa a.s nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir.
Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmasından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.
Seyrinde 2. Seyr olan Nurani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır.
İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini Hakikate ulşamaktan keser.
Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.
İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;
Zat cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlahi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.
Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,
Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,
600+40+200= 840
8+4= 12
(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.
Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.
Ayan-i sabitede bulunan Esma-i ilahiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esma-i İlahiye’nin içenlere lezzet vermesidir.
Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemal aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.
Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlahi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir.
Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.
Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.
Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani efaldir. Bal zat marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zati öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.
Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.
Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.
Bal marifet demektir. Marifet-i İlahiyye mertebesi sahibi bi Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.
Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;
Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,
70+60+30=160
(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.
Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.
Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.
İnsan’ın nasıl ki insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.
Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.
Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Elif: 1 Re: 200
50+5+1+200= 256
2+5+6= 13
(13) Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediye dir.
Nun: Nur-u Muhammedi,
He: Hüviyet
Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleri…
Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden Nefes-i rahmâni ile Esmâlarına tenfis edilmesidir.
(12) (10) (12) (16) (12)
12+10+12+16+12= 62
62 incelenen Muhammed (47) suresi 15. Ayetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil İlahi nizam gereği olduğudur.
8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.
Bir başka hesaplama ile;
Dört ırmağın sayısal toplamı;
66+82+840+160= 1148
1+1+4+8= 14
(14) Nur-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.
1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,
1148+255= 1398
139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise 8 Cennettir… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,
Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,
2+1+30= 33 tür.
(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.
Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL
A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu gözyaşları inci mesabesindedir.
İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu ma’nâ yiyeceklerini koyar ve onları besler.
Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah.
Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.
Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.
Zat-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır.
Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?
Zat cennet-i ırmaklarından içenler ile, içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır.
Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.
İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.
Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.
17-12-2013
Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.
Murat Derûni…
Bu çalışması için Murat Derûni Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım.[57] “ İz- -T-B- ”
3602. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüz-dedir; bu bizim kuvvetimiz ile değil, fermân-ı ilahidendir.
“Cennetin dört ırmağı”ndan murâd, sûre-i Muhammed’de vâki’ (Muhammed, 47/15) ya"’m “Muttakîlere va’d olunan cennetin meselidir ki, orada âb-ı zülâl nehirleri, tu’mu bozulmayan süt nehirleri, içlerinde lezîz şarâb nehirleri ve süzme bal nehirleri vardır” âyet-i kerîmesinde zikr olunan dört nevi’ nehirlerdir.
3603. Her nerede istersen sâhirlerin murâdında sihir gibi, onu câri tutarız.
Ya’nî cennetin dört nehri, sâhirlerin arzûlarına tâbi’ olan sihir gibi, bizim arzûmuza tâbi’dir. Hakk’m fermânı ile biz o nehirleri istediğimiz tarafa akıtırız.
3604. Nitekim bu iki akıcı olan gözlerin pınarı, kalbin hükmünde ve canın emrindedir.
3605. Eğer isterse yılanın zehri tarafına gider; ve eğer dilerse i'tibâr tarafına gider.
Cennetin ırmaklaının istediğimiz tarafa akıtmamızın nazîri, dâimâ cârî ve müteharrik olan bakışlanmızdır; ve bizim bakışlanmız kalbimizin ve rûhumuzun hükmü ve emri altındadır. Eğer kalbimiz isterse yılanın zehri, ya’nî huzûzât-ı nefsâniyyeve harâm olan şeyler tarafına gider; ve eğer kalbimiz isterse, (Haşr, 59/2) ya’nî “Ey basarlar sâhibleri ibret alınız!” emrine ittibâan, suver-i âlemden ibret almak tarafına gider.[58]
3641. Vaktâki sıcak su içirildiler; onları rüsvây edecek cinsinden bütün perdeleri kat olundu.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed’de olan (Muhammed, 47/15) ya’nî “O kimse cehennemde ebedî olan kimse gibi midir ki, kaynar su içirilirler, barsaklan parçalanır" âyet-i kerîmesine işârettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmedeki kat’-ı em'âyı, lisân-ı işâretle, perdelerin kat’ı ma’nâsına almışlardır.
3642. Ateş, ândan dolayı kâfirlerin azabı geldi; zîrâ taşın imtihânı ateş olur.
Ya’nî kâfirlerin kalbleri taş gibi katı olduğundan, onlan enbiyâ ve evliyânın mülâyim olan sıcak nefesleri yumuşatmak için kâfi değildir; zîrâ katı taşlar şiddetli ateş ile yumuşatıldığı ve kınldığı için kâfirlerin azâbı da şiddetli ateş ile olur.
3643. O taş gibi gönüle, biz nice nice mülâyim söyledik; nasîhat kabûl etmedi.
3644. Kötü yara için damar kötü ilâç buldu; eşeğin başına köpek dişi lâyıktır. Azgın yaranın damanna, şiddetli ve ağır ilâç münâsib olur.
3645. Habîsâtın habisler için olması hikmettir; çirkine de çirkin eş ve lâyıktır. [59]
2504. (Fir‘avn) dedi: "Ey Mûsâ o dört hangisidir ki, hana ivaz verirsin, söyle, getir!"
2505. "Tâ ola ki, o güzel vadin lutfundan benim küfrümün çarmıhı gevşek ola!" Bu ve âtîdeki ebyât, Fir’avn’ın isti’dâd-ı ezelîsi lisânından vâki’dir. Zîrâ yukarıda 2490 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere, Fir’avn’ın hâl-i ihtizârdan mukaddem îmân ettiğine Kur’ân-ı Kerîm şehâdet buyuruyor. Ya’ni, Fir’avn’ın mü’min olan ayn-ı sâbitesi diyor ki: "Ey Mûsâ, bana îmâna bedel olarak o va’d ettiğin dört şeyi söyle; belki senin o güzel va’dinin letafetinden benim küfr-i zâhirîmin ve şekâvet-i nefsâniyyemin çârmıhı gevşer de, benim îmânım âlem-i kesâfetde de zâhir olur.”
2506. "Belki o ganîmetlenmiş olan hoş va ilerden, benim yüz batman olan küfrümün kilidi açılır." Habîsât olan nefislere, habîs olan rûhun taalluku hikmettir; çirkin olan bâtına çirkin zâhir eş ve lâyıktır.
2507. "Ola ki bal ırmağının te sîrinden, bu kîn zehri, tenimde bal ola!"
“Bal ırmağı’ndan murâd, Fir’avn’ın ayn-ı sâbitesindeki îmân isti’dâdıdır. Ya’ni, “Ey Mûsâ, sen latîf olan va’dlerini söyle, câiz ki, benim ayn-ı sâbitemin feyz-i îmâm cismâniyetime ve kesâfetime te’sîr eder de, bu tenimdeki kîn zehri ve sıfât-ı nefsâniyyem muhabbet balına inkılâb eder.”
2508. "Yahud latîf olan süt ırmağının aksinden, esîr olan akıl bir dem terbiye bula!"
“Süt ırmağı”ndan murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. Ya’ni, “Yâhud muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyenin aksinden, nefs-i emmârenin esîri olan aklım bir an için olsun terbiye bula!” Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, sûre-i Muhammed’in on beşinci âyetinde vâki olan (Muhammed, 47/15) “Müttakîlere va’d olunan cennetin mislidir ki, onda kokusu ve lezzeti bozulmamış su nehirleri ve ta’mı bozulmamış sütden nehirler, içenler için lezzet olan şarâbdan nehirler, musaffâ baldan nehirler vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Muhakkikler indinde “su nehirle”nden murâd, hayât-ı ezeliyye-i ebediyye ile ihyâ edici olan ulûm-ı ledüniyyedir. “Süt nehirleri”nden murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. “Şarâb nehirleri”nden murâd, cezbe-i ilâhiyyedir. “Bal nehirleri”nden murâd, hakka’l-yakîndir ki, ondan daha tatlı ve lezzetli bir şey yokdur ve isneyniyet şa-ibesinden musaffâdır.
2509. Yâhud ola ki, o şarâb ırmaklarının aksinden sarhoş olayım, emrin zevkinden koku götüreyim! "
“Şarâb ırmağından murâd, cezbe-i ilâhiyye ve şevk-ı müfritdir ki, ukülü hayretlere sevk edip, mest eder. “Emir”den murâd, rûhdur; nitekim âyet-i ke-rîmede, (İsrâ, 17/85) ya’ni, “Ey Resûl’üm de ki: Rûh Rabb’imin emrindendir" buyurulur. Ya’ni, “Ey Mûsâ sen benim azmış olan nefsime hitâb et, bel-ki bu hitâb-ı latîf netîcesinde bir cezbe-i ilâhiyyeden sarhoş olurum, rûhumun zevkinden bir koku alınm!”
2510. "Yâhud ola ki, o su ırmaklarının letafetinden çorak ve harâb olan cisim tazelik bula!"
“Yâhud ola ki, o senden sâdır olan ulûm-ı ledünniyyenin ve ilm-i vahyin letâfetinden, benim çörçöp bitiren çorak ve harâb cismim, tâzelik bulup, halka nâfi olan yeşillikler bitirir!”
2511. "Benim çorağıma bir yeşillik peydâ ola, dikenlik cennetü'l-me'vâ ola!''
“Benim çorak olan cismimden bir yeşillik, ya’ni, halka nâfı’ olan akvâl ve ef âl peydâ ola! O çorak cismim şimdiki halde fenâ sözlerim ve fenâ fiillerim ile bir dikenlikdir. Câiz ki senin nasâyihin ile cennetü’l-me’vâ ola!” “Cennet-i Me’vâ", sekiz cennetden birisinin ismidir. Nitekim yukanda zikri geçti.
2512. "Ola ki cennetin dört ırmağının aksinden nâşî, cân Hakk'ın muavenetinden yâr isteyici ola! " Ma’lûm olsun ki, cennet mahall-i lezzet ve cehennem mahall-i elemdir; ve lezzet muvâfakatdan ve elem muhâlefetden tevellüd eder. Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: “Hakikat-ı cennet muvâfakat ve hakîkat-ı cehennem muhâle- fettir. Lezzetin hakîkatı murâddır ve elemin hakikati murâdı bulmamakdır. Cennetin ve cehennemin kapılan çokdur; cümle akvâl ve ef âl-i makbûle ve ahlâk-ı hamîde cennetin kapılandır. Ve cümle akvâl ve efâl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîme cehennemin kapılandır; zîrâ insana erişen her belâ ve nâhoşluk, akvâl ve ef âl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîmedendir; ve insana erişen her râhat ve hoşluk, akvâl ve ef âl-i makbûledehdir ve ahlâk-ı hamîdedendir.” imdi bu mukaddime ma’lûm oldukdan sonra anlaşılır ki, cennet en-biyâya muvâfakatdan tevellüd eder ve bu muvâfakatın netîcesinden dahi kalb, biz- zât cennet-i ‘âcile olup, onda yukanda ta’dâd olunan nehirler cârî olur. Böyle bir kalb enbiyâya tâbi’ olan evliyânın kalbi olup, bu kalb enbiyânın cennet olan kalblerinin ve onlardaki dört nehrin aksidir. Ve böyle bir kalbe nâil olan bu âlemde cennet-i ‘âcileye nâil olmuş olur ki, bunlann sûretleri âhiretde tekevvün edip, onlara cennet-i âcile derler. Bu cennetlere vusûlün gayesi, canın kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîye bî-tekeyyüf ittisâlidir.
2513. "Nitekim cehennemin aksinden ateş olmuşum ve Hakkın kahrına batmışım." Bu beyit, yukanki beytin ma’nâsını te’yîd içindir. Ya’ni, “Ey Mûsâ, câiz ki senin nasâyihinden can, cennetin ve dört nehrin aksinden dolayı Hakk’ın yardımı ile yâr-ı hakîkîyi isteyici olur. Bu müstab’ad değildir. Nitekim şimdiki halde ben cehennemin aksinden âteş-i zulm oldum ve Hakk’ın kahrına battım.”[60]