Veminhum men yestemi'u ileyke hattâ iżâ ḣaracû min ‘indike kâlû lilleżîne ûtû-l'ilme mâżâ kâle ânifâ(en)(c) ulâ-ike-lleżîne tabe'a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim vettebe'û ehvâehum
Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, "Az önce ne söyledi?" derler. İşte bunlar, Allah'ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir.
Ey Muhammed! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: "O demin ne söyledi?" diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.
Bu ayet, münafıkların Peygamber'e karşı ikiyüzlü tutumunu, dinledikleri halde anlamadıklarını ve kalplerinin mühürlenmiş olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'istemi' (dinlemek), 'taba'a' (mühürlemek) ve 'ehvâ' (hevesler) kavramları, onların manevi körlüğünü ve sapkınlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sem' kökünden türeyen 'istimâ'' kelimesi, sadece işitmek değil, aynı zamanda işitilen şeye kulak vermek ve onu anlamaya çalışmak anlamına gelir. Ancak ayetteki bağlamda, münafıkların 'istimâ''sı, gerçek bir idrak ve kabulden yoksun, sadece fiziksel bir işitme eylemi olarak tasvir edilmektedir. Onlar dinler gibi görünseler de, kalpleri kapalı olduğu için mesajı almazlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istimâ'' fiilinin burada mecazi bir anlam taşıdığını belirtir. Onlar fiziken dinleseler de, kalpleriyle dinlemezler. Bu, 'işitirler ama anlamazlar' anlamında bir mecazdır ve onların Peygamber'in sözlerine karşı kayıtsızlığını ve samimiyetsizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sem'' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel işitmeyi değil, aynı zamanda ilahi mesajı anlama ve ona icabet etme anlamını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yestemi'' fiili, bu ikinci anlamdan yoksun olan bir işitmeyi ifade eder; yani münafıklar, mesajı işitseler de, onu idrak edip hayatlarına geçirme niyetinden yoksundurlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl, bir düşünceyi veya sözü ifade etmektir. Ayetteki 'kâlû' fiili, münafıkların Peygamber'in sözlerini doğrudan anlamak yerine, başkalarına danışma ihtiyacı hissetmelerini gösterir. Bu, onların zihinsel ve manevi yetersizliklerinin bir yansımasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kavl'in sadece sözlü ifade olmadığını, aynı zamanda bir tutumu veya inancı da yansıtabileceğini belirtir. Burada münafıkların 'kavl'i, onların ikiyüzlü ve alaycı tutumlarını, Peygamber'in sözlerine değer vermediklerini ve onu ciddiye almadıklarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'İtâ'' fiili, bir şeyi vermek, bahşetmek anlamına gelir. Ayette 'ûtû' (edilgen) şeklinde kullanılması, ilmin Allah tarafından bahşedilen bir lütuf olduğunu ve bu kimselerin ilme sahip olmalarının kendi çabalarından ziyade ilahi bir ihsan olduğunu vurgular. Münafıklar, bu ilahi lütfa sahip olanlara başvurarak kendi eksikliklerini ortaya koyarlar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îtâ''nın sadece maddi bir verme değil, aynı zamanda manevi ve entelektüel bir bahşetme olduğunu belirtir. Burada 'ilim' ile birlikte kullanılması, bu kimselerin sadece bilgiye sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda onu anlama ve idrak etme yeteneğine de sahip olduklarını gösterir. Münafıklar ise bu yetenekten yoksundurlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'taba'a' fiilinin aslen bir şeyi mühürlemek, damgalamak anlamına geldiğini belirtir. Kalplerin mühürlenmesi, onların hakikati işitmeye, anlamaya ve kabul etmeye kapalı hale gelmesi demektir. Bu, münafıkların kendi tercihleri ve sapkınlıkları sonucunda Allah'ın bir cezası olarak gerçekleşir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'taba'a'nın bir şeyin üzerine damga vurmak gibi, kalbin üzerine de bir tür mühür vurulması olduğunu açıklar. Bu mühür, kalbin dışarıdan gelen hidayet ışığını almasını engeller ve onu küfür ve sapkınlık içinde sabit kılar. Ayetteki kullanımı, münafıkların kalplerinin artık hakikate karşı duyarsızlaştığını ve değişime kapalı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'taba'a' fiilinin kalpler üzerindeki etkisini, bir kabın ağzının kapatılmasına benzetir. Bu durumda, kaba hiçbir şey giremediği gibi, kalbe de iman ve hidayet giremez. Bu, münafıkların kendi iradeleriyle seçtikleri sapkın yolun bir sonucu olarak Allah'ın onlara uyguladığı bir ilahi kanundur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Hevâ' kelimesi, genellikle kişinin nefsinin arzu ve isteklerini ifade eder. Kur'an'da çoğunlukla olumsuz bir bağlamda, hakikatten saptıran, kişiyi doğru yoldan uzaklaştıran bencil ve nefsani arzular anlamında kullanılır. Ayetteki 'ehvâehum' ifadesi, münafıkların Allah'ın vahyine değil, kendi sübjektif ve yanlış yönlendirilmiş heveslerine uyduklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hevâ'nın bazen iyi anlamda kullanılsa da, Kur'an'da genellikle kötü ve sapkın arzuları ifade ettiğini belirtir. Münafıkların 'ehvâ'larına uymaları, onların akıl ve vahiyden uzaklaşarak, sadece kendi kişisel çıkarları ve geçici hevesleri peşinde koştuklarını gösterir. Bu durum, kalplerinin mühürlenmesinin de bir nedeni ve sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hevâ' kavramının Kur'an'da genellikle 'şirk' ve 'küfür' ile ilişkilendirildiğini belirtir. Kişinin kendi heveslerine uyması, ilahi iradeye karşı gelmesi ve kendi nefsini ilahlaştırması anlamına gelir. Ayetteki 'ehvâehum' ifadesi, münafıkların Allah'ın hükümlerine değil, kendi bencil ve sapkın arzularına tabi olduklarını açıkça ortaya koyar.
Muhammed Sûresi
Allah onların üzerine hatmetti, mühür bastı ve kulaklarını mühürledi duyamıyorlar, kalplerini mühürledi ve onlar için şiddetli bir azap vardır gelecekte, çünkü bu âlemde Hakk’la birlikte yaşadıkları halde Hakk’ın varlığını perdelediler, bu perdelemeleri dolayısıylada Cenâb-ı Hakk onların kalplerini, kulaklarını mühürledi. Ve nefsi emarenin hayali vehimi arzularına uyan kimselerdir. (Murat Derûni)