İçeriğe atla
Muhammed 30Cüz 26 · Sayfa 510

Muhammed Sûresi 30. Âyet

محمد

Sohbete sor

Velev neşâu le-eraynâkehum fele'araftehum bisîmâhum(c) veleta'rifennehum fî lahni-lkavl(i)(c) va(A)llâhu ya'lemu a'mâlekum

Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.

Muhammed Sûresi

Âyet zât mertebesi âyetlerindendir. Son bölümünde Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.


Fusûs’ül Hikem” ile yolumuza devam edelim;

Nitekim cenab-ı şeyh gerçi cehenneme dahil olurlar ise de onlar cehennemde bir lezzet üzerinedirler o da naim-i mübaindir. Yani haklarında ayat-ı va’id varid olan tarife cehennem dediğimiz dar-ı şekaya yani şekavet yerine girdiklerinde orada ehl-i cennet naimine mübayin olarak hasıl olan bir naimin lezzetiyle lezzetlenirler. Yani cennet ehlinin lezzetlendiği gibi bir nimet ile lezzetlenirler.

Zira cennet ehli temiz nefisler olduklarından tayyıbat ile ve cehennem ehli habis nefsler olduğundan necasad böceği nasıl ki gül kokusundan azab görür, tezek ile lezzet bulur, onlar da habisat ile nimetlenirler, lezzet duyarlar.

Cehenneme girenler orada kalıcı cennetin nimetlerine karşılık bir naimden ( nimetten) lezzet üzerinedirler. Halbuki gerek cennet ehlinin, gerekse cehennem ehlinin tecellisi emr-i vahid olduğu gibi yani tek bir emir olduğu gibi lezzet duymaları ve tamlanmaları dahi birdir.

Şu kadar var ki her birinin tecellisi istidatlarına ve lezzet ve taamlarındaki mizaçlarına göredir. Yani tecelli birdir fakat istidatlar muhteliftir. Lezzet dahi haddızatında emr-i vahidir, fakat mizaca göre tenevvü eder. Yani nevilenir. Acıdır, tatlıdır, ekşidir diye.

Mesela bir toprakta biten ve bir su ile sulanan kamış iki nevi üzere zahir olur. Birinin içi boş adi kamıştır, diğeri şeker kamışıdır. Bu zuhur istidatlarının iktizasıdır. Yoksa tecellileri emr-i vahidir. Tek sudan, topraktan, aynı güneşten meydana gelmişler aralarında fark var.

Bahsedilen kamışların birisi şeker birisi içi boş adi kamış demiştik, içi boş olan dan da ney yapılmaktadır, seker kamışından ney olmamaktadır. Birinden hulasa şeker oluyor, diğerinden ney oluyor. Bir başka deyişle birinden madde diğerinden mana meydana çıkıyor.

Azab yemeğinden dolayısıyla azab diye isimlendirilir. Bu azab sözü azaba kabuk gibidir. Kabuk da muhafaza edicidir, koruyucudur, barındırıcıdır. Yani azab dediğimiz şey kabuktur, kabuk da içindeki manayı gizlemektedir. Yani bu hakikati içinde gizlemektedir.

Genel olarak bakıldığında yanacaklar edecekler, şu olacak, bu olacak diye bahsedilmektedir. Tabi ki bunların hepsi olacaktır, bunları inkar değil ama oranın ehline yani cehennem ehline cennet haram, cennet ehline de cehennem haram demeleri bu yüzdendir. Çünkü mizaçlarına uygun değildir.

Yani ehl-i Cehenneme mahsus olan bu nimetler taamında tatlılık olduğu için azab denilmiştir. Zira azab aslında “azb” dan kaynaklanmıştır, meydana gelmiştir. Lügatta “azb” tatlı ve şirin manasına gelmektedir. Tadış manasına gelmektedir. Nitekim ma-i azb ve lisan-ı azbül beyan-ı Arabi derler ki, tatlı su ve beyanı şirin olan lisan-ı Arabi demek olur.

Böylece dar-ı Cehennemde küffar hakkındaki azab hem elem manasına mutazammın olan azabı yani o hali gerektiren azabı ıstılahiye yani ıstılahtır ve hem de lezzet manasına gelen azab-ı lügaviyi cami olur. Bu azab lafsı onda içinde bulunan lezzet manası için kışır ve kabuk gibidir.

İşte azab sözü o lezzetin kabuğu gibidir. Kabuk içi muhafaza eder, bu sebeple hakayık-ı eşyayı idrakten mahçup olan gafillerden o mana gizli kalır. Veyahut cennetin nimeti ve cehennem ehlinin nimetine nisbetle kabuk gibidir, bunlar iç ile onlar kabuk ile nimetlenirler.

Nitekim bu âlemde dahi emsali çoktur, biz insanlar kavunu ve karpuzu yeriz kabuklarını da hayvanlara veririz, onlar dahi bununla nimetlenirler. Hatta hayvanata içi verilse kabuk gibi makbul gelmez. Nitekim “eşek koşaftan ne anlar” sözü bu hakikati pek açık bir şekilde açıklar.

Çünkü her ikisinin mizaçlarına münasib olan nimet bunlardır. İmdi ehl-i sünnetin meshebi üzere ehl-i cehennemden azabı istilahi ebeden zail olmaz. O azab kaim oldukça da lugatta belirtilen azab kaim olur.

Şu kadar ki müntakim onlardan intikam aldıktan sonra “Rahmetim gazabımı geçti, örttü” mucibince azab-ı ıstılahi baki iken üzülmezler, bilakis lezzet bulurlar, zira onlar hakkındaki rahmet Rahmet-i Rahmandır, Rahmet-i Rahman ise azab ile cezalandırır, bu Rahmet ammeye şamildir.

Nitekim dünyada Hak mü’minlere ve kafirlere bu Rahmatle tecelli edendir. Onun için bu âlemin zevkleri hep elem ile iç içedir. Fakat Cennet hakkındaki Rahmet, Rahmet-i Rahimden olduğu için onların nimeti, nimet-i halistir. Bu Rahmet ammeye şamil değildir.

Belki Rahmet-i Hassadır. Ey firaset sahibi olan mü’min, bu mizaçların ashabını sen bu âlemde de anlayabilirsi, nitekim Hakteala buyurur; “47/30

﴿٣٠﴾ وَلَوْ نَشَاۤءُ لاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَيهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ

30-) Velev neşau le ereynakehüm fele areftehüm Bisiymahüm* ve leta'rifennehüm fiy lahnil kavl* vAllahu ya'lemu a'maleküm;

Eğer dileseydik elbette onları sana gösterirdik de onları sîmalarından kesinlikle tanırdın! Yemin olsun ki sen onları sözlerinin üslubundan tanırsın... Allah yaptıklarınızı bilir!

Ya habibim sen münafıkı uslubi kelamlarından ve kelamlarının lahnından bilirsin.

Karşına gelen kimseyi sözlerinden anlarsın, sen topraktan mamul bardağı satın aldığın vakit ey müşteri onu tecrübe edersin, bu bardağın üzerine bir el vurursun niçin çatlak mıdır değil midir anlamak için, zira çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur, bu seda padişahın teşrifini ihbaren önde giden nakibin sedasına benzer.

Yani bardağa vurduğun zaman tın, tın ses geliyor ya işte o padişahın önünde giden nakibine benzer. Zira müşteri çanak çömlek nevinden mubaya edeceği şeyi evvelen tın, tın eliyle vurur ve sada önde giden çavuşun sadası gibidir, işte bunun gibi batını fasit olan kimseden dahi sada gelir ki o kimseyi tarif eder.

Birini tanımak istiyorsan biraz konuştur, içindekini ortaya koyacaktır.

Bu hal kendisini fiil tasfir eden mastara benzer, yani sada fiil menzilesindedir, fiil mastarı nasıl ki mazi müzari, fail meful, vs sıgalarla tasrif ederse sada dahi çatlakla çatlak olmayan öylece tasrif eder, ayırır. İlm-i sarfta mukarrerdir ki eğer fiil kaim ism-i faili gibi muallel olursa onun mastarını dahi kıyamen suretinde talil ederler.

Eğer fiil muallel değilse mastarda dahi talik vaki olmaz, kvm, kıvamen gibi, böylece fiilin mastarını tasrih ettihi zahir olur.

Necaset böceği nasıl ki gül kokusundan azab duyar. Bir gün bir adamın çarşıda yere düşüp bayıldığını görmüşler, bu kişiyi her ne kadar uyandırmaya çalışmışlarsa da bir türlü uyanmamış. Hep baygın halde dalgın olarak yatıyormuş, ne yapalım diye düşünüyorlarmış, nihayet içlerinden birisi demiş ki bizim falan yerde tecrübeli bir kimse vardır, belki onun hayatında böyle bir şey başına gelmiştir gidip ona soralım demişler.

Gitmişler o kişiyi bulmuşlar, o kişi de beni oraya götürün demiş, gelmiş o kişiyi muayene etmiş, bakmış kişi sağlam canlı yaşıyor ama baygın halde. Soruyor,” bu kişi ne iş yapıyordu” diye. Cevap veriyorlar “o teri terbiyecisidir, ham derileri işler” demişler.

Pe ki demiş bana bir kap içinde pislik getirin demiş, at dışkısı vs ne bulursanız demiş. Millet birbirlerine bakmış bu ne yapmaya çalışıyor diye, hemen koşup sokaklardan hayvan pisliği getirmişler, almış pisliği o baygın yatanın burnuna koklatmış.

Baygın adam hapşırarak kendine gelmiş. Ne oldu bana demiş, onlarda bayıldın seni ayılttık demişler. Sonra adama soruyorlar, nasıl anladın sen bunun bundan ayılacağını demişler, o da ben mesleğini sordum, bayıldığı yeri de gördüm demiş. Meyer bayıldığı yer misk-i amber satan yermiş. Gül kokuları burnuna gelince o dükkanın önünde bayılmış, halbuki o kişi tabakanede deri kokularına alışmış mis kokusu o kişiyi vurmuş bayıltmış. İşte ben onun mizacına uygun olanı ona verdim demiş. İşte ayan-ı sabite ile ne kadar ilgili bir hikayedir.[70] “ İz- -T-B- ”

“Sen elbette onları sözlerinin ma’nâsından tanırsın” âyet-i kerîmesinin tefsîri

Bu âyet-i kerîme sûre-i Muhammed’de vâki’ olup, ibtidâsı budur (Muhammed, 47/29-30) Ya’nî “Kalblerinde maraz-ı nifâk olanlar; Allah Teâlâ onların buğz ve adâvetlerini dışanya çıkarmaz mı zannettiler. Ve eğer biz istesek, onlan sana gösteririz. İmdi sen onlan sîmâlarıyla tanırsın; sen onlan elbette sözlerinin ma’nâsından dahi bilirsin. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizi bilir.” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri devam edelim;

792. Yezdân, nebiye sevk-ı kelâm mahallinde ehl-i nifâkdan pek kolay bir nişan dedi.

Hak Teâlâ hazretleri Nebiyy-i zîşânına Kur’ân-ı Kerîm’inde, içinden başka türlü düşünüp, dışından başka türlü söyleyen münâfıklardan pek kolay bir nişân ve alâmet verdi. Sen onlan sevk-ı kelâm mahallinde sözlerinden tanırsın, buyurdu.

793. Eğer münafık, iri, bedi ve bülend kâmet olsa, onu lahnda ve kavilde açık tanırsın.

“Zeft” iri ve cesîm ve “nağz" bedf ve iyi olan bir şeye derler. “Hevl” rast ve dürüst ve bülend-kâmet ve korkunç ma’nâlarına gelir. Ya’nî “Münâfik her ne kadar kalıp ve kıyâfet i’tibâriyle cesâmet sâhibi ve hey’etçe beğenilecek bir cüsseye ve fesâhat-i kelâma mâlik ve görünüşü hevlnâk ve korkunç olsa bile, sen onu söz söylerken aldığı vazı’lardan ve kelâmının ma’nâsından açıkça tanırsın. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Münâfikün’da buyurur: (Münâfikün, 63/4) Ya’nî “Yâ Habîbim, sen o münâfiklan gördüğün vakit cisimlerini beğenir ve taaccüb edersin; ve söz söylerler ise, onlann sözünü dinlersin; onlar duvara dayanmış kütük gibidir.”

794. Vaktaki toprak bardakları satın alırsın, ey müşteri, tecrübe edersin.

795. O bardak üzerine el vurursun, niçin? Tâ ki tanînden çatlağı anlayasın.

Ey müşteri, bir topraktan yapılmış bardağı satın alacağın vakit, elini onun üzerine tın tın vurursun ve onun çatlak olup olmadığını, sesinden ve tınnetinden anlamak için tecrübe ve muâyene edersin.

796. Çatlağın sesi başka türlü olur; ses çavuştur, onun önünde gider.

Münâfıklar da çatlak bardaklar gibidir. Sözlerinin lahninden ve üslûbundan, bâtınlarının çürüklüğü zâhir olur; zîrâ ses, pâdişahlann vürûdunu ihbâr için önde yürüyen çavuşlara benzer.

797. Ses gelir ki, onu ta'rîf etsin; masdar gibi, fiil onu tasrîf eder.

İlm-i sarfda mukarrerdir ki, eğer fiil muallel olmuş olursa, masdarda dahi ta’lil vâki' olur. Kâim ve kıyâmen gibi. Ve eğer fiil muallel olmazsa, masdarda dahi ta’lîl vâki’ olmaz. Binâenaleyh muallel olan fiillerde masdann tasrifi lâzım gelir. Meselâ “kıyâm” kelimesi “kâme”nin masdandır. Bunun fiil-i mâzîsi aslında “kaveme” idi; ondan sonra “vâv”ı “elif’e tebdil ettiler, “kâme” oldu. Ve fiil-i mâzî de bu sûretle tasrif vâki’ olunca, bu fiil kendisi-nin masdan ve aslı olan “kıvâm” kelimesini tasrif ederek “kıyâm” sûretine getirdi.

Ve kezâ “va‘ade’’nin masdan, aslında “va'den” olduğu halde, masdar i'lâl fiiline tâbi’ olduğu için bu “va‘ade”nin evvelindeki “vâv” hazf olundu ve fi-iline benzemesi için, onun masdannda dahi tasrif vâki’ oldu. “Va‘den”den dahi “vâv” hazf olundu ve “elif’e bedel, nihayetine “tâ” getirildi, ‘“ideten” oldu. Binâenaleyh illetten sâlim olan fiillerin masdarlan da sâlim kalırlar; illetten salim olmayan fiiller, kendi masdarlannı tasrif ederler.

İmdi bu kâide-i sarf misâline mutâbık olarak eğer münâfıkm fiili mesâbesinde olan sözü ve sesi ma’lûl ise, o söz ve sesin masdarı olan onun bâtınının dahi ma’lûliyyetine delil olur. Bu ma’nâya binâen “Zâhir, bâtının ünvânıdır” demişlerdir. Ve Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördükleri vakit “Eğer kalbi hâşi’ olsa idi, a’zâsı dahi hâşi’ olurdu” buyurmuşlardır.[71]

246. Her kim ki hamama gitti, onun alâmeti, onun güzel yanağı üzerinde zâhirdir.

“Sîmâ”, yüzdeki alâmet ve nişan ve kırmızı renk ma’nâsınadır. Ya’ni "Takvâ hamamı içinde yıkananlann yüzlerinde alâmet-i tahâret vardır.” Nitekim âyet-i kerîmede (Fetih, 48/29) “Onların yüzlerinde, secdeler eserinden onlann alâmeti vardır" buyurulur.

247. Külhana mensûb olanların sîmâsı da, libâsdan ve dumandan ve tozdan aşikârdır.

‘‘Külhana mensûb olanlar”dan murâd, ehl-i dünyâdır ki, onlar ahvâl-i âhreti düşünmek istemezler, huzûzât-ı dünyeviyyeye can verirler. “Libâs”da murâd, onlann zâhirî süsleridir; ve “duman”dan murâd, içlerinde kaynaya şehvet kazanının dumanları olan sözleri ve kelâm-ı zâhirîleridir. Nitekim âyet kerîmede (Muhammed, 47/30) [“Sen onları konuşma tarzlarından tanırsın”] buyurulur. Ve “toz”dan murâd, onların ef’âlidir. Ya’ni “Ehl dünyânın alâmeti de zâhirdir. Onlar elbise-i müzeyyenelerinden ve sözlerinde ve fiillerinden belli olurlar.” Nitekim âyet-i kerîmede (Rahmân, 55/41) ya’ni “Mücrimler alâmetleriyle tanınır” buyurulur.

248. Eğer onun yüzünü göremezsen, onun kokusunu al; koku her kör için as geldi.

“Koku”dan murâd, ahlâktır. Ya’ni “Eğer sen o dünyâ ehlinin vech-i bâtınîsini göremiyor isen, insanın bâtınının aynası olan ahlâkına bak; zîrâ ehl-i dünyâ, yalancı, menfaatperest ve cem’-i mâla haris olur.”

249. Eğer koku tutmaz isen, onu söze getir, yeni sözden eski razı bil!

“Eğer sen ehl-i dünyâdan herhangi birinin ahvâl ve ahlâkına vâkıf değil isen, onu söze getir; o söylesin, sen dinle, onun yeni sözlerinden, bâtınındaki eski sırrını bil!” Zîrâ herkes sözünde kendi bâtınının ahvâlini izhâr eder. Ne kadar setr ederse etsin, mutlaka sözünden mâhiyyet-i asliyyesi anlaşılır.[72]

İlâhî olan tabîblerin gönül ve din hastalıklarını, mürîdin ve yabancının sîmâsında ve onun sözünün lahninde ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyânındadır. Zîrâ muhakkak onlar kalblerin câsuslarıdır. Binâenaleyh onlar ile sıdk ile oturun!

Ya’ni, tabîbân-ı ilâhî olan insân-ı kâmiller, gönülde bulunan sıfât-ı nefsâniyye ve dîn hakkındaki şek ve şübhe hastalıklarını, gerek mürîdlerinin ve gerek yabancıların sîmâlarında ve onlann sözlerinin tavnnda ve gözlerinin bakışında görürler. Nitekim âyet-i kerîmede, (Muhammed, 47/30) ya’ni “Sen elbette onları kavlin lahninde ârif olursun” (Bakara, 2/273) ya’ni “Sen elbette onları sîmâlarıyla ârif olursun” buyurulur. Bu anlayışa “fırâset-i hikemiyye” derler ki, zâhirde görülen alâmetten ahvâl-i bâtına intikal olunur. Meselâ bir kimsenin zâhiren lisânı mülâyim olur; fakat içindeki gazabı ve öfkesi sadâsının ihtizâzından veyâhud kullandığı keli-melerin birinden veyâhud gözünün bakışındaki halden anlaşılır. Bu anlayışta ehl-i zekâ olan nâkıs insanlar ile kâmiller müşterektir. Fakat insân-ı kâmillerin anlayışında aslâ hatâ olmaz ise de, nâkısların anlayışlannda ba’zan hatâ vâki’ olur. Zîrâ insân-ı kâmillerde fırâset-i şer’iyye vardır; nâkıslarda bu fırâset yoktur. Nitekim sürh-ı şerîfde, bütün bu alâmetler olmaksızın dahi kâmillerin gönül yolundan anladıkları beyan buyurulur. Bu fırâset-i şer’iyye hakkında “Mü’minin fırâsetinden sakının, zîrâ o Allâh’m nûriyle nazar eder!” hadîs-i şerîfı vârid olmuştur. Firâset-i hikemiyye ile fırâset-i şer’iyye hakkında Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri, et-Tedbîrâtü’l-llâhiyye fî îslâhi Memleketi’l-lnsâniyye nâmındaki eser-i âlîlerinde îzâhât i’tâ bu-yurdukları gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye lennin “Firâset” bâbmda dahi ma’lûmât-ı müfîde beyân buyururlar. Sürh-i şerîfdeki ibâresi “Ehl-i sıdk ile mücâleset ettiğiniz vakit, sıdk ile oturunuz! Zîrâ onlar kalblerin câsuslandır, kalblerinize girerler ve himmetlerinize nazar ederler” hadîs-i şerifinden muktebesdir.

1790. Bu cisim tabîbleri, ilim suçladırlar; senin hastalığına senden daha ziyâde vâkıfdırlar.

1791. Hem nabzdan, hem renkden, hem de demden, senden her türlü hastalığa koku götürürler.

Ya’ni, “Bu zâhirî doktorlar ilm-i tıbba âşinâ olduklanndan senin hastalığına senden daha ziyâde vâkıf olup nev’ini teşhis ederler. Nabzının atışından, yüzünün renginden, hem de deminden ya’ni kanının tahlilinden; ve “dem” nefes ma’nâsına olduğuna göre, nefesinden, ya’ni sana nefes aldınp ciğerinin hâlinden, şendeki hastalığın nev’ini anlarlar.”

1792. Binâenaleyh tabîbân-ı ilâhî cihanda, senden ağzın sözü olmaksızın niçin bilmesinler?

“Cisim tabîblerinin hâli, yukarıda zikr olunduğu gibi olunca, ilâhî olan tabibler, sen kendi hâlinden lisânınla bahsetmeksizin, onlar senin ahvâl-i bâtıne-ni niçin bilmesinler?” Zîrâ ilâhî tabîbler insân-ı kâmildir. Ve insân-ı kâmil hem ism-i Zâhir’in ve hem de ism-i Bâtın’ın meclâsıdır. Binâenaleyh onlar hem cisim hastalığını ve hem de rûh emrâzını tedâvîden âciz değildirler. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr da münderiç şu menkıbe bu ma’nâyı îzâh eder: “Ashabın ekâbirinden bulunan Mevlânâ Fahreddîn-i Sivâsî (rahimehullâh) hummâ-yı muhrikaya tutulup bir müddet esîr-i fırâş oldu; etıbbâ onu tedaviden âciz kaldılar. Hz. Mevlânâ (r.a.) iyâdetini teşrîf edip, emir buyurdu. Soyulmuş sarmısak getirtdiler; döğüp kaşık ile ona verdiler. Etıbbâ hastaya sarmısak yedirildiğini işitince, onun sıhhatından ümîdlerini kesdiler. Lutf-ı Hudâ, o gece terledi, sıhhat bulmağa başladı. Etıbba bunu müşâhede edince: “Bu hâl kâide-i tıbba ve kânûn-i hikmete müstenid değil, belki hikmet-i İlâhîdir” dediler.” Nitekim Hz. Pîr buyururlar. Beyt:

“Biz hakimiz, biz tabîbiz, Bağdad’dan erişdik. Biz çok illete mensûb olanları gamdan kurtardık. İlâhî hakimleriz, kimseden ücret istemeyiz. Zîrâ biz hasta olan cisme endîşe gibi koşarız. ”

1793. Senin hem nabzından hem cisminden hem renginden sende bilâ-tevakkuf yüz hastalık görür.

1794. Bu tabîbler muhakkak yeni öğrenicidirler. Zîrâ onlann bu alâmetlere haceti olur.

İlâhî olan tabîblerin ilmi, hem rûhâniyete ve hem de cismâniyete taalluk ettiği ve ruhâniyet cismâniyetden mukaddem olduğu cihetle, onların ilmi, cismânî olan doktorlann ilmine nazaran eski ve cismânî doktorların ilmi ise onlara nazaran yenidir. Binâenaleyh onlar bu yeni olan ilmi öğrenicidir; ve bu sebeble onların nabız ve renk ve kan ve idrar muâyenesi [gibi] delâile ihtiyaçları vardır.

1795. Kâmiller senin adını uzakdan işitirler; senin bâd ve budunun dibine kadar gider.

“Bâd ve bûd”a, Ankaravî hazretleri “kevn ve vücûd” ma’nâsı vermişdir. Fakîr bu terkibi Heft Kulzüm ve Bahâr-ı Acem ve Şemsü'l-Lügâtve Gıyâsü'l- Lügâtve Çerâğ-ı Hidâyet ve Burhân ismindeki lügat kitaplannda bulamadım. Binâenaleyh ne gibi ma’nâdan kinâye olduğu nazar-ı fakirde lâyıkıyle tavazzuh edemedi. “Bâd” ile “bûd”un ayn ayn ma’nâlan vardır. “Bâd”, nahvet ve gurûr ve kibir ve hod-bînî ma’nâsma da geliyor. “Bûd”, vücûd ve varlık ma’nâsınadır. Eğer bu ayn ma’nâlar birleşirse, “kibir ve varlık” demek olur. Fakat Hind nüshalannda “bâd u bûd" yerine “târ u pûd” vâki’ olmuştur ki, bir kumaşın enişi ve argacı demektir. Ya’ni kumaşın mensûc olduğu ipliklerin üste ve alta ve enine ve boyuna gelen kısımları demek olur. Ba’zı nüshalarda "pûd u târet”; ve ba’zı nüshalarda da “zâd u pûdet” vâki’dir. Fakat gerek “bâd u bûdet” ve gerek “târ u pûdet” ibârelerinin her ikisi de burada münâsib olur. Ya’ni, “Kâmiller senin adını uzakdan işitirler. Senin enâniyetinin ve varlığının kevnine kadar giderler veyâhud nescinin esâsına kadar giderler” demek olur ki, bunlardan murâd senin ayn-ı sâbitenin isti’dâd-ı ezelîsidir ve mazhar olduğun rabb-i hassın hâssıyetidir.

1796. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni, senin hallerin ile herâher görmüş olurlar.

Nitekim Sadreddîn Konevî hazretleri, kendi şeyhi olan Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinden nakl edip buyururlar: “Şeyhim buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri, senin pederin İshak bin Muhammed’in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvâkmı ve makâmâtını ve tecelliyâtmı ve mükâşefâ- tını ve Hak Teâlâ’dan bilcümle huzûzunu, benim Endülüs’den Rûm tarafına hareketinden mukaddem, bana gösterdi.” Ve Hz. Sadreddîn (k.s.), Kitâb-ı Fükûk'de buyururlar ki: “Bizim şeyhin husûsî bir nazarı var idi. Bir kimsenin hâline muttali’ olmak istediği vakit, ona bir nazar ederdi. Onun uhrevî ve dünyevî ahvâlinden haber verirdi.” Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bu gibi ahvâl çokdur. İşte bu gibi zevât, nâkısları terbiye kudretini hâizdirler. Kendilerinde bu nazar olmayan evliyâ, nefislerinde kâmil iseler de, başkalarını mertebe-i kemâle îsâle muktedir değildirler. Artık meşâyih-ı r üsûma ne kalacağı kıyâs olunsun.[73]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)