İçeriğe atla
Muhammed 31Cüz 26 · Sayfa 510

Muhammed Sûresi 31. Âyet

محمد

Sohbete sor

Velenebluvennekum hattâ na'leme-lmucâhidîne minkum ve-ssâbirîne ve nebluve aḣbârakum

Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.

Muhammed Sûresi

Âyet rububiyet-esmâ mertebesi âyetlerindendir.


Yine yolumuza “Fusûs’ül Hikem” ile devam edelim.

12. Paragraf:

İmdi bu mikdâr ile biz deriz ki, muhakkak inâyet-i ilâhiyye, ifâde-i ilimde, bu abd için, bu müsavat ile sebk etti. Ve buradandır ki, Allah Teâlâ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Tâ ki biz bilelim" buyurur. Ve o, ma'nâsı muhakkak olan bir kelimedir. O kendisine bu meşreb hâsıl olmayan kimsenin tevehhüm ettiği şey gibi değildir (12).

Hak ile abd arasında vaki olan ilimdeki musavat ancak ayan-ı sabite suretlerinin ilm-i İlahide peyda olmasından sonradır. Ayan-ı sabite Vahdet-i İlahiye mertebesinde yokluk âlemin halinde yok olmuş ve helak olmuş iken Haktan başka onların hallerini kimsenin o ilme ulaşma ihtimali olmadığından bu mertebede Hakkın ilmi ile musavat tasavvur değildir. Yani Hakkın ilmi ile abdın ilmi ilimler ayan-ı sabiteden zuhura çıktıktan sonra birleşir ama daha evvel ayan-ı sabiteler ilmi olarak gelmezden evvel Hakkın ilmi ayrı, abdın ilmi ayrıdır. Yani abd var olmazdan evvel o ilmi idrak edemediğinden abdin ilmi ayan-ı sabitenin zuhurundan sonra meydana gelir. Ama Hakkın ilmi ise ezelidir.

Çünkü zuhur yoktur ve abd Hakkın ilham ve keşfiyle bildirmesi ve keşfetmesi ile ancak zahir olan şeyi bilebilir. Diğer taraftan abdin vücudu da yoktur. Mevcut olmayan şeyin elbette ilmi de olmaz. İşte Hakkın ayan-ı sabiteye olan ilmi onların suretleri ve hallerinden müstefat olması mertebesinde dir ki Allah Zülcelal Hz Kur’an-ı Kerimde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَا اَخْبَارَكُمْ 47/31 “Biz sizi elbetteki imtihan ederiz ta ki sizden mücahit olanları bilelim” buyurur.

“Biz bilelim” kelimesi; ma’nâsı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun ma’nâsı meşrepleri hakiki tevhide müsait olmayan mütekellimin gibi. Tenzihi vehmi sahipleri, gerçek tenzih değil de vehim tenzihi ile bakanların tenzihi vehim sahiplerinin vehmettikleri gibi değildir. Zira bunlar Vahid-i Hakikiyi Zat’ının muktezasından tenzih ederler. Halbuki bir şey Zatının muktezasından tenzih olunmaz. Onlar Hakkın ve Halkın vücutlarını yekdiğerinin gayrı zannettikleri için hakkın حَتَّى نَعْلَمَ “Ta ki biz bilelim” kavlini tevil etmeseler ilm-i Hak gayrıdan mehfuz olacağını tevehhüm ederler. Yani bir başkasından alınmış, Olacağını vehmettiler.

Halbuki gayr nerededir ki Hak ilmini oradan almış olsun. Yani “biz bilelim onların hallerini “ de “onlar” geçiyor ya bu “onlar” sözcüğünü o kişiler ayrı bir varlık zannettiler. Halbuki hakkın varlığında mevcut olduklarından gayr olmadığından Hak ilmini o gayrdan almış olsun. Hak İlmi iki nevidir, biri Zati diğeri sıfati ve esmai olmak üzere iki nevidir. Zati ilmi Vahdet mertebesinde mutlak Hakkın vücudunun kendi zatına olan ilmidir. Şuunatı Zatiyeden ibaret bulunan sıfat ve esma Vahdet-i zatiyesinde mahf ve müstehlektir. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. Hakkın ilimlerinden birincisi ilm-i Zati, Vahdet mertebesinde vücud-u mutlakı Hakkın kendi zatına olan ilmidir. Şuunat-ı zatiyeden ibaret olan Sıfat ve esma Vahdet-i Zatiyesinde helak olmuştur, yok olmuştur. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır.

Yani hakkın sıfat ve Esmaları zuhura gelmese dahi Hak yine Haktır, Vücud-u Mutlak yine vücud-u mutlaktır. Bütün nisbetlerden ve onların masharları olan âlemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/ 6 “Allah âlemlerden ganidir” ayetinde buyurduğu gibi. Mademki bu ilim Hakkın kendi Zat’ına olan ilmidir, bu Zat mertebesinde Zat’ın Zat’iyeti üzerine Zait olarak O’nun kendi nispetlerinden mütevellid kesret-i izafiye yoktur. Yani bu zat’ın kendi ilmi olduğundan bunun üzerine fazla olarak onun kendi nisbetlerinden doğmuş kesreti izafiye yoktur.

Şu halde bilmek, bilen ve bilinen hep birdir. Zira bunların tümü nispettir. Nispetler ise zat’ın aynı olarak “Cem” makamındadır. Tevhid-i Ef’al, tevhid-i esma, tevhid-i sıfat, tevhid-ı Zat. Tevhid-i ef’al demek illerin birliği, tevhide “cem” mertebesidir. Tevhid-i Esma; Esmaların birliği; Tevhid-i Sıfat; Sıfat mertebesindeki birlik, tevhid-i Zat demek Zat mertebesindeki birlik demektir. Yani “Cem” demektir Cem; birlik demektir. Zati ilim tahakkukta malumata bağlı değildir. Yani Zati ilim malumata bağlı değildir. Bu bilişin evveli yoktur, Zat ile beraber olup kadimdir, Misal: Zeyd dediğimiz vakit insan fertelrinden bir insan düşünürüz. Aklımıza kuş neslinden biri gelmez. Bu tek şahsın gülme ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi Zatının birçok nispetleri ve sıfatları vardır. Bu sıfatların her birinden gülen ağlayan öksüren söyleyen bilen gibi birçok şe’nler yani oluşumlar ve isimler meydana gelir. Bunların cümlesi Zeyd’in Zat’ının gereğidir. Bu özellikler olmasa zat olmaz. Ne olur? Tahta gibi taş gibi hissiz duygusuz bir varlık hükmünde olur. Bir kimse Zeyd’i bu neseb ve şuunatundan tenzih etmiş olsa onun bu tenzihi doğru bir şey olmaz. Yani “ben seni gülmekten tenzih ediyorum” dese, yani gülmeyi düşük bir hal olarak görse bu doğru bir şey olmaz. Çünkü özünde var bu özellik. Komik bir şey karşısında gülerek tepki verir.

Tenzih etmek beğenmemek, noksan görmektir. Bir insan Zat’ının gerektirdiği hallerden tenzih olunmaz. “Ben seni tuvaletten tenzih ederim” demek doğru değildir. İster Cumhurbaşkanı olsun ister Nebi olsun böyle bir tenzih yapılmaz, tenzih edemezsin Zat’ının bir gereğidir çünkü. Zira bir kimse Zat’ının gereklerinden tenzih olunmaz. Bu nisbet ve şuunat Zeyd’in mevcudiyetiyle beraber olup arızi değildir, sonradan olmuş değil özünde, aslında vardır. Şu anda sende gülme ağlama konuşma ilim duyma görme var hepsi var, ama onlar şu anda mahf olmuş durumda yani kullanmadığın için. Ama bunlar hiç olmayacak diye tenzih edemezsin. Bunlar özünün birer şenleridir. Yeri geldikçe bunlar meydana çıkacaktır. Zeyd bu nisbetleri içinde bulunan bilme nisbetiyle kendisinde gülme ağlama öksürme söyleme gibi birçok nisbetler bulunduğunu bilir.

Bilme nisbeti olmasa onlar kendinde var olduğu halde varlığını bilemeyecekti. Bilme nisbeti ile ilim nisbeti ile o diğer şeylerin oluşumunu biliyor. Bilim olmasa onları bilemeyecektir. Nasıl ki hayvanlarda bu bilim olmadığından bu mevcut şenlerinin farkında değiller, tabi olarak çıkıyor, saldırırsan tırnaklarını çıkartıyor, onda o şen var ama korunma içgüdüsüyle yapıyor, bilgi ile yapmıyor. Kendi beyinindeki kurgu bilim ile yapıyor, programı dahilinde yapıyor. Diyelim ki bir kurt saldırıyor bu saldırış kendi bilimiyle değil kendi programı programlanmış bilinci ile yapıyor. Kendini korumak için veya hayatını sürdürmek için yapıyor. Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi kendi Zat’ına olan toplu ilimlerdir. Kendi varlığında toplu olarak durmaktadır. Bu mertebede mâlum Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Hiçbir şuunat ortaya çıkmadığı halde, Zeyd gülmesini, ağlamasını, konuşmasını, yatmasını, kalkmasını bunların hepsini ilmiyle biliyor.

Bu mertebede malum (bilinen) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi yani Zeyd kendi kendiylen kendi zatını bildiği gibi, bu ilim ile oluşuyor, kendi ilmiyle kendi zatını bildiği gibi bilme ve bilen dahi yine kendisidir. İşte Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi yani sakin olduğu halde bir yerde oturuyor, isterse karanlık bir odada otursun onun orda varlığını kimse de bilmesin ama o ilmi ile kendini biliyor. Bütün bu şuunatın da kendinde var olduğunu biliyor, işte bu biliş zatına olan toplu ilmidir, bu mertebede malum (kendinde var olduğunu bildiği şeyler) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan hasıl olmuş bir maluma ihtiyaç yoktur. Sen gülme fiilinin sende var olduğunu biliyorsun, sen gülsen de gülmesen de bunu biliyorsun yani bunun senden çıkması veya çıkmaması onun yokluğuna veya varlığına delalet etmiyor. Çıktığı zaman senin şuunatın oluyor. Ağladığın zaman sen zannediyorsun ağlamak fiili benden çıktı, sen ağlamasan da o ağlama fiilinin ilmi, bilgisi sende vardır.

Bir odada sakin durduğun zaman bunların hiç biri ortada yok, ama ortaya çıkmaması yok ma’nâsında değildir. Bu ilmin var olması herhangi bir halin sebebine dayalı değildir. Yani güldüğün zaman bu ilim sende meydana geliyor değildir. O andaki şuunatıdır, o ilmin zuhurudur. Ama bu zuhur etmese de o ilim sende vardır. Gülme, kızma bağırma, ağlama, konuşma vs. hertürlü hadise toplu olarak senin zatında ilmi mevcuttur. Onlar sonradan olma bir şey de değildir. Ama gülmenin ne demek olduğunu hiç bilmemiş olan bir kimse yani içerisinde ilmi mevcut fakat çevrede hiç görmemiş onu hiç bilmiyor, güldüğü zaman onun ne demek olduğunu idrak eder ama izah edemez.

Yeni bir hadise olduğu için daha evvel görmediğinden nispetlendirme yapamaz. Zeyd kendinde mevcut olan bu ilimde bunların zuhurundan müstağnidir. Yani zuhuruna gerek yoktur. Yaşam seyri içinde dalgalanmalar meydana gelir yerine göre gülme, yerine göre ağlama meydana gelir, o zaman bunlar dışarıya çıkar. Bunlar sadece gülme anında var olan şeyler değildir. Özde var olan şeylerdir. Asılda var olan şeylerdir. İlimde sende var olan şeyler zamanı gelince dışarıya çıkan yani dışarıya çıkmasıyla bilinen şeyler değildir. İşte Allah’ın ilmi de böyledir. Cenab-ı Hakkın bütün ayan-ı sabite olarak bütün varlığında mevcut olan özellikler kendi ilminde mevcuttur.

Bütün bu âlemleri kendindeki ilmi zuhur ettirsin diye meydana getirdi. Yoksa O’nun bu âlemlere de ihtiyacı yoktur, çünkü onlar kendinde zaten Zati olarak Zatında mevcuttur. Biz onları mahluk olarak düşündüğümüzde bu varlıklara ayrı bir vasıf vermiş oluyoruz. Halbuki bu varlıkların hiçbir ayrı vasıfları yoktur. Hakk’ın ayan-ı sabitedeki ilimlerinin zuhurlarından başka bir şey değildir. Bütün görünen bu mahlukat bizler de dahil her şey. Şimdi Zeyd’in gülmesi Zeyd’den ayrı bir oluşumudur? İşte bütün bu âlemlerin meydana gelmesi Allah’ın ilminin suretlerinden başka bir şey değildir. Onun için zaman zaman deriz, “kimse, kimse değildir”. Beşer düşüncesinde olan varlıklar olarak şu kimse bu kimse bu kimse bu kimse o kimselere güya kendi kimlikleri varmış gibi hayali birer kimlik giydiriyoruz, kimseler diye. İşte bu kimlikleri biz veriyoruz onlara.

Sonradan anlıyoruz ki bu kim dediklerimizin bir kimliği yoktur. Bunlar itibariymiş dolayısıyla kimse, kimse değilmiş yani. O zaman neymiş? Hakkın şuunatından, zuhuratından başka bir şey değilmiş. Bu çerçeve ile âleme bakarsan bir de kimler çerçevesi ile bakarsan o zaman kimi neyden tenzih ediyorsun ki? Gerçek tenzihte Allah’ı gayrilikten tenzih etmiş olumuş oluyorsun. Sen tenzih ettiğin zaman kendi varlığını hakkın varlığını Haktan ayırmış oluyorsun. Yani Hakkın varlığını ondan çalmış oluyorsun, almış oluyorsun adeta. Şu sıfattan O’nu tenzih ediyorum dediğin zaman o Sıfatı alıyorsun. Tenzih ettim demek O’na yakıştıramıyorsun onu alıyorsun, işte bu taklidi tenzihtir. Güya Cenab-ı Hakkı yüceltecek, yüceltecek değil bir sıfatını koparıyor, öteki taraftan tenzih ediyor haşa. Ama kendi kendini koparıyor daha bir başka ifade ile. Haktan kendini koparıyor. Allah’ın birliğinde süfli ve ulvi diye bir şey yok zaten varlığında, hakikatinde.

İlim iki türlüdür demişti birincide İlm-i Sıfati ve esmaı vücud-u Hak mertebe-i Vahdetten mertebe-i Vahidiyete tenezzül buyurduk da yani Ahadiyetten Vahadiyete yani Zat bölgesinden Sıfat bölgesine tenezzül buyurdukta Vahdette mahv ve muzmahil ve müttehid olan esmanın suretleri İlm-i İlahide zahir olup birbirinden ayrılırlar. Yani Vahdette mahv ve müzmahil iken yani bunlar Allah’ın Zat’ında gizli iken mahv olmuş yani yokluk durumunda iken ama içeride var, dışarıda henüz yok iken muzmahil yani orada gizli iken ve birlikte olan Esmanın suretleri, Zat âleminde hepsi birlikte olan suretler İlm-i İlahide Zahir olup birbirinden ayrılırlar.

Tabi ki orası fark mertebesi Furkan mertebesi olduğundan ayrılırlar. Ervah, Misal ve Şehadet mertebelerine tenezzül ettikte yani Ervah âlemi ruhlar âlemine oradan Misal âlemine oradan da Şehadet âlemine şu madde âlemine tenezzül ettikde dahi o Esma her bir mertebenin icabına göre bir taayyün elbisesine bürünerek müşahede edilir.

Esma her bir mertebenin icabına göre; şimdi sende gülme Esması diyelim neyi icap ettiriyor? Neşeyi icap ettiriyor. Ağlama neyi icap ettiriyor? Kederi üzüntüyü icap ettiriyor. İşte sende kederi meydana getiren bir esma, gülmeyi meydana getiren bir esma var. İşte bunların meydana çıkması için şuhudu lazım geliyor.

Ama bunlar meydana çıkarken oluşan şeyler değildir. Zaten bunlar özde var olan şeylerdir. O zaman ne oluyor? Yaptığımız bizim bütün işler daha evvelce programlanmış ve müşahede âleminde zuhura gelen şeylerdir. Yani sende gülme nasıl ezelde var fakat şuhudda meydana geliyor ise, O şuhudda meydana gelen gülme gibi bütün yaptığımız her şeyde ezelde mevcut burada müşahede sahasına geliyor. Zaten programda var, ama burada yaşam sahasına geçiyor. Her birerleri faaliyet haline geçiyor. Dolayısıyla burada olan fiiller bu anda olan işler, fiiller değildir. Bunlar ezelde olmuş bitmiş işlerdir. Bizim ruhumuza bu ayan-ı sabite dediğimiz bütün bu işler yüklenmiş bir bilgisayar programı gibi.

Burada biz bunu zuhura getirmek için bir zuhur yeriyiz. Her birerlerimiz ne yapıyorsak bundan başkasını da yapmamız mümkün değildir. Bizim için ne kurgulanmışsa işte buna “Kader” deniyor. İşte gerçek kader budur işte. Baştan olan şey “Kaza” sonra onların miktar miktar çıkması da “kader” dir, “kader” miktar kökünden gelir. Uyuyan bir kişinin zahiri duyuları iptal oluyor ama melekut âleminde de yaşıyor, misal âleminde de yaşıyor, ruhlar âleminde de yaşıyor senin varlığın bu âlemde de yaşıyor sinir sistemin kan dolaşımı siztemin hepsi çalışıyor. Bu kaza icmalen hepsi sende mevcut işte bu mevcudun safha, safha meydana çıkması kaderdir. Kader “miktar” demektir, ölçü demektir. “Kaza” ; genel hüküm anlamınadır. İşte kimin programı nasıl yapılıyorsa o kaza, o programın dünya günleri içerisinde meydana gelmesi de kaderdir. Miktar miktar zaman içerisinde geliyor kader dediğimiz.

İşte bu yaşantıyı yaşayan varlık kendi benliğini benim diye kabul ederek kendini ayrı bir varlık olarak görmüşse “bunları ben yapıyorum, benden çıktı” eğer kötü bir şey yapmışsa vicdanı sızlıyorsa müteessir oluyor, iyi bir şey yapmışsa hoşlanıyor, kendinden zannettiği için. Ama bu kaderin gerçek halini bilen kimse kendinden ne tür fiil çıkarsa çıksın ne üzülür, ne de sevinir. Neden? Çünkü kendisi, kendi değildir. İlm-i İlahi ervah yani ruhlar âlemine misal, âlemine ve şehadet mertebesine tenezzül ettikte dahi Esma her bir mertebenin icabına göre bir libas-ı taayyüne bürünerek görünür. Elmanın, İlm-i İlahide bir programı vardır, ama görünmesi için elma elbisesine bürünmesi gerekiyor.

Bu gördüğün bütün varlıklar elbisedir. Ayrıca elbise de perdedir. Nasıl bizim et kemik cesedimizi örten elbiselerimiz var, ruhumuzu özümüzü bizim hakikatimizi örten de bu et kemik elbisesidir. “Kimse, kimse değil “ dediğimiz bu yönüyle de bir gerçektir. Senin şu Hulûsi silüyetin senin perdendir. Neyinin perdesi? Sende var mevcut olan İlahi varlığın Hulûsi suretinde perdelenmiş şeklidir. Dışına takılıyor, gözüne kaşına ayağına koluna, yüzü şöyle kolu böyle omzu şöyle derken içeride gerçek onu var eden seni yaşatan sana hayat veren o Hulûsi yoktur.

Hulûsi ismi de perde, Hulûsi’nin varlığı da perdedir. İçerdeki kaynayıp gidiyor, biz suretlere dışarıya takılıyoruz. Onun için onun kaşı, gözü ile uğraşıyoruz, birbirimiz ile uğraşıyoruz, et kemik ile uğraşıyoruz. Sarışın diyoruz, esmer diyoruz, saçı uzundu kısaydı gibi söylüyoruz, hep suretine takılıyoruz. Halbuki onların hepsi Hulûsi’nin perdeleridir. Özde bir Hulûsi var ki o Hulûsi âlada ve âla bir Hulûsi. Ne varsa o Hulûsi’de var. O âla ama dışarıya çıkamıyor ondaki mevcut olan güzellikler. Herkes de aynı değer. Herkes insan varlığı ile sağlıklı olarak meydana gelmişse, fikir düşünce sağlı diyoruz buna o zaman herkes de aynı kabiliyet var demektir.

Olmazsa zaten insan olmaz. Sende Zat’i bir yönün var, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının karşılığı senin bir Zat’i yönün var, sende melekut âleminin karşılığı, Ceberut âleminin karşılığı olan bir varlığın vardır. Çünkü Hakk’ın Zat’ından geldin başka türlü olması zaten mümkün değildir.

Sende Sıfat âleminden, Ef’al âlemine geçiş olmaz. Çünkü o zaman sen olmazsın. Esma âlemi olacak tenezzül mertebeleri çünkü her geçtiğin âlemden bir varlık alıyorsun, oranın âleminden bir özellik alıyorsun. İşte senin programında bunların hepsi var zaten.

Zat’ı olarak ayan-ı sabitende mevcuttur. Bu dünyaya tenezzül ederken o programda mevcut olan bölümü sıfat mertebesine geldiği zaman şuunatını ordan alıyorsun. Ruhlar âlemine geldiğin zaman sende ruhlar ile ilgili bilgi var bölüm var orasını orada doldurup alıyorsun. Misal âlemine geldiğin zaman misal âlemi karşılığı olan bilgi yeri geldiği zaman oradan o hakkını alıyorsun, Madde âlemine geldiğin zaman da et kemikten hakkını alıyorsun, elbise hakkını alıyorsun. Başlangıçta bunların hepsinin programı yapılıyor nerede ne alınacaksa. Değişik, değişik şe’nlerle bir zuhuru vardır. Her bir şe’n her bir mertebede ve suretle zahir olmuş ise her bir şe’n bir mertebede ne suretle zahir olmuş ise o suretle Hakk’ın malumu olur. Hakk’ın bilinişi olur. Böylece bu ilmi, Sıfati ve Esmai tahakkukta bilinmeye bağlıdır.

Bu ilim Zati ilmin tafsilidir. İşte bütün bu görünenler Zat’i ilmin teferruatıdır. Bu âlem Zat’i ilmin tafsil sahasıdır. Fasılalarla, tafsilatlarla meydana gelme sahasıdır. Bu izah Zat’i ilim yönünden üst mertebedendir. Bunun alt mertebeden Sıfati ilim yönünden de izahı vardır. Her varlık bunu böyle izah edemeyeceğinden o varlıkların penceresinden bakarak izah edelim. Ama aslında ikisi de Zat’ın ilmidir. Yukarıdan bakışta kimse, kimse değildir dedik, burada ise “kimseler kimseler değildir” mertebesinden bakılıyor. Yani o kimselere birer kimlik verilmek suretiyle bakılıyor. Bu ilim yani Esma ve Sıfat ilimi yani zuhurlar ilmi İlm-i Zatinin tafsilidir. Ama tafsilatlar yönünden yani cüzler yönünden Esma yönünden meseleye bakıldığı zaman bu varlıkların zuhuru cihetinden alt mertebeden bakıldığı zaman İlm-i Zatiye izafe olunuyor, burada izafet var.

İlm-i Zatiden geldik diye yine İlm-i Zatiye dayanıyor ama izafi olarak. Ötekilerde doğrudan doğruya Zat yapıyordu her şeyi. Her şey Hakk’ın Zat’ındandı. Orada o görüş öyle orada o doğrudur. O mertebe itibarıyla o geçerlidir. O idrakla beraber yaşadığın zaman sen aynen ef’al âleminde iken o Zat mertebesindeki kimse, kimse değildir hükmüyle yaşayabiliyorsun. Ama beşeriyet birimsel yönden bu meseleye bakarsan her ne kadar bu varlıklar şuunat, zuhurlar Hakk’ın ilminin tefarruatı ise de Zat’ının teferruatı ise de zuhurları ise de aşağıdan baktığın zaman ilm-i Zat’iye izafe olunur, izafet yapılır. Benim bir ayrı varlığım var ama Hakka bağlıyım ama O’nun zuhuruyum ama yine bir varlığım vardır. Varlıklar yönünden baktığın zaman bu da bir gerçektir. Bu varlıkların zuhuru cihetinden İlm-i Zat’iye muzaf olmak itibariyle O’nun gayrıdır.

Özü itibarıyla hepimiz Hakkın varlığından başka bir şey değiliz. Zatımız itibarıyla. Ama şuunatımız itibarıyla her birerlerimiz Hakk’dan ayrı birer varlığız. Şuunat: Bizim şe’nlerimiz, oluşumlarımızdır. Bir ağaç düşünelim, kışın dalları yaprakları dökülmüş bir ağaç düşünelim; bu ağaç kışın ölü hükmündedir. Bunun içindeki oluşumların ortaya gelmesi onun şe’nleridir, yani şuunatlarıdır. Çiçek açması onun bir şuunatıdır, yeşermesi onun bir şuunatıdır, dallarının yapraklarının gelişmesi, çiçeklerden sonra meyveye dönmesi kokusu, meyvenin olgunlaşması bunlar hep o bitkinin şuunatlarıdır. Şuunat demek içindeki özelliklerin ortaya çıkmasıdır. Zuhur ile şuunat aynı şeydir. Zuhur daha genel, şuunat ayrıntılı kısmıdır.

Bu âlemdeki varlıklar ilahi ilmin şuunatlarından başka bir şey değildir. Biz Zat’i şuhunatız yani Zat’ının zuhur yerleriyiz. Hiç başka bir varlığa bu özelliği vermiş değildir. Cemat, nebat, hayvan da Hakk’ın şuunatları ama isimleri yönünden şuunatlarıdır, Sıfatları yönünden şuunatlarıdır, ama insan Zati yönden şuunatıdır. “Venefahtü” Ben sana ruhumdan nefh ettim buyuruyor insan için, yani bu şuunat doğrudan Zat’i şuunattır, başka hiçbir varlığa bu hitap yoktur. Diğerleri için “Halk ettim onları” buyuruyor. “Venefahtü” , “benim sende Zat’i zuhurum var, şe’nlerim var” anlamındadır.

Buradan bakıldığı zaman her birerlerimiz tek bir varlığız, İlm-i Zat’inin, Zat’i varlığın birer şuunatlarıyız. Hepimiz birer şuunatlarıyız. Kimin? Zat’ın şuunatlarıyız. Onun için aynı derecede değerli şuunatlarıyız ki insanlar olarak da olsun şöyle anlaşabiliyoruz, konuşuyoruz, neden? Aynı şuunat hepimizde var, yani Zat’i özellikler hepimizde var da ondan. Hayvanla gidip anlaşamıyoruz neden? Çünkü Zat’i şenler onda yok onda olanlar olsa olsa Sıfati ve Esmaidir. Bizim hayvanlarla anlaşabilmemiz için onun tecelli bölgesine inmemiz lazımdır. Yani hayvan olmamız lazımdır veya nebat olmamız lazımdır bitki ile iletişim kurabilmemiz için.

Her birerlerimiz bir şuundur, yahut bir ışıktır diyelim, bir alev diyelim, bir mum diyelim ama aslımız hepimizin birdir. Hakkın Zat’ından geldik gene oraya gideceğiz. Hani “ 18 bin âlemi kat ederek geldik buraya” irfan mektebinin başında kısa bir pasaj ile bunlar anlatıldı. Lüb-ül Lüb de de biraz daha geniş tafsilat bu konu ile ilgili vardır. Bunları idrak edenler “Enel Hakk” diye bağırmışlardır. Sende Hakkın varlığını idrak ettiğin zaman insan da nasıl vuruntu yapar ve bağırtır. Kendisini kesmişler parçalamışlar haberi olmamış ayrıca bunun için hayatlarını vermişlerdir. Aynanın karşısına geçelim, aynada olan kim? Sensin, ama bak bakalım aynadakinin senle bir ilgisi var mı? İşte buradaki varlıklarımız böyledir. Allah’ın aynada aksinden başka bir şey değildir. Sen kendini Zat’ın olarak kabul et, o da senin şuunatındır. Ama o senden meydana geliyor.

Ama o senin ne aynın ne de gayrındır. İşte biz bir bakıma Hakk’tan başakası değiliz, Zati yönden kendimize baktığımız zaman ama aynadan baktığımız zaman ondan ayrıyız. Ama hakikati yönünden baktığımız zaman ayrı değiliz. Ne ayrıyız, ne de gayriyiz. Çünkü ayna da olan o aynada akseden de o sen de O sun. Ayna arkasındaki sır kalkarsa ayna artık cam olur o cam hali insanın artık kendi varlığını görmeyen hükmüne gelmiş oluyor. Yani kendi nefsaniyetini göremiyor. Cama baktığı zaman öyle şeffaflaşmışsın ki kendini göremiyorsun. Kendini kayıp etmişsin, cam olmasının da öyle bir özelliği vardır. Mevlana hz leri ressam hikayesini bu konu ile ilgili anlatıyor. Bir gün İran tarafından Selçuk diyarına Ressamlar geliyor, bizimle yarışacak varmı diye ilan ediyorlar. Resim sanatında yarışacak varmı diye ilan ediyorlar. Türk Sultanı da bütün Türk ressamlarını topluyor, doğudan gelen Acem ressamları bir gurup olarak geziyorlarmış.

Kendi resim sanatlarını ortaya koyuyorlarmış, Türklerden de ressamlar toplanıyorlar. Bir heyet kuruyorlar, Türk ressamlarını imtihan ediyorlar, üç beş kişilik bir heyet kuruyorlar. Her iki taraf ta birbirleriyle yarışmaktan razı oluyorlar. Bir büyük salon tesbit ediyorlar, bugünden itibaren başlayıp bir duvara siz resim yapacaksınız, bir duvara da diğer gurup yapacaksınız diye talimat veriliyor. Her iki gurubun ortasına bir perde çekeceğiz, kimse kimsenin yaptığını görmeyecek kimse de yerinden çıkmayacak bu yarışma bitinceye kadar diyorlar. Sadece padişah bunların ne yaptıklarını kontrol edebilecek. Nihayet resim yapmaya başlamışlar, dışarıdan gelenler güzel, güzel manzaralar çizmişler, padişahın kontrolünde onların yaptıklarını görüyor.

Bu taraftakiler duvarı kazımışlar yeniden bir sıva yapmışlar, zamanlarını sıva ve tesviye ile geçiriyorlar. Ortada ne bir taslak ne bir boyama var. Ötekiler resmi boyamaya başlamışlar. Beridekiler tesviyeden sonra çila yapmaya başlamışlar. Gün sonuna geliyor 20-25 gün geçmiş berikilerde bir çizik dahi daha yok. Padişah kendi içinden bizimkiler yarışmayı kayıp ettiler diye düşünüyor. Son gün geliyor bakıyor orada çok güzel bir resim oluşmuş, beritarafa bakıyor duvarda bir parlaklık var sadece, cila var başka çizilen boyanan bir şey yoktur. Padişah kaybettiklerine inanmaya başlıyor.

Nihayet halk toplanıyor jüri heyeti toplanıyor, padişah geliyor herkesin huzurunda aradaki perdeyi çekiyorlar. Toplananlar öbür tarafın yaptığına bakınca adeta büyüleniyorlar, çok beğeniyorlar birde berikilerin tarafına bakınca bu sefer büsbütün hayret edip dona kalıyorlar.

Duvar cilalana, cilalana ayna olmuş onların yaptıkları resim içinde görünüyor. Resimde bir derinlik oluşuyor, bakanlar da canlı olarak orda yani yapılan resim aynı zaman da canlı da. Bakanlar başını berikiler tarafından çeviremeyip hayretle bakıyorlar oysa baktıkları hayret ettikleri yerde hiçbir şey yok.

İşte gönlünü temizleyen insanın hali budur. Mevlana bu hadiseyi anlatmak için bu örneği anlatmıştır. Hikâye yerinde anlatıldığı zaman tam değer kazanıyor. Tenzihten teşbihe, teşbihten Tevhide geçmek için eski doğru zannettiğin bilgileri yıkmak gerekiyor. Veya belirli bir süre onları bir kenara koymak gerekiyor. O fedâkarlığı yapamayanlar bu deryaya dalamıyorlar. Benlikten arınamayınca böylece ortada kalıyor. Cenab-ı Haktan İsa (as) ın havarilerin istedikleri sofra gibi irfan sofrası o sofranın Kur’an’daki adı “Maide” dir. Kur’an da sofra suresi var. İsa (as) a havariler gidiyorlar, اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ 5/112 “Ya İsa dua et de Rabbın bize gökten bir sofra indirsin, hem bize bir mucize olsun, görelim gönlümüz açılsın hem de bizden sonrakilere bir hatıra olsun” anlatılsın diyorlar. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/115 “Size o sofrayı indiririm, ama kim ki o sofradan yer de dönerse âlemlerde etmediğim azabı ona ederim.” Buyuruyor. Şu yaşadığımız hadise budur işte. Bu irfan sofrası, gerçi orada balık, yeşillik, limon varmış sofrada. O balık derya nimetidir, işte bu da derya sofrasıdır.

Yani sohbete katıldı gerçekleri duydu sonrada bu gerçeklerden ayrıldı bu kişilere “âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. Burada yanlış anlayıp Cenabı Hakk o kişiye neden böyle yaptın deyip ona ceza vermiyor, o kişi kendi kendine azab ediyor ayrılmakla. Kaçırdığı fırsatlar için, kaçırdığı gerçekler için, kaçırdığı nimet için, fark ettiğinde azap çekecek. Gözünden perde kalktığı zaman “Bana bu kadar yakın iken bunları nasıl kaçırdım nelere değişmişim” diyerek o büyük azabı tadacak. Zat’ı itibarıyla her varlık onun aynı özü ama şe’nleri, zuhurları bakımından ayrıdır. Nasıl ki bir ağacı O’nun zatı olarak kabul edelim yapraklar dışarıya çıktığı zaman (şe’n) ondan ayrı olmuş oluyor. Ama ağaca bütün olarak baktığın zaman hepsi ağacın Zat’ından başka bir şey değildir.

Hepsi ağaçtan meydana geliyor ama dal, yaprak, çiçek, meyve isimlerini alıyorlar. Özellikleri, şuunatları itibarıyla ağaç değillerdir. Yaprak diyoruz, çiçek diyoruz, meyve diyoruz. Ama onlar o tohumun içinde hepsi zatında mevcuttu. İşte bu izafe olarak, suretlenerek dışarıya çıktığında Zat’a izafe olunuyor. Köke izafe olunuyor, kö de Zat’ıdır, kökten meydana geldi diye o Zat’a izafe olunuyor. İşte bütün bu varlıklarda Hakkın varlığından meydana geldiğinden izafet ediliyor, Hakka izafet ediliyor. (aşağıdan baktığımız zaman) Ama çekirdekten bakarsak hepsi çekirdekten meydana gelmiş şeylerdir. Ama yapraktan baktığımız zaman her birerleri ağacın varlığı içerisinde ama ayrı bir özellik taşıyor.

Ne çiçek yaprağa ne yaprak meyveye benziyor. Bunların hepsi birer şuunattır. İşte ağacın içerisinde çekirdeğin içerisinde bilkuvve mevcut iken ağaç, zuhura geldiğinde bilfiil yani fiil olarak meydana çıkmış oluyor. Fiil olarak çıkmazdan evvel kuvve olarak içinde mevcuttur.

Nasıl bizim her birerlerimizin mesleği onu çıkarmazdan evvel kuvve olarak içimizde mevcutsa, çıkardığımız zaman bir fiil olarak meydana gelmiş oluyor. Her ne kadar bunların ikisi de aynı şey ise de bil kuvve olanla bil fiil olan da birbirlerinden ayrıdırlar. Bunlar ayrı ilimlerdir.

Bilfiil ortaya çıkan varlık ilmi oluyor, bilkuvve kişinin içinde Zat’ın içindeki ayan-ı sabite bilgisi Zat’ın bilgisi oluyor. Ama kuvveden fiile çıktığı zaman o artık şe’n durumunda olduğundan mahluk halk edilmişin ilmi oluyor. Yukarıdan baktığında aynıdır diyorsun aşağıdan baktığında gayrıdır diyorsun. İşte kemal ilmi olan ilim bu ilim. Yani her iki yönüyle işi bilmektir. Yukarıdan baktığın zaman Hak bütün işi yapıyor dediğin zaman orda bazı eksik şeyler gördüğün zaman Hakka buhtan etmiş oluyorsın. Çünkü ne buyuruyor? مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولا وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا 4/79 “Sizlerden bir kötülük meydana geldiyse onu nefsinizden bilin. Sizlerden bir iyilik meydana geldiği zaman bunu Haktan bilin” buyuruyor. Ama “hepsi haktandır” buyuruyor. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ 4/78 ayetlerinde. İşte Âdem (as) ın yaptığı irfaniyet buydu. Âdem (as) cennette meyveyi yedi, yedi ama kendi içgüdüsü olarak içerden aldığı emir ile yedi. Bu da başka bir sırdır. İnsan iki taraftan yönetiliyor. Bir dışından bir de içinden. Dışından emirlerle, içinden de sinyallerle bu da tabi ki işin bir başka yönüdür.

Âdem (as) orada nezaket gösterdi. “Ya Rabbi biz nefsimize zulmettik” dedi yani suçu kendi üstüne aldı. Hâlbuki orada suç da yoktu. İlahi programın zuhura çıkması onu öyle gerektiriyordu. Yukarıdan baktığımız zaman. Ama onun hakkını verelim, aşağıdan baktığımız zaman ki öyle de bakılması lazımdır ki yaşanan hayat budur. Yukarıdan bakma ilmine bu âlemde acaba kaç kişi sahip? Genelde aşağıdan bakma ilmi olduğu için İlahi kayıtlara ters düşen bir husus meydana geldiğinden ama o da kayıt gereği meydana geldiğinden ama bu kayıt gereği olan fiili kendi kendine kabüllenmesi gerekiyor insanın asaleti yönünden. Rabbına olan nezaketi yönünden. İşte bunu tam hakkıyla idrak edemeyen iblis kendinden çıkan eksi fiili hakka isnat etti. قَالَ رَبِّ بِمَاۤ اَغْوَيْتَنِى 15/39 “Sen beni azdırdın” dedi. Âdem (as) öyle demedi. Ama onda İnsan-ı Kamil kemâlâtı olduğundan suçu kendi üstüne aldı.

O da Haktan olduğunu biliyordu zaten ama nezaketen kendi üstüne aldı. Öyle bir nezaket yapması kendinin Kamilliğinin devamını sağladı. İblis orada bir hata yaptı “Sen beni azdırdın” dedi ve kovulanlardan oldu. İkisi de suç işlediler birisi suçu kabüllendi (Âdem as.) diğeri Allah’a isnat etti (İblis) kıyamete kadar tard edildi, lanetlendi. İkisi de suç işledi ama Âdem’in bu suçu kendi nefsine mal etmesi onu baş tacı yaptı. Âdem bu davranışıyla baş tacı oldu, İblis ise suçu Allah’a isnat etmekle lanetlendi.

Misal: Zeyd kendisinde gülme, ağlama, söyleme gibi sıfat olduğunu bilir, fakat bunlar zahir olmadıkça Zeyd’in Zat’ında müttehit ve henüz kuvvededirler. Yani birlikte ve kuvvededirler. Her ne zaman Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler işte bu mertebeyi zuhurda bulunanların yekdiğerinden ayrı, ayrı şeyler olduğu tezahur eder. Yani gülmenin ağlamanın bağırmanın çağırmanın ayrı, ayrı şeyler olduğu meydana gelir. Ama bunlar Zeyd’in ilminde özündeyken hepsi birlikteydi. İçeride ne ayrı, ayrı gülen var ne ağlayan var, onlar karmakarışık hallerde değillerdir. Neden ilim olarak var çünkü kuvvede var.

Bunlar tafsilata geldiği zaman ortaya çıkmış oluyor. İşte buna da halk edilmişler deniliyor. Zuhurları dolayısıyla sonradan olmuş diyoruz. Halbuki özde hepsi birlikte ezelden vardır. Gülme ve ağlamanın tarzı ve sureti kendine malum olur. Gülmeyi ağlamayı bilmeyen kimse kendinde ilim olarak onlar olsa da ne olduğunu bilemez. Güldüğü zaman gülmenin, ağladığı zaman ağlamanın ne olduğunu idrak eder. Bu ilim Zeyd’in ilmi zati icmalisinin tafsili olur. Yani gülme ağlama kendinde toplu olan ilmin tafsilidir. Gülüş fiili gülüş ilmine izafeten ortaya çıkar. Güldü denir gülme ilmine izafe edilir, çünkü kaynağı orasıdır.

Bir kişinin kendinde toplu olarak olan bazı özellikleri var. Bu özellikler zuhura çıkmazdan evvelki bu özelliklerin farkında değildir. Yani kendisinde mevcut, nasıl mevcut, bil kuvve olarak mevcut. Kendi özünde mevcut. İşte bunların ne kadarı zuhura çıkarsa kendinden bu mevcut olandan neler zuhura çıkarsa o ancak izafe edilerek meydana gelir. Yani özündeki ilme izafe olarak onun zuhurları olmuş oluyor. Zeyd o zaman gülemsini ağlamasını merhametini yahut kızmasını bu şekilde bilmiş oluyor. Yani kendinde bu özelliklerin olduğunu bilmiş oluyor. İşte bir insan da nice, nice gizli özellikler vardır. Bunlar Cenab-ı Hakkın Zati, Subuti Sıfatları dahil bütün Esma-ı İlahiyesi ve Ef’al-i İlahiyesi insanın varlığında mevcuttur.

Cenab-ı Hakta bunlar en geniş şekliyle insanlar da ise ihtiyaç olduğu kadardır. İşte “zikir” den maksat; kendinde mevcut olan gizli özellikleri gün safhasına çıkarıp kendisine ayan olmasını sağlamaktır. Yani müşahede etmesini sağlamaktır. Bir insan da gülme hassası olmasa yani dışarıdan yüz kaslarının gerilmesi şekliyle gülme hareketleri meydana gelmese kendinde mevcut olan gülme özelliğinin farkında olmaz. Ağlama özelliği olmasa onu da bilmez. Ama ne zaman ki bu ağlama gülme kızma, bağırma, sinirlenme belirli fiillerle ortaya çıkıyor işte kendisinde mevcut olan o şeyi kendisi ortaya çıktığı zaman öğrenmiş oluyor. Halbuki onlar onun gizli hazinesinde mevcuttur.

Mevcut ama dışarıya çıkmadığı için kendi kendinde olan kendi içinde olan olandan haberi yoktur. Kendi sandığında olanlardan haberi yok. Ne zaman ki sandığın kapağı açılıyor haberi oluyor. Kullandığı zaman bunların varlığının haberi oluyor. İşte gerçek dervişlik burada faaliyete geçiyor. Bizde Cenab-ı Hakkın her birerlerimize verdiği bir muhabbet var. Ama biz bunu bilmiyoruz. Bu muhabbeti maddeye yöneltiyoruz. Çoluk diyoruz, torun diyoruz, çocuk diyoruz ev diyoruz, mal diyoruz hep bunlara muhabbeti yöneltiyoruz. Halbuki bunlara bu muhabbeti meydana çıkardığımız zaman bizde bir muhabbetin de olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Ama bu muhabbetin gerçek hedefi Hak olması gerekiyor çünkü O verdi bu muhabbeti bize. Ama o diğerleri için çıkan muhabbeti o şekilde bilmezsek muhabbetin varlığından haberimiz olmaz. İşte Cenab-ı Hakkın bizde Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi bütün sıfatları mevcuttur. Biz bunları öyle bir tabi olarak kullanıyoruz ki hiç düşünmeden farkına varmadan ve de beşeri istikamette dolayısıyla bunlar hedefine ulaşmamış oluyor. İşte bunların zatımızda özümüzde ayan-ı sabitemizde var olan hakikatlerini idrak etmemiz için bu sohbetlere, tesbihlere zikirlere belirli çalışmalara ihtiyaç hasıl oluyor. İşte bu yapılan çalışmalar Zeyd’in özünde var olan hakikatlerin dışarıya çıkarılmasıdır. Zeyd’in özünde ne kadar çok hakikat olursa olsun o hakikatler dışarıya çıkmadıktan sonra yok hükmündedir. İşte zikir denen hatırlama diye lugatlarda geçen hakikatı da o olan yapılan işler bizim zikrimiz şuhudi zikir yahut tefekküri zikir oluyor.

Bir ele tesbih alarak sayılarla yapılan zikir var, bir de fiili zikir vardır. Tefekkür ederek düşünerek müşahede ederek yapılan zikir vardır. Ama bunların sadece birisiyle olursa o da yetişmiyor. Tesbihlede yapacaksın tefekkürle de yapacaksın. فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ 2/152 “Beni zikredin ben de sizi zikredeyim” buyuruyor. وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 “Bana şükredin, örtmeyin” فَاذْكُرُونِۤى “Beni zikredin” biz onu sürekli Allah, Allah, Allah….. gibi zannediyoruz. Halbu ki öyle değildir. Zahir ehline göre böyle ama irfan ehline göre burada zikirden “Beni zikredin” buyuruyor, Yani beni düşünün, beni anlayın bendeki Esma-ı İlahiyenin ne olduğunu idrak edin ve bende sizi idrak edeyim. O şekilde anlamamız lazım zikrin ma’nâsını.

Siz beni idrak edin yani açılım yapın bendeki Esma-ı İlahiyeyi anlayacak şekilde açılım yapın kendi gönlünüzde beyninizde ve ben de o açtığınız yerde kendi zatımdan doldurayım dökeyim yani sizi zikredeyim demesi size bunu vereyim açık olarak diyor. Esas ayetin batını ma’nâsı budur. Biz zannediyoruz ki Allah, Allah, Allah, …. O’nu zikredeceğiz, O da bizi zikredecek Ey Mehmet, Ey Mehmet, Ey Mehmet … gibi. Tabi o da işin bir yönü ama irfan ehlini ilgilendiren yönü “فَاذْكُرُونِۤى “ yani “Beni zikredin” Yani benim Esma-ı İlahiyem nedir? Neler var 99 Esma-ı İlahiyem, Rahmaniyetimi hatırlayın, Rububiyetimi hatırlayın, merhametimi hatırlayın, Allah (cc) O’nu hatırlayın, Yani Cami ismimi hatırlayın, Ef’ali isimlerimle hatırlayın, Esma-i İsimlerimle hatırlayın, Sıfati isimlerimle hatırlayın Zati isimlerimle atırlayın İşte bu hatırlayın hatırlayın hatırlayın içerisindeki gizli Marifetullahtır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)