Fe-iżâ lakîtumu-lleżîne keferû fedarbe-rrikâbi hattâ iżâ eśḣantumûhum feşuddû-lveśâka fe-immâ mennen ba'du ve-immâ fidâen hattâ teda'a-lharbu evzârahâ(c) żâlike velev yeşâu(A)llâhu lentesara minhum velâkin liyebluve ba'dakum biba'd(in)(k) velleżîne kutilû fî sebîli(A)llâhi felen yudille a'mâlehum
(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.
Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.
Muhammed Suresi 4. ayet, savaş hukukuna dair önemli kavramları içermektedir. Ayet, düşmanla karşılaşma, esir alma, serbest bırakma ve Allah'ın imtihan hikmetini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'darb er-rikâb', 'es-sekâne', 'el-vesâk' ve 'menn' gibi kavramlar, ayetin temel mesajını oluşturan anahtar kelimelerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'لقي' kelimesinin bir şeyle karşılaşmak, ona ulaşmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لقيتم' ifadesi, müminlerin savaşta inkarcılarla fiilen karşı karşıya gelmesini, onlarla yüzleşmesini ifade eder. Bu karşılaşma, sadece fiziksel bir temas değil, aynı zamanda bir çatışma durumunu da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'لقي' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, burada ise 'savaşta düşmanla karşılaşmak' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ima eder. Ayetteki 'لقيتم الذين كفروا' ifadesi, savaş meydanında düşmanla muharebe için bir araya gelmeyi anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ضرب' kelimesinin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak 'ضرب الرقاب' terkibinde 'boyunları vurmak', yani öldürmek veya savaşta etkisiz hale getirmek anlamına geldiğini açıklar. Bu ifade, savaşın şiddetini ve düşmana karşı kararlılığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضرب' fiilinin bir şeyi bir şeye çarpmak, vurmak anlamına geldiğini belirtir. 'ضرب الرقاب' ifadesi, boyunlara vurarak düşmanı saf dışı bırakma eylemini, yani savaşta öldürmeyi veya ağır yaralamayı ifade eder. Bu, savaşın ilk aşamasındaki mücadelenin bir parçasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'darb' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak 'darb er-rikâb' terkibinin savaşta düşmanı etkisiz hale getirme, öldürme anlamında bir deyimsel ifade olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, savaşın başlangıcındaki şiddetli çatışmayı ve düşmana karşı kesin tavrı gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'إثخان' kelimesinin düşmanı ağır bir şekilde yaralamak, onu güçten düşürmek ve ona üstün gelmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أثخنتموهم' ifadesi, savaşta düşmana karşı belirgin bir üstünlük sağlandığını, onların direncini kırdığını ve onları zayıflattığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ثخن' kökünün bir şeyi kalınlaştırmak, sağlamlaştırmak anlamına geldiğini, 'إثخان' fiilinin ise düşmanı ağır bir şekilde yaralayarak veya öldürerek onu güçsüz bırakmak, direncini kırmak anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, düşmana karşı kesin bir zafer elde edildiğini ve onların savaşma gücünün kırıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وثاق' kelimesinin bir şeyi sağlam bir şekilde bağlamak için kullanılan ip veya zincir anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فشدوا الوثاق' ifadesi, savaşta ele geçirilen düşman askerlerinin kaçmalarını engellemek için sıkıca bağlanmasını, yani esir alınmasını emreder. Bu, savaşın ikinci aşamasında, düşman etkisiz hale getirildikten sonraki uygulamadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'وثاق' kelimesinin bir şeyi sağlamlaştırmak, bağlamak ve güvence altına almak anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, savaşta ele geçirilen düşmanların kaçmasını önlemek ve kontrol altında tutmak için yapılan bağlama eylemini, yani esir alma işlemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'منّ' kelimesinin birine karşılıksız iyilikte bulunmak, lütufta bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'إما منّا' ifadesi, savaş sona erdikten sonra esirlerin hiçbir karşılık beklenmeksizin serbest bırakılması seçeneğini sunar. Bu, İslam'ın savaş hukukundaki merhamet ve cömertlik ilkesini yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'menn' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına olan lütuf ve ihsanını ifade ettiğini, ancak bu ayetteki gibi bağlamlarda 'karşılıksız bağışlama' veya 'iyilik yapma' anlamında kullanıldığını belirtir. Esirlerin 'menn' ile serbest bırakılması, savaş sonrası insani bir uygulamayı ve düşmana karşı gösterilen yüce gönüllülüğü ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'فداء' kelimesinin bir şeyi veya bir kişiyi bir bedel karşılığında kurtarmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'وإما فداء' ifadesi, savaş esirlerinin belirli bir fidye karşılığında serbest bırakılması seçeneğini sunar. Bu, savaş sonrası esirlerin akıbeti için belirlenen iki yoldan biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فداء' kelimesinin bir şeyi veya bir kişiyi tehlikeden kurtarmak için verilen bedel anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, esirlerin serbest bırakılması karşılığında alınan maddi veya manevi bir bedeli ifade eder. Bu, savaşın sona ermesinden sonra esirler hakkında verilebilecek kararlardan biridir.
Muhammed Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(47/4) (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.
Âyetin ilk bölümü ef’âl mertebesindendir. Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.
Rivayet olunur ki Haccac’a böyle bir takım esirler getirilmişti. Hacac onlardan birini öldürülmesi için İbnü Ömer (r.a) hazretlerine gönderdi, İbnü Ömer hazretleri dedi ki; bize böyle bir şey emredilmedi, Allah Teâlâ ancak ta onların kuvvetlerini kırdığınız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık ya azad ya fidye, buyurdu. Fakat çoğunlukla âlimler demişlerdir ki İmam (devlet başkanı) muhayyerdir. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri) Savaş bilindiği gibi ayrıca nefis ile olan büyük cihaddır. Bu nefis cihadında nefsi emmare, nefsi levvame ve nefsi mülhime ahlakı suretleri ile ma’nânızda karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun yani kötü ahlaklarını bu boyunlarını kesme ile etkisiz hale etiriniz. Sağ kalanlarını kötü ahlaki yönlerini etkisiz hale getirin ve bunları iyi ahlaklarının size faydalı olabilmeleri için fidye alıp salıverin.
Nefis ile savaşın sona ermesi efendimiz s.a.v in “Ben şeytanımı Müslüman ettim“ dediği gibi bizlerin şeytanını Müslüman edene kadar sürer.
Nefis mücahadesinde Allah yolunda öldürülenler, Fenafillah mertebesinde müşahade ehli olanlardır. Amelleri ibadetten, ubudete yani Hakk’ın ibadetine dönüşecektir. (Murat Derûni)