Bel zanentum en len yenkalibe-rrasûlu velmu/minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine żâlike fî kulûbikum ve zanentum zanne-ssev-i ve kuntum kavmen bûrâ(n)
(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamberin ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helaki hak eden bir kavim oldunuz.
Aslında siz Peygamber ve müminlerin, ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmiş bir topluluk oldunuz.
Bu ayet, münafıkların iç dünyasındaki olumsuz beklentileri ve bu beklentilerin psikolojik kökenlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'zan' kavramının farklı kullanımları ve 'bur' kelimesinin semantik ağırlığı, ayetin ana mesajını güçlendirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann'ı, bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair iki ihtimalden birinin diğerine ağır basması olarak tanımlar. Ayetteki 'ظَنَنتُمْ' ifadesi, münafıkların peygamber ve müminlerin geri dönmeyeceğine dair güçlü, ancak yanlış ve kötü niyetli bir tahminde bulunduklarını gösterir. Bu zan, kesin bilgiye değil, kendi içlerindeki olumsuz temenniye dayanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann'ın Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını, kesin bilgiye dayanmayan, şüphe ve vehim içeren bir düşünce biçimini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'ظَنَنتُمْ' de münafıkların, Allah'ın vaadine ve peygamberin başarısına dair şüphelerini ve kötü niyetli beklentilerini yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zann'ın bazen yakin (kesin bilgi) anlamına gelebileceğini belirtse de, bu ayetteki bağlamda 'ظَنَنتُمْ' kelimesi, münafıkların gerçek dışı ve kötü niyetli bir tahminde bulunduklarını, yani 'şüphe ve vehim' anlamında kullanıldığını vurgular. Onların bu zannı, hakikate aykırı bir beklentidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalb' kökünün temel anlamının bir şeyin halden hale geçmesi, bir durumdan başka bir duruma evrilmesi olduğunu belirtir. 'İnkalabe' fiili ise, bir yere geri dönmek, eski haline gelmek veya bir durumdan tersine dönmek anlamındadır. Ayetteki 'لَّن يَنقَلِبَ' ifadesi, münafıkların peygamber ve müminlerin Medine'ye sağ salim geri dönemeyeceklerine dair kesin bir beklenti içinde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb'in bir şeyin yüzünü çevirmek, bir halden diğerine geçirmek olduğunu açıklar. 'İnkalabe' ise, bir şeyin kendi kendine dönmesi, geri dönmesi veya tersine dönmesi demektir. Ayetteki kullanımı, münafıkların, müminlerin seferden geri dönme ihtimalini tamamen reddettiklerini, yani onların helak olacağını düşündüklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zeyn'i, bir şeyi güzel ve hoş gösteren şey olarak tanımlar. 'Zuyyine' (tef'il babından meçhul) ise, bir şeyin süslenmesi, güzel gösterilmesi anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, münafıkların kötü zannının, şeytan veya kendi nefisleri tarafından kalplerine hoş ve cazip gösterildiğini, böylece bu yanlış düşüncenin onlara doğru gibi geldiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zeyn'in hem maddi hem de manevi güzellik için kullanıldığını belirtir. 'Zuyyine' fiili, bir şeyin süslenerek çekici hale getirilmesi demektir. Bu ayette, münafıkların kalplerindeki kötü zan ve beklentilerin, onlara güzel ve doğru gibi gösterildiğini, böylece bu yanlış düşüncenin içlerinde kök saldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb'i, bedenin ortasında bulunan et parçası olmasının yanı sıra, idrak, düşünce ve iradenin merkezi olan manevi latife olarak tanımlar. Ayetteki 'قُلُوبِكُمْ' ifadesi, münafıkların kötü zanlarının ve bu zannın kendilerine hoş gösterilmesinin, onların iç dünyalarına, inanç ve niyet merkezlerine yerleştiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'in Kur'an'da akıl, idrak, anlayış ve duyguların merkezi olarak kullanıldığını ifade eder. 'قُلُوبِكُمْ' kelimesi, münafıkların kötü niyetlerinin ve yanlış beklentilerinin sadece yüzeysel bir düşünce olmadığını, aksine kalplerine yerleşmiş, içselleştirilmiş bir durum olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sev''i, insanı üzen, rahatsız eden her şey olarak tanımlar. 'Zannu's-sev'' ise, kötü zan, yani bir şeyin kötü olacağına dair beklenti veya kötü niyetli bir düşünce demektir. Ayetteki 'ظَنَّ ٱلسَّوْءِ' ifadesi, münafıkların peygamber ve müminler hakkında besledikleri zannın sadece yanlış değil, aynı zamanda kötü niyetli ve zararlı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sev'' kökünün Kur'an'da genellikle olumsuz durumları, kötülüğü, zararı ve çirkinliği ifade ettiğini belirtir. 'Zannu's-sev'' terkibi, münafıkların müminlere karşı besledikleri düşmanca ve yıkıcı beklentiyi, onların başarısız olmalarını arzulayan kötü niyetlerini açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bûr' kelimesinin 'helak olmuş, yok olmuş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'قَوْمًۢا بُورًا' ifadesi, münafıkların hem dünyada hayırsız ve faydasız bir topluluk olduklarını hem de ahirette helak olacaklarını, amellerinin boşa gideceğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bûr' kelimesini 'helak' ve 'işe yaramazlık' ile açıklar. Bu ayette, münafıkların iman ve amellerinin değersizliğini, Allah katında hiçbir kıymetlerinin olmadığını ve sonuç olarak helake mahkum olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bavr' kökünün 'helak olmak, boşa gitmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Bûr' ise, helak olmuş, işe yaramaz, faydasız kişi veya topluluk demektir. Ayetteki kullanımı, münafıkların hem inançları hem de amelleri açısından hiçbir hayır taşımadıklarını, dolayısıyla ahirette de bir karşılık bulamayacaklarını ve helak olacaklarını ifade eder.
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
48/12.” Hayır.. siz sandınız ki: Peygamber ve müminler ailelerine aslâ dönmeyeceklerdir. Bu kalblerinizde süslenmiş idi ve kötü bir zan ile zanda bulunmuştunuz ve siz helâke mahkûm bir kavim oldunuz.”