Vemen lem yu/min bi(A)llâhi ve rasûlihi fe-innâ a'tednâ lilkâfirîne se'îrâ(n)
Kim Allah'a ve Peygambere inanmazsa bilsin ki, şüphesiz biz, inkarcılar için alevli bir ateş hazırladık.
Kim Allah'a ve Rasulüne iman etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.
Bu ayet, Allah'a ve Resulüne iman etmeyenlerin akıbetini bildirmektedir. Temel olarak iman, küfür ve ceza kavramları etrafında şekillenmekte, Allah'ın bu tür inkarcılar için hazırladığı azabı vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalben tasdik etmek ve güven duymak demektir. Ayetteki 'yü'min' (inanmamışsa) ifadesi, Allah'ın birliğini ve Resulünün getirdiklerini kalben tasdik etmemeyi ve bu tasdikin gerektirdiği güveni göstermemeyi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni içeren aktif bir tutumdur. Ayetteki olumsuz kullanımı, bu teslimiyet ve güvenin yokluğunu, dolayısıyla Allah'ın otoritesini reddetmeyi işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İ'tâd (إعتاد), bir şeyi bir şey için hazırlamak ve hazır hale getirmektir. Ayetteki 'a'tednâ' (hazırlamışızdır) ifadesi, Allah'ın inkarcılar için cehennemi önceden ve kesin bir şekilde hazırladığını, bunun kaçınılmaz bir akıbet olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İ'tâd fiili, bir şeyin vuku bulmasından önce onun için gerekli olan şeyleri temin etmek ve düzenlemek manasına gelir. Burada Allah'ın, inkarcıların amellerinin karşılığı olarak 'sa'îr'i (çılgın alevli cehennemi) önceden takdir edip hazır kıldığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Küfür (كفر), bir şeyi örtmek ve gizlemek demektir. Dinde ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini ve getirdiği ayetleri inkâr etmek, hakikati örtbas etmektir. Ayetteki 'kâfirîn' (inkarcılar) ifadesi, Allah'a ve Resulüne iman etmeyenleri, yani hakikati örtenleri kasteder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Küfür, imanın zıddıdır ve Allah'ın nimetlerini inkâr etmek, şükretmemek anlamına gelir. Ayetteki 'kâfirîn', Allah'a ve Resulüne inanmayarak, onların getirdiği hakikatleri reddeden ve bu suretle Allah'ın kendilerine bahşettiği hidayet nimetini inkâr eden kimselerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfür, Kur'an'da sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütfunu ve hakikatini bilerek reddetme, nankörlük ve isyan etme eylemidir. Ayetteki 'kâfirîn', iman etmeyi reddederek bu nankörlüğü ve isyanı gösterenlerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sa'îr (سعير), şiddetli bir şekilde alevlenen ateştir. Ayetteki 'sa'îran' (çılgın alevli cehennem) ifadesi, cehennemin yakıcı ve şiddetli ateşini mecazi olarak değil, gerçek anlamda tasvir eder, inkarcıların karşılaşacağı azabın dehşetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sa'îr, alevleri yükselen ve şiddetle yanan ateştir. Kur'an'da genellikle cehennemin bir ismi veya sıfatı olarak kullanılır ve onun yakıcılığını, şiddetini ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcılar için hazırlanan azabın niteliğini açıkça belirtir.
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Burada belirtilen mü’minler genel anlamda olmakla birlikte, özde ise (Bedir) de bulunan mü’minler hakkında dır. Bu hadiseye ayrı bir yönden de baktığımızda şöyle bir hususta ortaya çıkmaktadır. İlgili kitaplar Bedir eshab-ı nın (313) kişi olduğunu yazarlar. Ayrıca yine mevzuu ile ilgili kitaplar (124000) Peygamber ve veliden sadece (313) kişinin (Rasûl-Pey-gamber) olduğunu beyan ederler işte bu yüzdendir ki her bir (Bedir) eshab-ı orada bir Rasûl Peygamberi temsil etmekte olduğundan imânları bu kadar güçlü, ve gönüllerine her bir Rasûl Peygamberin sabrı ve Hakk’a güveni (sekîne edilmiş) indirilmiş idi ayrıca sayısal değerlerde görülen (13) hakikati de orada tesirini icra etmekte idi. (Bu hususta 13 ve hakikat-i ilâhiyye isimli kitabımızda daha geniş bilgi vardır.) İşte böylece onların imânları ve ikânları ziyade olmuştur.
Gerçek bir yol ve irfan ehli sâlik dahi seyr-u sülû-kunda bu vadiye (Bedr-i münir) geldiği vakit kendi gön-lüne de (sekîne) olan selâm ismi indiğinde onda beliren husus huzur ve ilâhi güven olmaktadır. Gönlüne bu (sekîne) yi indiremeyen kimse ne yazık ki, şüphe ve tereddütten kurtulması çok zordur.
(ve lillâhi cünüdüs semâvati vel ardı)
“göklerin ve yerin orduları; Allah içindir” Gök yüzünde ve yer yüzünde Allah’ın sayısız güçleri, yani (melâike) isimli orduları vardır. (yüdebbi-rul emr) hükmüyle her oluşacak işi tedbir ederler-düzenlerler. Bu öyle müthiş bir sistemdir ki, iyi düşünüldüğünde akıllar hayrette kalır. Bir tohum-çekirdeğin, filizlenip kemale erinceye kadar geçirdiği bütün zaman evrelerinde (rezzak) ordusu melekleri o mahalden hiç bir an bile ayrılmazlar.Ta ki, o ağaç veya başak veya her hangi bir şey kemale erer, yenmek için toplanır. İşte orayla görevli meleklerinde orada ki işleri bittiğinden onlar da ölürler. Bu sistemin devamı için bu böyle devam eder gider. Bir çekirdekte olan hâdise böyle olduğu gibi, bütün âlemde de oluşan hâdiseler de böyledir. O halde Allah’ın kuvvetleri-melekleri-orduları semâvat ve arz da sayılması mümkün olamayacak kadar çoktur, ve Cenâb-ı Hakk bu ordularıyla âlemler üzerinde ki, tasarruf ve hakimiyyet-i ni hiç fasıla vermeden kullanmaktadır.
Cenâb-ı hakk’ın zât-î ve subût-î sıfatları ordu-larının generalleri-kumandanları, isimleri subayları, bunların kuvvetleri olan melekleri de (cünd) askerleridir, ve âlemde ki düzen böylece devam edip gitmektedir.
İşte bir Hakk yolcusu sâlik te kendi kuvvetleri olan “meleklerini-melekelerini” Hakk’ın yolunda kullanır-sa, kendi bireysel ordusu ile hakk’ın ordusuna iltihak etmiş ve bedir eshabından olmuş olur. Yok eğer kendi kuvvet meleke-melekler ordusunu geri çekerse, o gün
önce orduya katılmışken sonra ordudan ayrılan münafıkların durumuna düşer. Allah (c.c.) lühü korusun.
(kânnellahü alimen hakîmen.)
“ve Allah, bilendir, hikmet sahibidir.” Bütün âlemde ne varsa Cenâb-ı Hakk bunların hepsini bilmektedir, çünkü vücûd kendisinindir, ve bu vücûda sahip olanda tabiiki, bu vucûtta neler olup bittiğini bile-cektir. Onun izni olmadan bir yaprak dahi kıpırdayamaz çünkü kıpırdatan dahi melekleri vasıtasıyla kendisidir.
Bilindiği gibi (sıfat-ı subûtiyye) nin ikincisi ilimdir ve hakk’ın zât-î sıfatlarındandır, Vücûd-u mutlak ilmi vasıtasıyla bütün âlemdeki oluşumları müthiş bir uyumluluk içinde her an o ân’ın sırasına göre (irâde ve kudret) sıfatıyla bâtından zâhire çıkarmaktadır. Böylece zâten kendisinin mutlak sıfatı (bilen-bilici) dir.
(Hikmet sahibidir) Ve her işini hikmetle işler. Beşer yönünden hikmet-i şöyle tarif etmişlerdir. “Hikmet vasıtasız olarak kalbe gelen ilâhi bilgidir.” Hakk yönünden baktığımızda, “Hikmet” (Hakîm) isminin genişletilmiş tahakkuk halidir ve her zerrede faaliyyet-te’dir. Baştan hakikatinin anlaşılamayacağı, ancak neticesinin kulunun lehine tezâhür edeceği hadiseler olarak anlayabiliriz.
Aşağıdaki Âyet-i kerîme bu hali çok açık olarak belirtmektedir, tefekkürlerinize sunmakla yetinelim.
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَن يُوتَ الْحِكْمَةَ
فَقَدْ أُوتِي خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُوا
الْأَلْبَابِ
(Yü’til hikmete men yeşaü ve nen yü’tel hikmete fekad ütiye hayran kesiran vema yezzekkeru illâ ülülelbab.”
2/269. “Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise muhakkak ona bir çok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sâhip-leri tefekkür eder.”
لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ
تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ
وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا
(Liyüdhılelmü’minine vel mü’minâti cennâti tecri min tahtihel enharu halidine fihe ve yükeffira anhüm seyyiatihim ve kâne zâlike indellahi fevzen azîmân)
48/5. “Tâki: Mü’min olan erkekleri ve imânlı olan kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin ve onlardan günahlarını örtsün ve bu ise Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.” Mü’min: İn Genelde lügat manâsı şöyledir.
Allah'a ve emirlerine, kanunlarına imân eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse. * Emniyete kavuşan. * Korkulardan emniyet veren (Allah C.C.)
(mü’min) sıfatı Hakk’la kul arasında müşterektir kul (mü’min) dir, Hakk’ın bir vasfıda “Esmâül hüsnâ”da belirtilen (mü’min) dir. O halde bu vasıf Hakk’ ile kul arasında müşterektir. Ancak (İmân) etme sıfatı fiziki manâ da sadece kula aittir.
Bu hususta belirtilen, (mü’min mü’minin aynası-dır) hükmündeki Hadîs-i iki türlü anlamamızın yolu açıktır. Birincisi, iki tarafında kulluk mertebesinde ki,
mü’minlerin biribirlerini en iyi bir şekilde anlayabi-leceklerini böylece hallerinde bir birlerine ayna olacaklarını ve varsa hemen o aynada kendilerini görüp yanlışlıklarını düzeltmelerine vesile olacağını anladık-larında kendilerine bu hal bir lütuf oluşturacaktır.
İkincisi ise, bu sıfatın Hakk’la kul arasındaki hususiyyetidir, bâzan mü’min olan Hakk, kul olan mü’min’in aynası olur, kul kendini bu aynada seyr eder bâzan da kul olan mü’min hakk’ın aynası olur ki, o zaman da Hakk kendini bu ayna da seyreder. Yukarıda belirtilen (mü’min ve mü’minât) kelimelerini bu yönüyle de dikkate almakta yarar olacaktır.
Bu halde olan (mü’min ve mü’minât) a (altlarından ırmaklar akan cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin.) Hitabı yapılmaktadır. Bu husus daha dünyada iken Hz. Meryem hakkında da ifade edilmiştir.
Meryem Sûresi (19/24) Âyetinde:
فَنَادِيهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلَا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبِّكِ
تَحْتَكَ سَرِيًّا
(Fenadâhe min tahtihe ellâ tahzeni kad ceale Rabbüki tahteki seriyyen)
19/24. “Derken ona aşağısından seslendi ki: Sakın mahzun olma, muhakkak ki, Rabbin senin alt yanından bir su arkı vücude getirdi.” Demek ki, su dünyada olduğu gibi cennette de lüzumlu olacaktır, ve her cennet ehlinin kendine ait bir suyu olacaktır. Arabistan gibi suyu az ve sıcak bir ülkede yaşayanlar suyun kıymetini daha iyi bileceklerinden onlara ve daha sonra bütün insânlara bu hakikat açık olarak vaad edilmiş olunmaktadır ki,
geleceklerine güvenle bakıp en çok ihtiyaç duydukları nesnenin temininin zor olmayacağı kendilerine bildi-rilmekte’dir. Diğer yandan bilindiği gibi (su) “hayat” tır, hayat ise asıldır, diğer sıfatlar ona bağlıdır, o, yani (su) olmazsa hayat olmaz.
(altlarından ırmaklar akan....) Kelâm-ı İlâhisini üç şekilde anlayabiliriz.
Birincisi: Arazi-bahçe, içinde oturulan yerin alt taraflarından akan ırmaklar su arkları gibi ki, geçtikleri yerlere hayat verirler, ayrıca seyri ve sesi de çok hoş olur.
İkincisi: Oturulan yapının inşa edilirken alt kat zemininin şeffaf bir malzeme ile kaplanıp onun altından yaygın ve renkli olarak suların akıtılması çok güzel bir görüntü oluşturacağı açıktır.
Üçüncüsü: İse, varlığımızın altında olan esas hakikatin, (su) yani hayat olduğunu anlamamız gerekmektedir. Hayatımız olmazsa tabi i ki, biz ve bize göre de hiç bir şey olmaz. Bilindiği gibi (Sıfat-ı subû-tiyye)nin ilki (hayat)tır ve bu vasıf da doğrudan doğruya Hakk’a aittir, o halde her birerlerimizin altında bu vasıf vardır, bizlere hayat veren ve hayatta tutan da bu altımızdaki hayattır, altımızdaki hayatın gerçeğini idrak ettiğimiz zaman ise hayatın gerçek sahibi olan Hakk’ı idrak etmiş oluruz ki, bizim de gerçek hayatımızın Hakk’ ın ta kendisi olduğunu böylece kolayca anlamamız mümkün olacaktır.
(cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin)
“ebedî kalıcılar” Hükmü, bir bakıma zâhiren taltif, bâtınen ise
yermedir.
Şöyleki! “Taltif” iltifat mükâfat olması, beşeriyyet-i itibariyle tasasız ve sonsuz bir yaşamın kendilerine vaad edilmesidir, ancak bu yaşam gaflet ile yaşanan bir anlayış üzerine ve nefsin menfeati istikame-tindedir.
Yerme, kınama, yönü ise, bu kimselerin bulundukları idrak halinde gelişmelerinin olmaması, kalıcı olmalarıdır.
“ ve onlardan günahlarını örtsün ve bu ise Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.”
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ
وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ
السُّوءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ
وَسَاءَتْ مَصِيرًا
( Ve yüazzibelmünafikıne velmünafikati velmüş-rikine velmüşrikatizzannine billâhi zannessev-i aleyhim dairatüssev-i ve gadebellahü aleyhim veleanehüm ve adde lehüm cehenneme vesaet mesıran.)
48/6. “Ve tâki: Allah hakkında kötü kuruntuda bulunan münafık erkekler ile münafık kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da azaba uğratsın, o kötü kuruntuları kendi üzerlerine geliversin. Ve Allah, onlara gazab etmiş ve onlara lânet eylemiştir ve onlar için bir cehennem de hazırlamıştır. Ve ne fenâ bir uğranacak yer!”
وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا
حَكِيمًا
(ve lillâhi cünüdüssemavati velardı ve kânellahü azîzan hakîma.)
48/7. “Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Ve Allah, bir azîzdir, bir hakîm'dir.” Bu Âyet-i Kerîme daha evvelce aynı olarak 4 üncü Âyetin sonunda ancak, “Azîz” an yerine “Alîm” en olarak geçmişti, burada “Alîm” ile” Azîz” yer değiştirmiştir. İşlerini ilmi ile işleyip, bütün âlemi ilmi ve hikmeti ile kuşattığı gibi burada da, ”Azîz” ve “Hakîm” İzzet-i ve Hikmet-i ile de âlemini kuşattığı görülmekte dir.
(Azîz) in lügat manâsı: İzzetli, sevgili, dost, ermiş. Manevi kudret sahibi. Mağlûb olmayan galip, Allah.
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
(İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezira)
48/8. “şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müj-deci ve bir korkutucu olarak gönderdik.” Dikkat edilirse, birinci Âyetteki ifade burada da aynen belirtilmektedir. (İnnâ fetehnâleke) (İnnâ erselnâke) birinci Âyette “senin için açtık” derken, burada ise “seni gönderdik” ifadesi kullanılmaktadır ki, bu bölümde zât-î Âyetlerdendir, yine burasını da üç yönlü (1) Hakikat-i Muhammed-î, (2) Hazret-i Muhammed, (3) ve ümmet-i olan bizler itibariyle incelememiz yararlı olacaktır kanısındayım.
(1)Hakikat-i Muhammed-î yönüyle baktığımızda.
Daha evvelce de belirtildiği gibi Ulûhiyyet’in zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye yi Zât-ı mutlak, “Muhakkak ki Biz” diyerek, araya hiç bir mertebeyi sokmadan Hakikat-i Muhammediyye ye hitaben seni “irsal-Rasûl” ettik, yani zât âleminden ef’âl âlemine kadar olan bütün sahaya gönderdik. Ne için? Bütün âlemlerde ve her zerrede Allah’ın varlığına (şahit) ve bunun müjdesini veren (mübeşşir) ve bu halden gaflette olan mahalleri de (nezir) uyarman için gönder-dik, şekliyle düşünüp kendimize yeni bir ufuk açmak sûretiyle idrak ve zevk edebiliriz.
(2)Hazret-i Muhammed, zuhur’u Muhammed-î mertebesi itibariyle baktığımızda.
“Ey Habîbim! Seni bütün âlemlerde Ulûhiyyet ismimle var olan “Ben” Allah’ın tecelli ve zuhuruma (şahit) ve bu hali müjdeleyici (mübeşşir) inkâr edenleri de uyarıcı (nezir) olarak gönderdik,” şekliyle izah ve zevk edebiliriz.
(3) Üncü hali olan ümmet-i yani bizler içinse!
Hakk buyurur ki, “ey kulum senin beden mülkünde zuhuru olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesini, beden mülkünde Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığının açık (şahid) i ve (mübeşşir) müjdeleyicisi ancak, bu hal ve hakikatlere inanmadığın takdirde akibetinin ve pişmanlığının çok çetin olacağının (nezir) uyarı-ikaz-ı nı yapmaktadır şekliyle, idrak ve zevk edebiliriz.” Bu arada bir şeye daha dikkat etmemiz gerekiyor Görüldüğü gibi burada Peygamber (s.a.v.) Efendimizin üç vasfından bahsediliyor, genelde (nezir) kelimesi “korkutma” şekliyle ifade ediliyor ise de, rahmet Peygamberi olan Peygamberimize bu vasfı vermemiz pek uygun olmayacaktır, onun yerine yukarıda da belirtildiği gibi (ikaz- uyarıcı) kelimelerini kullanmamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.
Hakk kuluna o kadar yakındır ki; “Biz senin beden mülküne böyle güzellikler bahşettik ve bunun haberini de bizzat Biz vermekteyiz,” diyerek şahit ve müjde olarak bu hakikatler Allah’ın Kitabında, Allah’ın lisânından ve Allah’ın kendisi tarafından biz zaif kullarına açık bir dille anlatılmaktadır. Şükründen âciziz, (fefhem) hemen anlamaya çalışalım, zîra bu çok değerli hayat, çokta hızlı geçmekte’dir.
Sûre-i Şerifin buraya kadar olan kısmını kâh “Haremi şerifte” bir direğin dibinde, kâh “Elâf ejyad” otelinin birinci bölüm ikinci katın (206) tıncı odasında yazmağa çalıştım. Şu anda akşam ezan-ı okunmak üzere inşeallah yarın sabah namazından sonra Türkiye ye dönmek üzere yola çıkmamız gerekecek bu yüzden artık yazılarımı ve yazı torbamı toplamam gerekiyor. Sûre-i şerife’mizin tamamını nasip olursa daha sonraki müsait zamanlarımda tamamlama fırsatı bulurum gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan dır, verdiği ilhamlar için Rabb’ı mızın şükründen âciziz ve yazılarımızın bu bölümünde de Harem-i Şerif’e, Kâ’be ye, Mekke ye, ve burada bulunan bütün kutsal yerler ve Kûds-î hakikatlere hoşça kal demek isterim.
Hoşça kal ya: Mekke-i Mükerreme:
Hoşça kal ya: Kâ’be-i Muazzama:
Hoşça kal ya: Makâm-ı İbrâhim:
Hoşça kal ya: Hacerul Esved:
Hoşça kal ya: Makam-ı Hicr:
Hoşça kal ya: Makam-ı Hatîm:
Hoşça kal ya: Makam-ı Tavaf:
Hoşça kal ya: Makam-ı Saiy:
Hoşça kal ya: Safa ve Merve:
Hoşça kal ya: Zem zem:
Hoşça kal ya: Bab-ul Fetih:
Hoşça kal ya: Arafat. Müzdelife, Mina:
Hoşça kal ya: Cemerât:
Hoşça kal ya: Hira-cebel-i Nûr:
Hoşça kal ya: Cebel-i Sevr-yari gâr:
Hoşça kal ya: Cebel-i Rahme:
Hoşça kal ya: Mikat mahalleri:
Hoşça kal ya: Bütün mukaddesât ve Azîzân:
Salli ve sellim ve bârik alâ eşrefi nûr-ü cemiil enbiyayı vel mürselîn velhamdü lillâhi Rabbil âlemîn.
İlâhi yarabb’î kardeşlerimizle ifa etmeye çalıştığımız bu Umremizi de bütün eksikliği ile kabul eyle ve gelmiş geçmiş günahlarımızı-da bağışla, geçmiş-lerimize de rahmet eyle buraya gelmek isteyenlere de nasib eyle. Bu hakikatleri daha iyi ve derinlemesine anlayabilmemiz için bizlere de yardım eyle. Amin.
(Heze min fadlı Rabb’î) Kâ’be-i Muazzama’dan yayın şimdilik bukadar şükrederiz.
(08/08/2007) Çarşamba Mekke Kâ’be Terzi Baba Necdet Ardıç Döndükten sonra inşeallah Fetih te yolumuza devam ederiz.
لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ
وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
(Li tü’minü billâhi verasûlihi ve tüazziruhü ve tü-vekkıruhü ve tüsebbihuhü bükraten ve esılâ)
48/9. “Tâki: Siz Allah'a ve O'nun Peygamberine imân edesiniz ve ona yardımda ve tebcilde bulunasınız, ve onu sabah ve akşam tesbîh edesiniz.”
(8) İnci Âyet-i kerîme de anlatıldığı hakikat üzere, şu anda gerçek manâ da anlayamıyor isek te imân yönüyle Hakikat-i İlâhiyye ve Hakikat-i Muhamme-diyye nin aslının bu şekilde olduğunun imân yoluyla anlaşılması için ve bu haliyle o Rasûle saygı ve yardım göstermemiz için, sabah akşam Onu tesbih etmemiz için.
(9) Uncu Âyet-i kerîme de görüldüğü gibi (5) kelimenin sonunda (5) adet (he) yani (hu) “hüvviyyet” vardır. Birincisi, (hu) Hakikat-i İlâhiyye’nin hüvviyyet-leri’dir. İkincisi, Risâlet hakikatinin hüvviyyet-i dir. Üçüncüsü ve dördüncüsü, Risalet hakikatinin özü olan hüvviyyet-i ne yardım ve saygı içindir. Beşincisi ise, her mertebesi itibariyle Hakikat-i İlâhiyye yi tesbih etmektir. İfade ettiği kelime (Sübhanellahtır.) Hadîs-i kudsî de buna işaret edilir.
Ebu Hüreyre radiya’llahu anh’den, Nebî Sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. İki kelime (iki cümle) vardır ki, onlar Rahmân (olan Allah)a sevgili, dile hafif, Mizanda da ağırdır. (Bu mübarek cümleler) “Sübhâne’llah ve bihamdihi, sübhâne’llahil azîm.”Dir ki. “Allah’a hamd ederim. Yine büyük olan Allah-ı tekrar tesbih ederim” demektir.
Şeriat mertebesinden ikilik üzere. Tarikat mertebesinden Onu muhabbet üzere her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz. Hakikat mertebesinden, ancak bunu Onun hamdı ile tesbih ederiz, o halde evvelâ Onda ki, hüvviyyet-i tanımamız gerekmektedir, bu hal ile Onu, Onun hamdi ile tesbih etmemiz gerekecektir. Beşeriyetimiz ve nefsimizin hamd-ı ve tesbih-i ile değil.
Daha sonra da bütün mertebeleri içine alan ma’rifet mertebesinden (azîm) bir tesbihat yapacağız ki, bu tesbihat en kemalli tesbihattır.
Birinci ve ikinci tesbihat, tenzih makamından kulun ve hakk’ın ikili varlıkları üzerinedir. Üçüncü tesbihat kulun yokluğu üzerinedir. Dördüncü tesbihat ise kulun kendi hakikatinde bulunan hakikat-i İlâhiyye ile yaptığı tesbihattır ki, bir bakıma bu tesbihat (ubudet) olur ki, Hakk’ın fiilidir kendi kendinin tesbihatıdır.
Ayrıca. ”Hicr Sûresi (15/98) Âyetinde”
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ
(Fesebbih bihamdi Rabbike ve kün minessacidîn)
15/98. “Sen hemen Rabb’ini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.” Diye, genel olarak ifade edilir, oysa daha derinliğine inildiğine zaman, Rububiyyet mertebesinden olan bu Âyet-i Kerîme, şöyle demektedir. (Rabb’ı nın hamdıyla “tesbih” et.) O halde ilk yapılması lâzım gelen şeyin, Rabb’ın ne olduğunu ve senin Rabb’ı hasının ne olduğunu bilmen gerekmekte. Yani, evvelâ Rabb’ımızın ne ve nasıl, ne idrakte olduğunu araştırıp anlamak sonra da Onun nasıl hamd ettiğini idrak edip, Onun hamdıyla
hamd etmemiz gereğini Âyet-i Kerîme açık olarak gös-termektedir.
Hamd’ın (8) mertebesi’ni (salât-namaz) isimli kitabımız da, (13 ve hakikat-i ilâhiyye)de, de çok özde zât mertebesinde oluşan ilâhi hamd-ı belirtmeğe çalışmıştık dileyenler oralara bakabilirler.
Böylece, Rabb-ı nın hamdıyla tesbih ettikten sonra ancak, gerçek manâ da secde ehli olabilirsin, denmektedir. Bilindiği gibi secde “namaz-salât” fiilinin üç üncü hareketi ve “Îseviyyet” mertebesinin namazdaki makamı ve “fenâfillâh” hâlidir. Ayrıca (م) “mim” Hakikat-i Muhammedinin de orada ki, temsilcisidir. Yani iseviviyyet mertebesi hakikat-i Muhammed-î mertebesi içinde fanî, yok olmuştur. Böylece bütün mertebeler ve anlayışları başlardan itibaren bir sondakinin içinde fanî ve yok olarak nihayet buraya kadar gelmekte ve hepsi birlikte hakikat-i Muhammed-î de fanî, yok olmakta ve Hakikat-i Muhammed-î de hakk’ta fanî olduğundan bütün mertebeler kendinde-zâtında secde halinde fanî, yok olmuş olmaktadırlar. Bu sahada da söz çoktur bu kadarla bırakalım. İnşeallah güzel irfaniyet’li bir çalışma neticesinde bizlerde de gerçek manâ da secde’nin “fethi” açılımları meydana çıkmış olur.
لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ
وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
(Li tü’minü billâhi ve Rasûlihi ve tüazzirûhü ve tüvekkirûhüve tüsebbihûhü bükraten ve esilâ.)
48/9. “Tâki: Siz Allah'a ve O'nun Peygamberine îmân edesiniz ve ona yardımda ve tazimde bulu-nasınız, ve onu sabah ve akşam tesbîh edesiniz.”
Zâhiri anlamda “Allah”a îmânın tarifi (dil ile ikrar kâlp ile tasdik) diye ifade edilir. Ancak dil ile ikrar yani ifade etmek, kolaydır da, kâlp ile tasdik oldukça zordur. Bir şeyin gerçek manâda tasdiki o şeyin çok iyi bilinmesine bağlıdır. Kaldı ki! Allah (c.c.) lühü her hangi bir şey’iyyet’te değildir. O halde hakiki îmân anlayışı gerçek bir eğitim işidir. Îmân olgusunu üç ana ifade de belirtebiliriz.
(1) Lâfz-î ve hayâl-î îmân.
(2) Duygusal îmân.
(3) Müşahedeli, hakiki îmân.
Bunlar birbirinden farklı iseler de hepsi bulundukları yerlerinde geçerlidir. Ancak değer yargıları birbirlerinden çok farklıdır, geniş bir anlayış ve yaşam tarzıdır. Bir birlerini takip ederek güzel bir eğitim ile îmân’ın kemâline ve derinliğine doğru yol alınarak gerçek îmân’a oradan da “îkân”a yol bulunur. Îmân hangi mertebesi itibariyle olursa olsun, îmân eden ve edilen, olmak üzere ikilik gerektirir, kulluk da “isneyniyyet” ikilik üzere olan anlayıştır.
Îkân, ise kulun Hakk’ta fâni olmasıyla, kendisini kul ismi cihetinden müşahede edip kendi kendini tasdik etmesidir, diyebiliriz. (ا) “elif” (م) “mim” (ن) “nun” sembol harflerinin hakikatleri bütün âlemlerin üzerinde geçerli ve tesirlidir.
Rasûl’e olan îmân’a gelince, yukarıda bahsedilenler bu mertebe içinde geçerlidir. Ancak özetle iki hususiyyetinden bahsedelim. Birincisi, Mekke ve Medine’de yaşamış sûrî ve fizikî Muhammed’e (s.a.v.) in Peygamberliğine îmân, ikincisi ise bütün hakikat-i ve ihtişamıyla (Hakikat-i Muhammediyye) ye îmân ve oradan da “îkân” gerçeğine ulaşmaktır diyebiliriz.
Bu hususta daha geniş bilgi (vahy ve Cebrâil) isimli kitabımızın “îmân” bahsi bölümünde vardır. Ayrıca
(İslâm,îmân, ihsân, ikân) isimli kitabımızda da vardır dileyenler oralara da bakabilirler. İnşeallah güzel irfaniyet’li bir çalışma neticesinde bizlerde de gerçek manâ da îmân’ın “feth-î” açılımları meydana çıkmış olur.
“ve ona yardımda ve tazimde bulunasınız,”
( Tevbe 9/116)Ve sizin için ondan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Yukarıda ifade edilen Âyet-i kerîme’de (yardım) ın ancak hakk’a ait olduğu belirtilmektedir. Bu anlayış içerisinde yapılan kul cihetinden olan yardımlar dahi hakk’ın yardımı olarak kabul edilebilir. Bunun en geniş örneğini ise (Medîne’li Ensâr) göstermiştir. Tabi-i ki, (mekke’li Muhacir’în) hazarat-ı dahi ilk büyük yardımcı-lar’dır.
Bir kimse Hakk’ta fâni-baka billâh hükmüne girmişse, fizîken görünen yardımcı kendi zannediliyor iken aslında ondan yardımda bulunan Hakk’tır.
Eğer bir kimse kendi beşeri bireysel benliği ile yardımda bulunuyor ise o yardım kişiye bağlanır. Çünkü kendinde bulunan Hakk’ın varlığından haberi olmadığından tanıdığı ve bildiği kimlik kendi nefs-î kimliği olduğundan yardım fiil-i kendi nefsine ait olur.
Allah-a (c.c.) ve Peygamberine (s.a.v.) tâzim sadece lâfz-î manâda olmamalı aynı zamanda irfan-î de olmalıdır. Bir şey ne kadar iyi bilinirse değerlendirilmesi de o derece yüce olur. Allah-a (c.c.) ve Peygamberine (s.a.v.) irfaniyyet-i olmayan bir kişinin yapacağı tâzim sadece duygusal olacaktır, kendi mertebesinde geçerli ise de hakikat ehli indinde noksandır, çünkü irfaniyyet-siz tâzim sadece zâhir-î tenzîh mertebesinden olacağın dan, teşbih-î ve tenzih-î yönden eksik kalacaktır. Gerçek tâzim ise, tenzih, teşbih, ve tevhid mertebelerinin tamamının idrakiyle yapılan tâzim olacaktır, diyebiliriz.
“ve onu sabah ve akşam tesbîh edesiniz.” Sabah’tan kasıt, bir bakıma gündüz, akşamdan kasıt’ta, gecedir. Tasavvuf’ta gündüz, “bakâ billâh,” gece ise, “fenâ fillâh” tır. Yani fenâ da ve bakâ da, Rabb-ı nı tesbih et. Pekî! “Bakâ” da olan kendinde olduğundan, tesbîh’ini her mertebeden yapabilir, ancak, “fenâ” da olan kendinde olamayacağından tesbîh’ini nasıl yapacaktır? Denirse; Şöyle ifade etmeğe çalışırız.
Gece karanlığı ortaya çöktüğü zaman, genel olarak karşıdan varlıklar görünmez, ancak o varlıklar aslı ve özü itibariyle kendi, kendileriyle vardırlar, bunu bilirler dışarıdan bilinmezler. İşte bir kimsenin Hakikat-i İlâhiyye ile örtünmesi bir mertebe de dışına göredir. Dıştan örtündüğünden gece hükmünde dir, ancak özü ve içi itibariyle tesbîh’lerini yaparlar.
Bu hal bir bakıma “Mahmut Şebüsterî”nin dediği gibi, (kapkaranlık gece içinde, apaydınlık gündüz, apay-dınlık günün içinde kapkaranlık gece.) Âyet-i Kerîme’ye beşeriyyet yönünden baktığı-mızda da, zâhiren yaşadığımız yirmi dört saatlik bir günün gecesi ve gündüzü olarak tesbihatlarımızı her birey olarak, bulunduğumuz idrak ve anlayış mertebele-rinden yapmış oluruz. Ayrıca sabah, “baka billâh” ın başlangıcı, akşam ise “fenâ fillâh” ın başlangıcıdır. Böylece bunlar birbirlerini kovalayıp dururlar, fakat zâhiren hiç birleşemezler. Biri gelince diğeri gider.
Ancak İnsân-ı Kâmil onlara “siz” ikiniz ayrı şeyler değil “bir” in “iki” değişik halisiniz ve ikinize bir gün derler, diye izâh eder, ve günün, “yevm,” “yevm” in de Hakk’tan başka bir şey olmadığını, gece ve gündüz’ü ancak İnsân-ı Kâmil’in tevhid edeceğini bildirirler. Bunlar fenâ ve baka’yı varlıklarında cem etmişlerdir.Yeri gelir “fenâ” yeri gelir “bakâ” halleriyle yaşarlar. Fefhem Hemen anlamaya çalış.