Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) yaġfiru limen yeşâu ve yu'ażżibu men yeşâ(u)(c) ve kâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırır. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.
Fetih Suresi 14. ayet, Allah'ın mutlak egemenliğini, affetme ve cezalandırma yetkisini vurgularken, O'nun bağışlayıcı ve merhametli isimlerini öne çıkarır. Ayet, ilahi kudret ve rahmet arasındaki dengeyi dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesinin 'malik olmak, sahip olmak' anlamından türediğini belirtir. Ayetteki 'mülk', Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki tam ve mutlak tasarruf yetkisini, hiçbir ortağı olmaksızın her şeye hükmetmesini ifade eder. Bu, O'nun gökleri ve yeri dilediği gibi yönetme gücünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk'ü 'tasarruf ve tedbirde tam yetki sahibi olmak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın evrenin tüm işlerini idare eden, her şeye hükmeden ve her şeyin gerçek sahibi olduğunu vurgular. Bu, O'nun iradesinin sınırsızlığını ve kudretinin mutlaklığını ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğafera' fiilinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Allah'ın 'yagfiru' olması, günahları örtmesi, bağışlaması ve kulunu azaptan koruması demektir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak iradesiyle dilediği kulunun günahlarını affedebileceği, onları cezalandırmayacağı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğafara' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın günahları bağışlaması, affetmesi' anlamında kullanıldığını ve bu bağışlamanın Allah'ın rahmetinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Ayetteki 'yagfiru', Allah'ın dilediği kişiye karşı bu rahmetini ve affediciliğini gösterebileceğini, O'nun mutlak iradesine bağlı olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'azab' kelimesinin 'acı veren şey' anlamına geldiğini belirtir. 'Yu'azzibu' fiili, Allah'ın dilediği kimselere bu acıyı tattırması, onları cezalandırması demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece bağışlayıcı değil, aynı zamanda adaleti gereği cezalandırıcı da olduğunu, bu yetkinin de O'nun mutlak iradesine bağlı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azab'ın 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' anlamından geldiğini ve 'cezalandırmak' manasına evrildiğini ifade eder. Ayetteki 'yu'azzibu', Allah'ın dilediği kimseleri rahmetinden mahrum bırakarak veya onlara dünyevi/uhrevi sıkıntılar vererek cezalandırma gücünü vurgular. Bu, O'nun kudretinin ve adaletinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Ğafûr' isminin, Allah'ın günahları çokça örten, bağışlayan ve kullarını azaptan koruyan olduğunu belirtir. Ayetteki 'Ğafûr' sıfatı, Allah'ın affediciliğinin sürekliliğini ve genişliğini vurgular. Bu, O'nun rahmetinin bir tecellisi olarak, kullarına karşı affetme eğiliminin baskın olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Ğafûr' isminin 'mübalağa sigası' (çokluk ifade eden yapı) olduğunu ve Allah'ın günahları tekrar tekrar, çokça bağışladığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Ğafûr' kelimesi, Allah'ın affediciliğinin sadece bir kerelik değil, sürekli ve kapsamlı olduğunu, bu özelliğinin O'nun zatına ait bir kemal sıfatı olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'Rahîm' isminin 'rahmet sahibi' anlamına geldiğini ve Allah'ın kullarına karşı şefkatli, lütufkâr ve merhametli olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Rahîm' sıfatı, Allah'ın bağışlayıcılığının temelinde yatan merhametini vurgular. O'nun affetmesi, kullarına olan engin şefkatinden kaynaklanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rahîm' isminin 'rahmet' kökünden türediğini ve Allah'ın kullarına karşı gösterdiği aktif merhameti, lütfu ve ihsanı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Rahîm' kelimesi, Allah'ın sadece bağışlamakla kalmayıp, aynı zamanda kullarına karşı sürekli bir şefkat ve iyilikle muamele ettiğini, bu merhametinin tüm varlık âlemini kuşattığını gösterir.
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(بيعت) “Biat” kelimesi, Ebcet hesabı ile toplam olarak (482) sayı değerini vermektedir.Toplarsak, (4+8+2=14) etmektedir ki, çok manidar’dır. Bilindiği gibi (14) bütün mertebeler de geçerli olan Nûr’u Muhammed-î dir. (Bu hususta geniş bilgi 13 ve hakikat-i İlâhiyye kitabımızda verilmiştir, oraya bakılabilir.)
“Biat” Âyet-i Kerîmesi’nin Sûre içindeki sayısı (10) dur. (10) ise “fenâfillâh” İseviyyet mertebesi’dir. O halde seyr-i sülûk’ta İseviyyet mertebesinden, Muham-mediyyet mertebesine geçebilmek için mutlaka bu mer-
tebenin (biat)ı na ihtiyaç vardır ve bu biat o mertebeye geçmeye ruhsattır, başka da yolu yoktur. Bu “biat” ın zâhir ve bâtın iki yönlü olması kemâlinin gereğidir.
“Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl kemâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir. (14) üncü Nûr’u Muhammed-î ise bütün bu mertebeler de o mertebenin gereği olarak özlerinde varolup oraları aydınlatmaktadır. Böylece (14) sıralanmış bir mertebe değil, bütün mertebelere nüfûz etmiş küllî bir mertebedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, “biat” sayısal değeri itibariyle de Hakikat-i Muhammediyye’nin bütün mertebelerinde faaliyyet’e geçirilmesinin gereği ortaya çıkmaktadır. Bu özet bilgiyi verdikten sonra şimdi tekrar gelelim“meâlen” Âyet-i Kerîme’ye.
48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız.
Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye, ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir.
İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır.
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ
ٱللَّه
( Kûl in küntüm tühibbünellahe fettebiûnî tühbib kümüllah)
3/31. De ki: “ Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi sevsin.” Bu Âyet-i Kerîme Allah-ı sevmenin Peygamberine tabi olmaktan geçtiğini açık olarak göstermektedir.
مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ
( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)
4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.
Yukarıda ki, ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet mertebesinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmak tadır. Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhire çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebe sinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradan da abdiyyet mertebesine “inzâl” olur
lar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır.
Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta, ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyorken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir.