Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in câekum fâsikun binebe-in fetebeyyenû en tusîbû kavmen bicehâletin fetusbihû ‘alâ mâ fe'altum nâdimîn(e)
Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.
Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirsen onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz.
Hucurât Suresi 6. ayet, haberin doğruluğunu teyit etmenin önemini vurgulayarak, inananlara fasık bir kişiden gelen habere karşı dikkatli olmayı ve tebeyyün etmeyi emreder. Bu ayet, bilginin kaynağını sorgulama, aceleci hüküm vermekten kaçınma ve sonuçlarından pişman olmama gibi temel ahlaki ve sosyal prensipleri dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) ifadesi, Allah'a ve Resûlü'ne güvenip tasdik eden, dolayısıyla O'nun emirlerine uyması beklenen kimseleri işaret eder. Bu bağlamda, iman edenlerin haber karşısındaki sorumluluğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' (أمن) kavramı, sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir güven ve emniyet ilişkisi kurmayı ifade eder. Ayetteki 'Ey iman edenler!' hitabı, bu güven ilişkisi içinde olanların, toplumsal düzeni bozabilecek yanlış haberlere karşı uyanık olmaları gerektiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fâsık (فَاسِقٌۢ), 'fısk' (فِسْق) kökünden gelir ve bir şeyin kabuğundan çıkması gibi, Allah'ın emrinden ve doğru yoldan çıkmayı ifade eder. Ayette, haberin kaynağının güvenilir olmadığını, dolayısıyla haberin doğruluğunun şüpheli olduğunu belirtmek için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, fıskı (فِسْق) mecazi olarak 'haktan sapma' olarak açıklar. Fâsık (فَاسِقٌۢ) ise bu sapmayı gerçekleştiren kişidir. Ayetteki kullanımı, haberin taşıyıcısının ahlaki durumunun, haberin kabul edilebilirliği üzerindeki etkisine dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, fıskı (فِسْق) 'şeriatın hududundan çıkmak' olarak tanımlar. Fâsık (فَاسِقٌۢ) ise bu hudutları aşan kişidir. Ayette, fâsıkın getirdiği haberin, bu kişinin ahlaki sapması nedeniyle ihtiyatla karşılanması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebe' (نَبَأٌ), sadece bir haber değil, aynı zamanda büyük ve önemli bir haberdir. Ayetteki 'binaba'in' (بِنَبَإٍ) ifadesi, fâsıkın getirdiği haberin sıradan bir bilgi olmadığını, aksine toplumsal sonuçları olabilecek ciddi bir mesele olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, nebe'i (نَبَأٌ) 'önemli ve doğruluğu araştırılması gereken haber' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, fâsıkın getirdiği haberin, içeriği itibarıyla ciddiye alınması ancak kaynağı itibarıyla şüpheyle yaklaşılması gereken bir bilgi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tebeyyün (تَبَيُّن), bir şeyin açıklığa kavuşması, netleşmesi ve hakikatinin ortaya çıkmasıdır. Ayetteki 'fetebeyyenû' (فَتَبَيَّنُوٓا۟) emri, fâsıkın getirdiği haberin aceleyle kabul edilmemesi, aksine titizlikle araştırılması ve doğruluğunun teyit edilmesi gerektiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, tebeyyünü (تَبَيُّن) 'bir şeyin hakikatini ve iç yüzünü ortaya çıkarmak için çaba sarf etmek' olarak açıklar. Bu ayette, müminlerin haber karşısında pasif kalmayıp aktif bir araştırma ve doğrulama sürecine girmeleri gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, tebeyyün (تَبَيُّن) kavramının Kur'an'daki kullanımının, sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bilginin güvenilirliğini ve sonuçlarını değerlendirmeyi de içerdiğini belirtir. Ayette, yanlış bir kararın yol açabileceği pişmanlıktan kaçınmak için tebeyyünün zorunluluğuna işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehâlet (جَهَالَة), bilginin zıddı olup, bir şeyi bilmemek veya bilinenin aksine davranmaktır. Ayetteki 'bicehâletin' (بِجَهَـٰلَةٍ) ifadesi, haberin doğruluğunu araştırmadan, aceleci ve düşüncesizce hareket etmenin yol açacağı olumsuz sonuçları vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, cehâleti (جَهَالَة) 'bir şeyin hakikatini bilmemek veya bilinenin gereğini yapmamak' olarak tanımlar. Ayette, tebeyyün etmeden verilen kararların, bilgisizlikten kaynaklanan hatalara yol açacağını ve bu hataların toplumsal zararlara neden olabileceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nedâmet (نَدَامَة), yapılan bir işten dolayı duyulan üzüntü ve pişmanlıktır. Ayetteki 'nâdimîne' (نَـٰدِمِينَ) ifadesi, tebeyyün etmeden, bilgisizce hareket etmenin sonucunda ortaya çıkacak olan vicdani rahatsızlığı ve pişmanlığı vurgular. Bu, müminleri doğru davranmaya teşvik eden bir uyarıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, nedâmeti (نَدَامَة) 'yapılan bir işin kötü sonucunu gördükten sonra duyulan üzüntü' olarak açıklar. Ayette, yanlış bir haber üzerine verilen kararların, sonradan telafisi zor pişmanlıklara yol açabileceği uyarısı yapılır.
Hucurât Sûresi
Fasık bozguncu demektir, senin varlığındaki İlâh-î hakikatleri kendi nefsine maletmek sûretiyle hakikatin bozguncuları, işte kendi varlığının hakikatini bozduğu için gelen hakikat bilgilerini bozmuş oluyor, inkâr ediyor, dolayısıyla kendisine bu bilgiler ulaşamamış oluyor, çünkü kendisi, bu sistemi inkâr ettiği için kendine bu kapıyı kapatmış oluyor. “ İz- -T-B- ” Hakikat bilgilerini bozan bir bozguncu size bir haber getirdiği zaman, sizde bulunan hakikat bilgileri topluluğunu bozmaması için hakikati tasdik edici bir bilgimidir diye araştırın. (Murat Derûni) Bu konu hakkında geniş bilgi (81) Hayal vadisinin çıkmaz sokakları kitabında vardır.
Bâtın, hayal âleminin nasıl tehlikeli sokak ve çıkmazları olduğu hakkında bir fikirleri olması bakımından faydalı olacağını düşünüyorum. Zâhir âlemin tehlikeleri olduğu gibi bâtın âleminin de kendi içinde kendi şatlarında kelime oyunları ile daha büyük tehlikeleri vardır Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu gibi tehlikelerden korusun. “ İz- -T-B- ” Daha fazla bilgi ve fasık bir haber getirdiği zaman ne yapma gerektiği bu eserde vardır.
İbn-i Arabî hazretlerine göre "fasık", hakikatten sapmış kişi veya nefsin karanlık yönüdür. "Haber" ise nefsin veya şeytanın insana getirdiği şüphe, yanlış inanç veya vehimdir. Tasavvufta "fasıkın haberi", insanı hakikatten saptıran her türlü içsel ve dışsal yanıltıcı bilgidir. "Fasık"ı "nefs-i emmârenin sesi" olarak görür. Bu nefs, insanı yanlışa sürükleyebilir.
Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde de zâhiri olarak bilgi faydalı olur.
Fahreddin Razî der ki: Bu sûrede müminleri ahlakın en güzeline bir yöneltme vardır. O ise ya Allah ile veya Peygamber ile veya kendi cinsi ile olur. Bunlar da iki sınıftır, çünkü ya müminler yolunda gider, tâat rütbesinin içinde veya dışarda olurlar. Dışarıda olan fasıktır. Müminler gidişinde dahil olanlar da yanlarında hazır veya uzakta bulunurlar. Bu suretle ahlak beş kısım olur:
1- Allah'a ait olanlar,
2- Peygambere ait olanlar,
3- Fâsıklara ait olanlar,
4- Hazır olan müminlere ait olanlar,
5- Gaib olan müminlere ait olanlar.
İşte bunlardan herbirine ait olmak üzere yüce Allah bu sûrede beş kere "Ey iman edenler!" buyurmuştur. Allah ve Resulüne ait olan açıklamadan sonra üçüncü olarak burada fâsıkların sözlerine güvenilmemesi gerektiğini açıklıyor. Çünkü onlar araya fitne sokmak isterler ki o fitne "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa..." âyetinde açıklanacaktır... Bununla beraber fâsıkın sözünü de büsbütün hiçe saymayıp araştırma ve açıklanması emrolunmuştur. Demek ki fâsık olmayıp da adil olacak olsa yerine göre haber-i vâhid dinlemeye layık olacaktır. Bu âyetin indirilmesine sebeb olmak üzere şöyle rivayet ediyorlar: Resulullah Velid b. Ukbe'yi Beni Mustalik'a vali ve zekât memuru olarak göndermişti. Onunla onlar arasında bir kin varmış; yaklaştığı zaman karşısına gelen atlıları kendisini öldürecekler sanmış, korkmuş geri dönmüş. Resulullah'a varıp onlar dinden döndüler, zekatı vermeyi reddettiler, demişti. Resulullah da öfkelenmiş ve onlarla harp etmeyi kurmuştu, bu âyet bunun üzerine indi. Bir rivayette de Halid b. Velid'i göndermiş, gözetlemiş, ezan okuduklarını ve gece namazı bile kıldıklarını görmüş ve zekâtlarını da ona teslim etmişler o şekilde geri dönmüştür. "Fâsık" ile "nebe" kelimelerinin nekre oluşu umumilik içindir. Herhangi bir fâsık, herhangi bir nebe' (haber) demektir. Çünkü Razî'nin hatırlattığı şekilde şartın bulunduğu yerde sübut yönünde umumilik, nefi yönünde hususilik olur. Nitekim haberler de nefi tarafında genel, sübut tarafında özeldir. Denilmeyip de şüphe harfi olan ile ifade edilmesi müminlerin fâsıklara aldanmayacak kadar uyanık olmaları gerektiğini ihtar ve öyle uyanık müminlere herhangi bir fâsıkın cüretinin ender olacağına işaret nüktesini taşımaktadır. Çünkü bir bilgisizlikle, hallerini bilmeyerek, bir kavmi musibete uğratırsınız, vurursunuz, bir zarara uğratırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz, çünkü haber yanlış olunca sonra temiz oldukları ortaya çıkar da telafisi mümkün olmayan bir üzüntü çekilir. İman vicdanı, öyle bir haksızlığa karşı devamlı olarak sızlar. Zemahşerî der ki: Nedamet, yani pişmanlık, bir çeşit üzüntüdür ki, meydana gelen şeyin olmamasını dileyerek gam yemektir. Böyle bir üzüntü ve gam ise devamlı ve etkili olur, çünkü olay akla geldikçe pişmanlık yapışır.[27]