Va'lemû enne fîkum rasûla(A)llâh(i)(c) lev yutî'ukum fî keśîrin mine-l-emri le'anittum velâkinna(A)llâhe habbebe ileykumu-l-îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum ve kerrahe ileykumu-lkufra velfusûka vel'isyân(e)(c) ulâ-ike humu-rrâşidûn(e)
Bilin ki, aranızda Allah'ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarı, fasıklığı ve (İslam'ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.
Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize zinet yapmıştır. Küfrü, fasıklığı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.
Hucurât Suresi 7. ayet, imanın kalplere yerleşmesi, küfür, fısk ve isyanın çirkin görülmesi gibi temel kavramlar üzerinden müminlerin doğru yola iletilmesini ve peygamberin rehberliğinin önemini vurgular. Ayet, Allah'ın lütfuyla gerçekleşen bu manevi dönüşümü dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Resul (رسول), gönderilen kişi demektir. Kur'an'da genellikle Allah tarafından insanlara vahiy ile gönderilen, şeriat sahibi peygamberler için kullanılır. Bu ayette 'Resûlallah' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın elçisi olma vasfını ve dolayısıyla O'nun sözlerinin ve hükümlerinin ilahi bir kaynağa dayandığını belirtir. Ayetteki 'içinizde' ifadesi, peygamberin varlığının müminler için bir rahmet ve rehberlik kaynağı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Resul (رسول), risaletle görevlendirilmiş kimsedir. Risalet ise, bir şeyi bir yerden başka bir yere ulaştırmak anlamına gelir. Kur'an bağlamında Resul, Allah'ın kelamını ve hükümlerini kullarına ulaştıran kişidir. Ayetteki 'içinizde Resûlullah'ın bulunması', müminlerin her an ilahi rehberliğe ve doğruya ulaşma imkanına sahip olduklarını, dolayısıyla peygamberin emirlerine uymanın zaruretini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Anit (عنت), helake düşmek, günaha girmek veya zorluğa maruz kalmak demektir. Ayetteki 'eğer size uysaydı, şüphesiz anite düşerdiniz' ifadesi, peygamberin her konuda müminlerin arzu ve isteklerine göre hareket etmesi durumunda, onların dünya ve ahiret işlerinde büyük sıkıntılarla karşılaşacaklarını, hatta günaha ve helake sürükleneceklerini vurgular. Bu, peygamberin hikmetli kararlarının önemini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Anit (عنت), meşakkat ve zorluk anlamına gelir. 'Lâ anittüm' (لَعَنِتُّمْ) ifadesi, 'şüphesiz zorluğa düşerdiniz' demektir. Burada kastedilen, peygamberin her konuda müminlerin heva ve heveslerine uyması durumunda, onların doğru yoldan saparak kendilerini zor duruma sokacaklarıdır. Bu, peygamberin rehberliğinin, müminleri zorluklardan ve yanlışlardan koruyucu bir kalkan olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubb (حبّ), bir şeye karşı duyulan meyil ve istektir. 'Habbabe' (حبّب) fiili ise, bir şeyi sevdirmek, ona karşı meyil uyandırmak anlamına gelir. Ayette 'Allah size imanı sevdirdi' ifadesi, imanın kalplere yerleşmesinin ve ona karşı bir muhabbet duyulmasının Allah'ın bir lütfu olduğunu gösterir. Bu, imanın sadece akli bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir yöneliş olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hubb' (حبّ) kavramı, genellikle Allah'a ve O'nun emirlerine karşı duyulan derin bir sevgi ve bağlılığı ifade eder. 'Habbabe' (حبّب) fiili ise, bu sevginin Allah tarafından kalplere ilham edildiğini ve yerleştirildiğini gösterir. Ayetteki 'Allah size imanı sevdirdi' ifadesi, imanın müminler için doğal bir eğilim haline gelmesini, ona karşı içsel bir çekim hissetmelerini sağlayan ilahi bir müdahale olarak açıklanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zeyn (زين), bir şeyi güzel ve hoş gösteren şeydir. 'Zeyyene' (زيّن) fiili ise, bir şeyi güzelleştirmek, süslemek ve cazip hale getirmek demektir. Ayette 'onu (imanı) kalplerinize süsledi' ifadesi, imanın sadece sevilmekle kalmayıp, aynı zamanda kalplerde estetik ve çekici bir değer olarak algılanmasını sağlayan ilahi bir eylemi anlatır. Bu, imanın müminler için sadece bir görev değil, aynı zamanda ruhsal bir güzellik kaynağı olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zeyn (زين) kelimesi, bir şeyin dış görünüşünü veya içsel değerini güzelleştirmeyi ifade eder. 'Zeyyene' (زيّن) fiili, Allah'ın imanı müminlerin kalplerinde öyle bir konuma getirdiğini ki, onlar için iman, her türlü dünyevi güzellikten daha üstün ve çekici hale gelmiştir. Bu, imanın kalpteki yerinin sağlamlığını ve müminlerin ona olan bağlılıklarının derinliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Şer'i anlamda ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya getirdiği hükümleri inkar etmek, gerçeği örtmek anlamına gelir. Ayette 'küfrü size çirkin gösterdi' ifadesi, Allah'ın müminlerin kalplerine, inkarın ve nankörlüğün çirkinliğini ve kötülüğünü yerleştirdiğini, böylece onlardan uzak durmalarını sağladığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr (كفر), Kur'an'da imanın zıttı olarak, Allah'ın nimetlerini inkar etme, O'na karşı nankörlük etme ve hakikati reddetme anlamında kullanılır. Ayette 'küfrü size çirkin gösterdi' ifadesi, müminlerin kalplerinde küfre karşı doğal bir nefret ve tiksinti oluştuğunu, bunun da Allah'ın bir lütfu olduğunu vurgular. Bu, imanın sadece kabul değil, aynı zamanda küfre karşı bir duruş gerektirdiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Rüşd (رشد), doğru yolu bulmak, olgunluğa erişmek ve hakikate ulaşmak demektir. 'Râşidûn' (راشدون) ise, doğru yolda olanlar, hidayete ermiş kimselerdir. Ayette 'işte onlar râşidûn' ifadesi, Allah'ın imanı sevdirdiği, küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdiği kimselerin, doğru yolu bulmuş, olgunlaşmış ve hidayete ermiş kişiler olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın lütfuyla kazanılan manevi bir mertebedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rüşd (رشد), doğruya isabet etmek, hakikati idrak etmek ve olgun bir akla sahip olmak anlamına gelir. 'Râşidûn' (راشدون) kelimesi, bu vasıflara sahip olan, yani Allah'ın hidayetiyle doğru yolu bulan ve bu yolda sebat eden kimseleri ifade eder. Ayetteki kullanımı, imanı benimseyip küfürden uzak duranların, Allah katında doğru ve olgun kabul edilen kimseler olduğunu vurgular.
Hucurât Sûresi
-Soru: Şimdi Peygamber efendimiz Hakîkat-i Muhammedî ve Ahadiyyet-i Ahmed ‘ten alıyor. Bizim içimizden bir rasûl geldiğinde de yine bizim bâtınımızdan haber almamız bu halle mi oluyor?
-Evet, bu yolla oluyor. Zaten bu içerdeki rasûlü, risâleti “sizin içinizdedir” iki âyet-i kerime var. Biri.
“Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîz”
(Tevbe 128) Bir o var “içinizden bir rasûl geldi”, diğeri de, (Hucurât-49/7) “rasûl içinizdedir” hükmüyle vardır. Biri gelişini belirtiyor yani kaynağını, diğeri ise rasûlün devamının sizinle birlikte olduğunu gösteriyor.
-O rasûl gelmezse hayalimizden alıyoruzdur.
-O rasûl gelmezse hepsi hayal, hiçbir şey olmaz. Peygamberimizin (s.a.v.) hayatı bile hayalen bizde olmakta. Yani peygamberimizin dış halini “mislüküm beşer” halini sonuna kadar ezberleyin. Bütün sûreti, sîreti nebiyi ezberleyelim. Siyer kitaplarının hepsini ezberleyelim, biz onu tanımamışızdır. Onun etinden kemiğinden bahsediyoruz, sûretinden bahsediyoruz. Hakîkatinden bahsediyor muyuz.? İşte o sûret içersinde nebîliği vardır, rasûllüğü vardır, risâleti vardır, ahadiyyeti vardır, ahmediyyeti vardır. Hani Mevlâna hazretleri diyor ya: “Hangi tohumu yere attın da çıkmadı? İnsan tohumunu yere atarsan çıkmaz mı?” İşte mi’rac gecesi peygamber efendimiz, kendi vücûd-ı şerifleri bir tohum hükmünde, Hakikat-i Muhammedînin kemâlini gösterdiler mî’rac gecesi, Hakk’a ulaştı dediği o. Yani o tohum kısa bir sürede açıldı, içindekinin hepsini gösterdi. Âyet-el Kübrâ dediği bu işte, büyük âyetlerimden gördü. Yani kendi hakîkatini seyretti, bir yere gitmedi. Cennetleri, cehennemleri hepsini gördü, kendindeki makamları gördü, işte o akşam Hakîkat-i Muhammedîyeyi gördü.
Vücûduyla mı gitti, bedeniyle mi gitti, ruhuyla mı gitti? Daha hâlâ onun konuşmasını yapılıyor. Bir yere gitmedi kardeşim, her şey kendinde oldu, gitmesine gerek yok ki. Zaten kendi kendisinde kendi olarak var. Gidecek bir âlem yok ki zâten, nereye gitsin? İşte tasavvuf ehli, tevhid ehli kendisinde bu çekirdeği açmaya çalışıyor. O çekirdeğin içindeki her bir hücresi bir esmâ-i ilâhiyye. O esmâ-i ilâhiyyeler o çekirdekte geliştikçe, nasıl bir tohum yere atılıyor dal-budak salıyor, o çekirdeğin neresine sığmış onlar değil mi? Ama kevnde açılma seyrini ve açılma imkânını buluyor.
Bu âlem zaten mümkinat âlemi, imkânlar âlemidir. Bu âlemde ne varsa var, başka bir yerde oluşacak bir şey yok. Bu âlemden götürdüğümüz varsa orada kullanım var, yeni bir şey oluşmayacak. Burası tarla, âhiret tarla değil. “Dünya ahretin tarlasıdır,” denildiği işte budur. Biz insan olan o çekirdeğimizi, gönlümüz tarlasına ektiğimiz zaman, işte bu gelişmelerin hepsi her bir hücresinin, o çekirdek içerisinde olan her bir hücresinin bir dal-budak salması, bir ağaç olması her bir esmâ-i ilâhiyenin böylece zuhura çıkmasıdır.
Ehl-i dilin, gönül tarlasında (Tûbâ) ağaçları çıkar.
NOT= Tûbâ hakkında (Terzi Baba-2-) kitabımızda izahat vardır dileyen oraya bakabilir.[28] “ İz- -T-B- ”
(41) Zuhurat-tecelli.
17 Kasım 2009 Salı Çok kıymetli Terzi babacığım ve anneciğim, “siz gittikten sonra” eski durumlarımıza yavaş yavaş dönmekle birlikte yeni oluşumlarımıza alışmaya da çalışıyoruz. fakat pozitif yönde oluşumlar çok mutlu etmekte. İdraklarımız açılmış elhamdülillah. Ne kadar hamd etsem(k) azdır.
Terzi babam, sizin gittiğiniz akşamın sabahı şöyle bir zuhurat gördüm: Sanki peygamber efendimiz gerçekten gelmiş ve gidiyordu. uyanınca "babama anlattığım peygamber rüyasının gerçeğini şimdi gördüm" dedim. bu sabah ise "sizinle gideceğimiz umre ziyaretinin hac farizasına döndüğünü gördüm. hatta secdeye varıyordum. namazı bitirince kâ’be-yi görme heyecanı sarmıştı. ve sizi hac kıyafetleri içinde görüyordum." uyanınca garip bir sevinç vardı.
Bunları anlamlandıramadım. çok şükrettim ama kendi zuhuratımı henüz tam mânâlandıramıyorum. Sizin yol göstermenize (her zamanki gibi) ihtiyacım var. Allahıma sonsuz hamdu senalar olsun. iyi ki varsınız ve babam ,annem olmuşsunuz. Hürmetle ellerinizden öpüyorum.
(Ha-Kızınız, n-n
(41) Zuhurat-tecelli’nin özet yorumu.
23 Kasım 2009
Selâmün aleyküm sevgili akıllı kızım. Bu yazını aldım ve diğer gönderdiğin yazınıda yeni aldım üç gündür İstanbulda idik onun için maillere hemen bakamadım. bizde yavaş yavaş normal yaşantımıza dönmeye çalışıyoruz. Hızlı bir yaşam devam ediyor. İnşeallah Cenâb-ı Hakk kolaylıklarını verecektir.
Bu yazına gelince onuda izah etmeye çalışayım. Ancak, "babama anlattığım peygamber rüyasının gerçeğini şimdi gördüm" bu dediğini tam hatırlayamadım, onu bana tekrar hatırlatırsan iyi olur.
(sanki peygamber efendimiz gerçekten gelmiş ve gidiyordu. Bu zuhuratının iki yönü vardır. Biri Genelde Peygamber kelimesi bildiğin gibi farisi bir kelimedir, arapçası "Rasûl ve Nebîdir." Ancak peygamber kelimesi ile hangi yönünden bahsedildiği anlaşılmaz. Nebîden'mi? rasûlden'mi? olduğu belli değildir. Böyle olunca manâsı tam açık olmaz. Ancak peygamber dendiği zaman her ikisininde anlamı söylenmiş olur. Nebî olan bir elçiden peygamber diye bahsettiğimizde onun bu ifade ile Nebî'mi? yoksa Rasûl'mü? olduğu anlaşılmamış olur. yukarıda bu zuhuratın iki yönü vardır demiştik bir yönü, kişiye özel diğeride, diğer kimselerlede ilgili olan yönüdür. kişiye özel yönü düşündüğün gibidir ancak burada mühim olan husus gelenin (Zât-i Rasûlüllah Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz) değil, Manây-ı Muhammedîdir.
Hiç bir şekilde (Zât-i Muhammed (s.a.v.) mi görmek mümkün değildir.) Ayrıca Allahü Teâlânın gönderdiği Rasûl risâlet sona ermiştir ancak (Rasûlün Rasûlleri) devam etmektedirler. İşte bunlardan diğer bazı kimselerinde yararlanmaları bu ikinci yöndendir. Kim nasıl idrak ederse öyle değerlendirir.
İdrak ile oraya gitmek Hacc vaktinde orada oluşanları ilmen ve şuhuden yaşamaktır. Hacc zamnında o yaşantılar zaman ve zemin üzere kemalde olur ancak idrakler kişilere göre değişir. Her şeyden daha mühim olan ise idrakle oralarda yaşamaktır. Umre niyetiyle gidildiğinde (Zaman) Hacc zamanı değildir ama ilmen şuhuden idrak zamanı olduğundan ve zeminde aynı zemin olduğundan ziyaret umre dahi olsa hacca bedel bir hususiyyet-i vardır. Hissettiğin bunlar olabilir. İnşeallah bir mani olmassa o yolculuğa çıkılır ve sağlıkla geri dönülür. Hayırlı akşamlar Nüket anneninde selâmları vardır. Bende selâm ederim hoşça kal kızım. Terzi baban.
…………………………….. Konumuzun başında belirttiğimiz gibi, Hz. Peygamberimizin kemâlâtı ve zuhuru nübüvvetin bâtını olan “velâyet” kemâlâtı ile sürmektedir. Hucurat sûresi ,7.ci âyeti ile bu zuhur şöyle beyan olunmaktadır.
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ يَسُولَ الله
(Va’lemû enne fîküm rasûlallah)
(49/7) ”Ve biliniz ki, aranızda muhakkak Allah'ın Peygamberi vardır”
İyi biliniz ki, rasûlüllah sizin içinizde, aranızdadır. Genel olarak o cemaatin-topluluğun içinde, birey olarak ise kişinin enfüsündedir. Hz. rasûlüllah efendimiz “velâyet” kemâlâtının nokta zuhur mahallinden, o isim ile sûretlenerek zuhur edip zâhir olmuştur. Bu ifadelerimden maksadım ben fakîr, Peygamberimizi “Terzi Babam” sûretinden görmekteyim. Bu hususi, zevki ve indi, bir haldir, kimseyi bağlamaz. Çünkü Hz Muhammed (s.a.v.) isminin müsemması olan ma’nâda müşahede edilebilir.
Şunu da söyleyebiliriz. “Hakikati Muhammedi,” varisi Muhammedi ile risâlet olunduğunda, Terzi Baba, ismi ile isimlendi. O da irsal ettiği kendindeki bu hakikate, icabet edip uyanlar da bu hali idrak edenler oldular.
وَفِي الْأَرْضِ أَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ
(Ve fil’ardı âyâtün lil mûkınin.)
(51/20) “Ve yerde, kesin olarak inananlar için deliller vardır.” Yakîn-ikan ehline, yeryüzünde-arzda kesin olan deliller işâretler vardır. İnsân-ı Kâmil “Terzi Baba “ arzında bedeninde de ikân sahipleri için kesin ve açık olan deliller vardır. Çünkü onun arzı aynı zamanda İlâh-î kemallerin sergilendiği bir yerdir. Âyette çok açık bir ifade “kesin” ibaresinin kullanılmasıdır. Rasûlluk-risâlet hakikati de bu delillerden biridir.
وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
(Ve fî enfüsiküm efelâ tübsirûn.)
(51/21) “ Ve sizin kendi nefislerinizde de -deliller vardır- hiç de görmez misiniz?.”
Hemen bir sonraki âyette ise bu deliller aynı zamanda sizin nefsinizde de var. Yani size kendi nefsinizden bir rasül gelerek bu hakikati bildirdi. Bu hakikati gözler önüne serdikten sonra ise, ”efelâ tübsirûn” Siz hâlâ ondaki bu vasıfları görmezmisiniz? Ya da, hiç de görmezmisiniz? Diye zâhir ehlinin neleri kaçırdığına vurgu yapılmaktadır.
Değerli Kardeşlerim. Sayıların dili ise bu iki âyet-i celileyi şu şekilde anlatmaktadır. 51 /20 (51+2=53) ve (51/21) (512+1=513) hem 13 hem de 53 zâhir olarak ben buradayım demektedir.
Not: Bu bölümü yazar iken, Terzi Babamdan bir mail geldi. Maili açıp okuduğumda, risâlet mevzuuna şu gönderdiğim yazıları da uygun yere değerlendirebilirsin diyordu. Hemen rabbime şükrettim. Sanki gönlüme sekine indi. Adeta ma’nen bir tastik hüviyetinde olmuştu. Şükrederiz..
Hz. Mevlânâ, bu sırrı ne güzel ifşâ ediyor.”Mustafa yine geldi” buyurmaktadır. Kişiye kendi özünden bir rasûl gelmeli ki ona, risâletiyle Kur’ân-ı kitabı getirsin, bildirsin. Bütün bu âyetlerin oluşumlarının tatbikatları her an üzerimizde tahakkuk etmektedir. Kişiye Hz. Rasûlüllahın hakikati gelmeden Kur’ânın-zâti bilgisine ulaşılabilinmesi mümkün değildir. O kişi yine Kur’ân okur mealini çözer, zâhiren tefsirini yapar ancak özüne dokunamaz.
Bir velinin gönül çeşmesinden Velâyet suyu ile gusul abdesti alması lâzımdır.
Terzi Baba mın Muhammediyet-Risâlet –tecellisi ile ilgili olarak, tastik mahiyetinde oluşan, bir başka husus ise şudur.
Abdül Kerim cîlî (İnsânı-ı Kâmil) isimli kitabının, “İnsân-ı Kâmil” bölümü sayfa (609) dan itibaren bu hususta özetle şöyle demektedir.
İnsân-ı Kâmil. Çeşitli vasıflara bürünür, çeşitli yerlerde zuhur eder.
İnsân-ı Kâmil. Olarak kendisine verilen asıl isim, (Muhammed) dir.
İnsân-ı Kâmil için. Başka libaslarına itibarla nice nice isimleri vardır.
Ben onunla buluştum. Ona yüce Hakk’ın salâtını, selâmını dilerim.
Bu buluşmamızda o: Şeyhim, Şeyh Şerafeddin İsmâîl Ceberti’nin sûretinde idi.
Ben, Onun Rasûlüllah (s.a.v.) olduğunu bilmiyordum, Onu şeyhim biliyordum. Böyle olması, Onun göründüğü yerlerin cümlesinden biridir.
Bu işin sırrı onu gösterir ki: O, sûret olma yönü ile her sûrette mekân tutabilir.
Ancak, sûretlerden herhangi biri gibi görürse. Onun Muhammed (s.a.v.) olduğunu bildiği halde, göründüğü sûretin ismini verir. Bu böyle olsa dahi verilen isim (Hakikat-i Muhamme diyye) ye gider.
Hele Şiblî’nin durumuna bir bak.
Rasûlüllah (s.a.v.) onun sûretinde gördüğü zaman, talebesine şöyle dedi:
Şahidim ki, ben: Rasûlüllah’ım..
Talebe keşif sahibi biri idi. Onu anladı ve şöyle dedi:
Bende şahidim: Sen Rasûlüllah’sın..
Bu öyle bir iştirki: İnkâr götürür yanı yoktur.
Keşfin en azından mertebesi: Uykuda olan bir şeyin, ayık halde olmasıdır.
(Hakikat-i Muhammediyye) sana keşf yolu ile, ayık halde geldiği zaman, Âdemoğlu sûretlerinden biri gibi gelir.
Zira keşif sana şu ihsân-ı yapar.
Muhammed (s.a.v.) o görülen sûrette görülmüştür.
Rasûlüllah-ın (s.a.v.) her sûrette bir sûret bulma makâmı vardır. Bu hali ile: O, sûretlerin tümünde tecelli eder.
Rasûlüllah-ın (s.a.v.) âdeti böyle olmuştur.
O, her zaman, zaman halkının en kâmili sûretinde görülür.
Zira onlar: Rasûlüllah-ın (s.a.v.) zâhirde halifeleridir. Bâtında ise. onların hakikati kendisidir.
Mesnevî-i Şerîf’ in (A.A.Konuk) şerhi “cilt 3 sayfa 230” da da şöyle bir kayıt vardır. Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebirlerinde ki, bir beyti şeriflerinde. “Hâmil-i sırrı Mustafavi” (s.a.v.) olduklarını “bu hakikat-i taşıdıklarını” açıkça beyan buyurmuşlardır.
“Açtılar kenz-i füyûzu, hil’at pûş.
Mustafa geldi, cümleniz îmân ediniz.
(İnsân sûreti, sûretlerin en güzeli olmasaydı, “Risâlet” insân sûreti üzere, zuhur etmezdi.) “ İz- -T-B- ”
NOT= Bilindiği gibi Allah (c.c.) tarafından gönderilen ve umumi olan “Risâlet ve Nübüvvet” Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz ile sona ermiştir. Ancak herhangi bir Peygamberin arkasından belirli bir süre Rasûl ve Nebi gönderilmez ise o Rasûl ve Nebiye bağlı olan ümmetinin içinden ehli kemâl olanlar bu süre içerisinde Nebi Veya Rasûlünün getirdiklerini çevresine yaymaya devam ederler. Bunlar Allah-ın değil, Rasûlün Rasûlleri’dir. Bu husus açık olarak bellidir. Yasîn-i Şerifte bu hususta (36/13-14) açık bilgi vardır. Gelenler İsâ’nın (a.s.) Rasûl/habercileridir.
İşte Efendimizden sonra gelen onun ümmetinden bazılarıda bu durumda olduklarından, Muhammed (s.a.v.) Efendimizin habercileridir. Bunlar Allah tarafından gönderi-lenlerden değildirler. Bu hususun anlaşılması lâzımdır ve bunlar/yukarıda bahsedilenler, birer iddia değildirler sadece bir arştırma neticesinde bulunmuş hususlardır. Ayrıca bizimde bu hususta böyle bir iddiamız da yoktur. [29] “İz- -T-B-”