Ve-in tâ-ifetâni mine-lmu/minîne-ktetelû feaslihû beynehumâ(s) fe-in beġat ihdâhumâ ‘alâ-l-uḣrâ fekâtilû-lletî tebġî hattâ tefî-e ilâ emri(A)llâh(i)(c) fe-in fâet feaslihû beynehumâ bil'adli ve aksitû(s) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuksitîn(e)
Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.
Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever.
Hucurât Suresi 9. ayet, müminler arası çatışma durumunda izlenecek adımları, özellikle barış, adalet ve saldırganlığa karşı mücadele kavramları üzerinden ele almaktadır. Ayet, ihtilafın çözümü için hem uzlaşmayı hem de gerektiğinde güç kullanmayı içeren kapsamlı bir yaklaşım sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Katl (قتل), bir şeyi gidermek, ortadan kaldırmak demektir. Ayetteki 'iktitel' (اقتتال) ise iki tarafın birbirini öldürmeye çalışması, karşılıklı savaşması anlamına gelir. Burada müminler arasında vuku bulan bir çatışma hali ifade edilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İktitel (اقتتال), iki grubun birbirine karşı savaşmasıdır. Ayetteki kullanımı, müminler arasında meydana gelen bir iç çatışmayı mecazi olarak değil, doğrudan bir savaş eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sulh (صلح), fesadın zıddıdır. Islah (إصلاح) ise bir şeyi düzeltmek, iyi hale getirmek demektir. Ayetteki 'faaslihû' (فأصلحوا) emri, müminler arasında çıkan çatışmayı sona erdirip barışı tesis etme yükümlülüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sulh (صلح) kavramı, Kur'an'da genellikle 'fesad'ın (bozgunculuk) karşıtı olarak kullanılır ve toplumsal düzenin, uyumun ve barışın sağlanmasını ifade eder. Bu ayetteki 'ıslah' emri, müminler arasındaki ihtilafı gidererek toplumsal birliği yeniden kurma çabasını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي), haddi aşmak, zulmetmek ve haksız yere saldırmak demektir. Ayetteki 'bağat' (بغت) fiili, mümin gruplardan birinin diğerine karşı haksız ve saldırgan bir tutum sergilemesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bağy (بغي), bir şeyin sınırını aşmak, haddi tecavüz etmektir. Bu ayette, müminlerden bir grubun diğerine karşı haksız yere saldırganlık göstermesi, Allah'ın belirlediği sınırları aşması anlamında kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bağy (بغي), zulüm ve haddi aşma manasına gelir. Ayetteki 'bağat' ifadesi, müminler arasındaki çatışmada bir tarafın haksız yere saldırganlık yaparak barışın bozulmasına neden olan taraf olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fey' (فيء), geri dönmek, rücu etmek demektir. Ayetteki 'tefîe' (تفيء) fiili, saldıran tarafın haksız tutumundan vazgeçip Allah'ın hükmüne ve adalete dönmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fey' (فيء), bir şeyin geldiği yere geri dönmesidir. Burada, saldıran grubun haksız davranışından vazgeçerek Allah'ın emrine, yani barış ve adalete geri dönmesi kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adl (عدل), eşitlik ve denge demektir. Bir şeyi doğru ve hakkaniyetli bir şekilde yerine getirmektir. Ayetteki 'bil-adli' (بالعدل) ifadesi, müminler arasındaki ihtilafın çözümünde tarafsız ve hakkaniyetli bir tutum sergilenmesi gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Adl (عدل) kavramı, Kur'an'da merkezi bir ahlaki değer olup, her şeyi yerli yerine koymak, hakkaniyetle davranmak ve dengeyi gözetmek anlamına gelir. Bu ayette, müminler arası barışın ancak adaletle tesis edilebileceği, yani her iki tarafın da haklarının gözetilmesi gerektiği belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıst (قسط), adalet ve hakkaniyetle davranmaktır. 'Muksit' (مقسط) ise adaletli olan, adaletle hükmeden kişidir. Ayette Allah'ın 'muksitleri' sevmesi, adaletli davrananların Allah katında değerli olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kıst (قسط) kelimesi, adalet ve hakkaniyet anlamındadır. 'Muksitîn' (مقسطين) ise adaletli davrananlar, zulmetmeyenler demektir. Ayette, müminler arasında barışı adaletle sağlayanların Allah tarafından sevildiği ifade edilmektedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kıst (قسط) kökünden türeyen 'muksitîn' (مقسطين), adaletli davranan, hakkaniyetli olan kimseleri ifade eder. Kur'an, bu kavramla toplumsal ilişkilerde ve ihtilafların çözümünde adaletin temel bir ilke olduğunu vurgular ve adil olanları över.
Hucurât Sûresi
İki tarafın savaşı kişinin varlığında bulunan nefis mertebelerinin birbirinin varlığını ortadan kaldırmayı istemesidir. Her nefis mertebesinin bir özelliği vardır ve eğitildiği zaman kişiye faydalı olur. Onun için adalet ile aralarının düzeltilmesi ve barıştırılması gerekir. Aksi takdirde kişi nefsi emmare yaşantısına döner ve hakikatinden uzaklaşır. (Murat Derûni)
“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan bâtın gökyüzüdür.
Zâhir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır.
Bunlar yedi nefis mertebeleridir.
Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir.
Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar.
Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini ve kimliğini böylece tanımağa başlar.
Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur.
Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur. T.B.
Elmalı Hamdi yazır tefsirinden ilgili bölüm ile devam edelim.
Fâsıkın sözüne kapılmanın ve Peygamber'i dinlemenin neticelerinden biri olan anet, sıkıntı ve günah ve öne geçmeye bir işaret olmak üzere buyuruluyor ki: Ve eğer müminlerden iki grup vuruşurlarsa, rivayetlerin özetine göre: Resulullah (s.a.v.), Sa'd b. Ubâde'nin hastalığında ziyaretine giderken, Abdullah b. Übeyy b. Selûl'e de uğraması istenilmiş ve bir merkebe binerek uğramıştı. Abdullah b. Selûl, "Merkebin kokusu bizi rahatsız etti" demiş. Orada hazır bulunan Ensar'dan Abdullah b. Revaha Hazretleri de "Vallahi Resulullah'ın merkebinin kokusu senden daha hoştur." demiş. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy'in kavminden taraftarları kızmış, Abdullah b. Revaha Hazretlerinin arkadaşları da kızmışlar, İbnü Revaha Hazrec kabilesinden, İbnü Übeyy Evs kabilesinden olduklarından iki kabileden birtakım kimseler, silahsız olarak elleriyle, papuçlarıyla, sopalarla döğüşmeye başlamışlar, bunun üzerine bu âyet inmiş, Resulullah âyeti okumuş, bu şekilde barışmışlar. Fakat İbnü Cerir'in ve İbnü Ebi Hatim'in, Süddi'den rivayetlerine göre: Ensar'dan İmran namında bir zatın Ümmü Zeyd adında bir hanımı vardı, kadın yakınlarını ziyaret etmek istemiş, kocası göndermemiş ve onlardan kimsenin gelmemesi için de evinin üst katında hapsetmişti. Kadın ailesine haber göndermiş onun üzerine kavmi gelmiş oradan indirip götürmek istemişler, kocası da çıkmış kendi kavminden yardım dilemiş, bunun üzerine amcasının oğulları gelip kadın ile ailesinin aralarına girmeye çalışmışlar, onlar da müdafaa etmekle döğüşmüşler, bu âyet inmiş, Resulullah adam göndermiş barıştırmış, taraflar Allah'ın emrine dönmüşler. Önceki, birinci âyetin mânâsına daha yakındır. Dikkat çekicidir ki, âyette önce "Eğer iki taife" diye tesniye ile başlanıldığı halde fiilde "ikisi vuruşurlarsa" denilmeyip çoğul sigası ile "onlar vuruşurlarsa" buyurulmuştur ki, bu fark tercemede gösterilemiyor. Bunun nüktesi, azdan başlayan bir kıtâl'in bastırılamadığı takdirde genişleyeceğini hatırlatmaktır. Onun için derhal ikisi arasını islah edin, düzeltin, nasihat ile ve şayet orada bir şüphe varsa onu gidermekle, olmadığı takdirde Allah'ın hükmüne çağırmakla sulh edin, barıştırın.[30]