Kul eta'budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yemliku lekum darran velâ nef'â(n)(c) va(A)llâhu huve-ssemî'u-l'alîm(u)
(Ey Muhammed!) De ki: "Allah'ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."
De ki: "Allah'ı bırakıp da size ne zarar, ne de fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir".
Mâide Suresi'nin 76. ayeti, tevhid inancının temelini vurgulayarak, Allah'tan başka hiçbir varlığın zarar veya fayda verme gücüne sahip olmadığını belirtir. Ayet, kulluk kavramını ve Allah'ın eşsiz sıfatlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kökünü, zelil olmak, boyun eğmek ve itaat etmek olarak açıklar. Ayetteki 'ta'budûn' fiili, Allah'tan başkasına bu tür bir boyun eğmeyi ve kulluğu reddetme bağlamında kullanılmıştır, zira bu, yalnızca Allah'a mahsustur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ibadet' kelimesini 'itaat' ve 'boyun eğme' olarak yorumlar. Ayetteki 'atabudûne' ifadesi, muhatapların Allah dışında bir şeye itaat etmelerinin ve ona kulluk etmelerinin anlamsızlığını vurgular, çünkü o varlıkların hiçbir gücü yoktur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' ve 'ibadet' kavramlarının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. Ona göre ibadet, insanın Allah karşısındaki mutlak bağımlılığını ve O'na tam teslimiyetini ifade eder. Ayetteki kullanım, bu teslimiyetin yanlış adreslere yöneltilmesinin eleştirisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mülk' kökünü 'sahip olmak' ve 'güç sahibi olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yemliku' ifadesi, Allah'tan başka tapılan varlıkların zarar veya fayda verme konusunda hiçbir güce ve yetkiye sahip olmadığını net bir şekilde belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesinin, bir şey üzerinde tam tasarruf yetkisine sahip olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mâ lâ yemliku' ifadesi, ilahlık iddia edilen varlıkların, en temel düzeyde bile, insanlara zarar veya fayda verme kudretinden yoksun olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk' kavramını, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf hakkı olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ yemliku' kullanımı, Allah dışındaki varlıkların bu tür bir yetkiye sahip olmadığını, dolayısıyla kulluğa layık olmadığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'darr' kelimesini 'zarar vermek' ve 'eziyet etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'darra' kelimesi, Allah'tan başka tapılan varlıkların, insanlara herhangi bir zarar verme gücünden yoksun olduğunu belirtir, bu da onların ilahlık vasfına sahip olmadıklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'darr' kelimesinin zıddı olan 'naf'' ile birlikte kullanıldığında, genel olarak olumsuz ve olumlu etkileri kapsadığını belirtir. Ayetteki 'darra', Allah'tan başka varlıkların insanlara hiçbir kötü etki yapamayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'naf'' kelimesini 'fayda sağlamak' ve 'yarar getirmek' olarak açıklar. Ayetteki 'naf'an' kelimesi, Allah'tan başka tapılan varlıkların, insanlara herhangi bir fayda sağlama gücünden de yoksun olduğunu ifade eder, bu da onların acizliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'naf'' kelimesinin, bir şeyin iyi ve olumlu sonucunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'naf'an', Allah dışındaki varlıkların insanlara hiçbir olumlu katkıda bulunamayacağını, dolayısıyla kulluğa layık olmadıklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'semi'' kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun her sesi, her fısıltıyı ve her duayı eksiksiz bir şekilde işittiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'es-Semî'' sıfatı, Allah'ın kulların yakarışlarını ve durumlarını bildiğini, dolayısıyla O'na yönelmenin gerekliliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'semi'' sıfatının, Allah'ın işitmesinin, yaratılmışların işitmesi gibi sınırlı olmadığını, aksine her şeyi kuşattığını açıklar. Ayetteki bu sıfat, Allah'ın kulların sözlerini ve dualarını işittiğini, dolayısıyla O'na yönelmenin boş olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesinin, bir şeyin hakikatini idrak etmek ve onu olduğu gibi bilmek olduğunu belirtir. Allah'ın 'el-Alîm' sıfatı, O'nun geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni eksiksiz bir şekilde bildiğini ifade eder. Ayetteki bu sıfat, Allah'ın kulların durumlarını ve niyetlerini bildiğini, dolayısıyla O'na yönelmenin anlamlı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'alîm' sıfatının Kur'an'da Allah'ın mutlak ve sınırsız ilmini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-Alîm' sıfatı, Allah'ın kulların tüm hallerini, ihtiyaçlarını ve dualarını bildiğini, bu nedenle O'ndan başkasına yönelmenin anlamsızlığını pekiştirir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(76) (Kûl eta'büdune min dunillâhi mâ lâ yemlikü leküm darren ve lâ nef'a* vAllahu HUves Semiy'ul 'Alîm;)
“De ki: "Allah'ı bırakıp da size ne zarar, ne de fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah işitendir, bilendir".