Ve uzlifeti-lcennetu lilmuttekîne ġayra be'îd(in)
Cennet, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara uzak olmayacak şekilde yaklaştırılacak.
Cennet de kötülükten sakınanlara yaklaştırılır. Zaten uzak değildir.
Kâf Suresi 31. ayet, cennetin muttakilere yaklaştırılmasını ve onun aslında uzak olmadığını ifade ederek, ahiret tasvirinde ilahi lütfu ve mükafatın yakınlığını vurgular. Ayet, cennetin fiziksel yakınlığından ziyade, muttakiler için erişilebilirliğini ve hazır oluşunu dilbilimsel olarak öne çıkarır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ezlefe' fiilinin 'yaklaştırmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'üzlifet' (yaklaştırıldı) ifadesi, cennetin muttakilere kolayca erişilebilir kılındığını ve onların gözleri önüne serildiğini vurgular. Bu, cennetin uzakta bir yer değil, onlara tahsis edilmiş ve hazır bekleyen bir mekan olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zülfe' kelimesinin 'yakınlık' anlamına geldiğini ve 'izlâf'ın bir şeyi yaklaştırmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'üzlifet' pasif formu, cennetin kendi kendine değil, ilahi bir iradeyle muttakilere yaklaştırıldığını, yani onların hak ettikleri mükafatın kendilerine sunulduğunu belirtir. Bu, cennetin onlara özel bir ikram olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'üzlifet' fiilinin 'yakın kılmak, hazır etmek' anlamlarını taşıdığını ve bu bağlamda cennetin muttakiler için hazırlandığını ve onların ulaşımına sunulduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, cennetin sadece mekânsal olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da muttakilere yakın kılındığını, yani onların amelleriyle bu yakınlığı hak ettiklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cennet' kelimesinin kök anlamının 'örtmek, gizlemek' olduğunu ve bu nedenle ağaçlarla örtülü bahçelere 'cennet' denildiğini belirtir. Ayetteki 'el-Cennetü' ifadesi, ahiretteki mükafat yurdunu ifade eder ve bu isimlendirme, onun güzelliklerinin ve nimetlerinin gözlerden gizli, eşsiz ve benzersiz oluşuna işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cenn' kökünün 'örtmek' anlamına geldiğini ve 'cennet'in de ağaçları ve bitkileriyle yeri örten bahçe olduğunu açıklar. Kur'an'da ise bu kelimenin ahiretteki mükafat yurdu için kullanıldığını belirtir. Kâf Suresi'ndeki kullanım, bu vaat edilmiş yurdun muttakilere yaklaştırıldığını, yani onların bu örtülü güzelliklere erişiminin kolaylaştırıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cennet' kavramının Kur'an'da sadece bir bahçe olmaktan öte, ilahi lütfun ve mükafatın nihai sembolü olduğunu belirtir. Kâf Suresi'ndeki 'el-Cennetü' ifadesi, muttakilerin amelleri karşılığında elde edecekleri, huzur ve mutluluk dolu, ilahi vaadin somutlaşmış halini temsil eder. Yaklaştırılması ise bu vaadin kesinliğini ve yakınlığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'takva' kelimesinin 'korunmak, sakınmak' anlamından geldiğini ve 'muttaki'nin de kendini Allah'ın azabından koruyan kişi olduğunu belirtir. Ayetteki 'li'l-muttakîne' ifadesi, cennetin kime tahsis edildiğini açıkça ortaya koyar: Allah'ın hududunu gözeten, O'na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan kimselere.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'v-k-y' kökünün 'korumak' anlamına geldiğini ve 'takva'nın da nefsi korkulan şeylerden korumak olduğunu ifade eder. Şer'î anlamda ise 'takva', nefsi günahlardan korumaktır. Ayetteki 'muttakîn', bu korunma bilincini taşıyan, Allah'ın rızasını kazanmak için çaba gösteren ve O'nun azabından sakınan kimseleri ifade eder. Cennetin onlara yaklaştırılması, bu çabalarının karşılığıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve 'muttaki'nin sadece korkan değil, aynı zamanda Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden, O'nun emirlerine uyan kişi olduğunu vurgular. Kâf Suresi'ndeki 'li'l-muttakîne' ifadesi, cennetin sadece belirli bir zümreye, yani bu ahlaki ve dini sorumluluğu taşıyanlara ait olduğunu gösterir. Bu, cennetin kazanılması için gerekli olan ahlaki niteliği belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ba'îd' kelimesinin 'uzak' anlamına geldiğini ve ayetteki 'ğayra ba'îdin' ifadesinin, cennetin muttakiler için uzak olmadığını, yani kolayca erişilebilir ve hazır bulunduğunu vurguladığını belirtir. Bu, cennetin onlara sunulan bir ikram olduğunu ve ulaşılması zor bir hedef olmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bu'd' kökünün 'uzaklık' anlamına geldiğini ve 'ba'îd'in de uzak olanı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'ğayra ba'îdin' ifadesi, cennetin muttakiler için sadece mekânsal olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da uzak olmadığını, yani onların amelleriyle bu yakınlığı hak ettiklerini ve cennetin onlara çok yakın bir mükafat olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ba'îd' kelimesinin Kur'an'da hem fiziksel hem de mecazi uzaklığı ifade ettiğini belirtir. Kâf Suresi'ndeki 'ğayra ba'îdin' ifadesi, cennetin muttakiler için hem fiziksel olarak yaklaştırıldığını hem de onların amelleri sayesinde manevi olarak ona çok yakın olduklarını, yani cennetin onlar için ulaşılmaz bir hayal olmadığını, aksine hak edilmiş bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Kâf Sûresi
Cennet ittika sahipleri ve Hakk’ın gayriyetine düşmeyip Hakk’tan uzaklaşmayanlara yaklaştırılacak.
Bu âyette 5+3+1= 9 ise esmâ mertebesi itibariyle olan bir halden bahsedilmetedir.
Şeriat mertebesinde ittika günahlardan sakınma, Tarikat mertebesinde muhabbet ten uzak kalmaktan saınmak, Hakikat mertebesinde Hakk’tan gafil olmaktan sakınma, Marifet mertebesinde ise bir an olsun Hakk’tan ayrı olmaktan sakınmadır.
İşte bu sakınanlara cennet ve cenneti yaşam yaklaştırılır. (Murat Derûni)
هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ {ق/32}
“Hâzâ mâ tû’adûne likulli evvâbin hafîz(in)”
مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ وَجَاء بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ {ق/33}
(50/32-33) “Men haşiye-rrahmâne bilgaybi ve câe bikalbin munîb(in)”
(50/32-33) (Onlara şöyle denir:) “İşte bu, size (dünyada) vaad edilmekte olan şeydir. O, her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.”
Bu âyeti kerime rahmâniyet mertebesi âyetlerindendir.
Peki Rahmân nedir? Ve Rahmân a nasıl yönelilir? Furkan sûresi 59. Âyette Rahmânı haberi olandan sor denilmektedir.
Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet
حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر
errahmanü fes’el bihî habiyren
“Rahman’ı haberi olan birisinden sor”
Bu Ayeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir.
Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.
Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.
Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.
Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.
Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.
Hadis-i Kudsîde;
“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.”
“mahfiyyen/gizli kenzen/hazine idim, bu halde en uğraf/irfan olunmamı ahbebtu/hub, muhabbet ettim bu halde bihi/o ile (bu) uğraf/irfan olunma için halkı ettim.”
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”
(Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:
Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka?
(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu.
Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae).
(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte:
İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni.
“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.
Kur’anı Keriym Zariyat Suresi 51. sure 56. ayet-i kerimede:
لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ
ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “ve illa/ancak, istisna bana ibadet/kulluk etsinler için/diye cinleri ve insanları halkettim.”
“Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur.
İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini;
“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.
Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün alemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız.
İnsanoğlu, bu seyrine Adem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır.
Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.
Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahman kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat cdeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.
Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte;
“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”
“Rahman nefesini Yemen kable/cihetinden elbette eced/vücud ediyorum.”
“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında,
“Yemen illerinde Veysel Karani için”
“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir.
Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:
Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı;
imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır.
Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi.
Bu muhtelif alemlerin doğuşu, “Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir.
Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 52. ayet-i kerimede: Ayet-i kerimede:
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَبَنَاهُ نَجِيًّاعورِ الْأَيْمَنِ وَقَرّو٥٢ وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطَّ
“ve nadeynahü min canibitturil eymeni ve karrebnahü neciyyen”
“Ona Tür’un sağ yanından seslenmiş ve konuşmak için onu yaklaştırmıstık.
Kısaca ifade etmek istersek;
burada belirtilen Tür’un (Tur Dağının) sağ tarafından sesleniş, “Akl-ı Küll”ün “Akl-ı cüz”e zat mertebesi itibariyle sesleniştir.
Seyr-i sülük: Hak yolcusunun “Museviyet mertebesi” itibariyle, kendi nefs dağında ulaşması lazım gelen Eymen (sağ) tarafındaki Vadidir.
Varlığı bir çember olarak düşünelim.
Bunu ortasından böldüğümüz zaman
- yarısı “Akl-ı Kül”,
- yansı “Nefs-i Kül”dür *(1)
*(1) Bu hususta “Mübarek Geceler ve Bayramlar” isimli kitabımızın “Mi’rac” bölümünün ikinci kısmında daha geniş izahat vardır.
Diğer bir ifade ile;
- yarısı vacib ve
- yarısı da mümkinattır.
Vacib, kadîm olan ezeli varlık;
mümkün ise sonradan meydana gelen, imkan dahilinde olan (mümkinat) varlık alemidir.
İşte burada “Yemen”den maksat;
bu mevcudatın “Akl-ı Kül” (sağ) tarafıdır, “Nefs-i Kül” (sol) tarafıdır.
Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;
“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir.
Sağ tarafın mensupları “Hakikat-i Munhammedî” uygulayıcıları;
sol taraf mensupları ise, vehim ve hayal uygulayıcılarıdır. [41] “ İz- -T-B- ” Özet olarak Rahmânın tarifinden sonra yolumuza devam edelim. Geniş bilgi için Rahmân sûresi çalışmasına bakılabilir.