İçeriğe atla
Kâf 30Cüz 26 · Sayfa 519

Kâf Sûresi 30. Âyet

ق

Sohbete sor

Yevme nekûlu licehenneme heli-mtele/ti ve tekûlu hel min mezîd(in)

O gün Cehenneme, "Doldun mu?" deriz. O da, "daha var mı?" der.

Kâf Sûresi

Âyet sayısal değerine baktığımız zaman 50+30= 80 dir. 0 kalktığı zaman 8 cennettir. 80 ebced hesabında ف “Fe” harfi sayısal değeridir. Fe de faaliyet sahasıdır. Bu dünya hayatımız bizlerin faaliyet sahasıdır. Ya hazreti şahadete çevirip cennet amaeli yapılmakta ya da süfli bir hayat sürüp cehennem hayatı kazanılmatadır. Aslında okuyan için idrakinde ise daha bugünden duyulacak dehşet bir uyarıdır. (Murat Derûni) Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif Beyitleri ile devam edelim;

655. Elvedâ ey dostlar, ben ölmüşüm. Yükü dördüncü felek üzerine götürmüşüm.

Ya'ni bir kimse öldüğü zaman, nasıl nefsânî hazlardan habersiz kalırsa, ben de bugün öylece nefsânî hazlardan habersiz kaldım. Bundan dolayı tabîî ve zorunlu ölümden evvel, tercihli ölüm ile öldüm; ve sûrî hayatın sebeplerini ve gereçlerini nefsin yedi mertebesinden, dördüncü mertebesine ulaştırdım.

Nefsin dördüncü mertebesi "mutmainne nefs"dir ki, kul o mertebede "İrciî!" ya’ni “Rabb’ine dön” ilâhî hitabına nâil olur.

656. Tâ ki ateşe mensûp olan feleğin altında odun gibi, elem ve güçlük içinde yanmayayım.

Ya'ni insan "mutmainne nefs" makāmına gelmedikçe, nefsin arzularından kaynaklanan elem ve güçlükler içinde yanar tutuşur. Çünkü "mutmainne nefs" feleğinin altında "mülhime nefs" feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan rûhânî haz ve diğer taraftan cismânî haz mahrûmiyetlerin-den etkilenir. Bu feleğin altında "levvâme nefs" vardır. Sâlik bu mertebede nefsânî hazların sürüklemesiyle kötü hallere ve günahlara tutulur; sonra da pişmanlık ateşi duyguları içinde yanar. Bunun altında "en aşağı felek" olan "emmâre nefs" vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esir ve türlü elemlere tutulmuştur. Bundan dolayı sâlik "mutmainne nefs" mertebesine gelmedikçe, nefsânî azâptan kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabîatlıdır; kendi hazlarına aslâ doymak ve dolmak bilmez ve her an “hel min mezîdin” (Kaf, 50/30) Ya'ni "Daha var mı?" na'rasını vurur.[39]

1399. Bu nefis cehennemdir ve cehennem ejderhâdır ki o denizler ile eksilmez.

Emmâre nefs kalbi yakmakta ve azâb etmekte cehennemdir; ve cehennem ise doymak bilmeyen ejderhâdır. Denizleri döksen, onun harâretinin şiddeti azalmaz.

1400. Cehennem yedi deryâyı içer; o halk yakıcının harâreti eksilmez.

Hint şerh edicilerinden şeyh Veli Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: "Tahkîk ehli indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun alt dereceleri nefsin zemm edilmiş sıfatlarıdır ki, misâl âleminde şahsın bu zemm edilmiş sıfatları ve kabahâtli fiilleri azâb sûretiyle bedenlenirler; ve rûh sıfatı ve güzel ameller cennetin aynıdır ki o âlemde ni’metlenmek sûretleriyle şekillenirler." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiy-ye’lerinde cismânî cehennemin yakıcı havadan ibâret bulunduğunu yazarlar. Bu yakıcı havanın örneği, fezâda ateş buhârı hâlinde bulunan güneş küresidir. Bundan dolayı cismânî cehennemin sıcaklığı son derece şiddetli olup, buna yedi deryâ dokülse, onu bir sûrette buharlaştırıp, yakıcı havaya dönüştürür ve o sıcaklık eksilmez.

1401. Taşlar ve taş gönüllü kâfirler, ağlayarak ve utanarak onun içine girerler.

Bu beyt-i şerîfe “Yâ eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâren vakûduhân nâsu vel hicâretü” (Tahrîm, 66/6) Ya’nî "Ey mü'minler nefislerinizi ve ehillerinizi odunu insanlar ve taş olan ateşten koruyunuz!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve diğer âyette de “fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratü, uiddet lil kâfirîn” (Bakara, 2/24) ya’nî "Sakınınız o ateşten ki, onun odunu insanlar ve taştır; kâfirler için hâzırlanmıştır" buyrulur. Çünkü büyük kıyâmette elementsel taayyünler ateşe dönüşecektir ve bu da bilimsel olarak uzak bir şey değildir. Çünkü şiddetli çarpışmaların neticesi şiddetli sıcaklıktır. Bundan dolayı rûhunu îmân ile tabîat âleminden kurtaramayıp elementler içinde mahpûs kalan kâfirlerin bu elementlere tâbi’ olarak ateşe girmeleri zarûri bir hâl olur.

1402. Bu kadar gıdâ dahi onu sâkinleştirmez; nihâyet ona Hak’tan şu nidâ gelir.

1403. Doydun mu, doydun mu? Der ki: Henüz doymadım; işte sana ateş! İşte sana harâret, işte sana yakma.

Bu beyitlerde “Yevme nekûlü li cehenneme helimtele’ti ve tekûlü hel min mezîdin” (Kaf, 50/30) ya’nî "Kıyâmet gününde biz cehenneme doldun mu? deriz. O, daha fazlası var mı? der" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1404. Bir âlemi bir lokma etti ve çekti; mi'desi “Daha var mı?” na'rasını vurdu.

Dünyâ âlemini ve yeryüzü küresini kıyâmet gününde ateş buharı hâlinde cehennem küresi çekerek yuttu; ve kapasitesi, daha var mı? na'rasını vurur. Bu ateşsel cehennem küresi o kadar büyüktür ki, fezâda dönmekte olan katı büyük uzay cisimlerini lokma gibi çekip yutar.

1405. Hak lâ-mekândan onun üzerine ayağını koyar; o zaman o kün-fekândan sâkin olur.

Bu beyt-i şerîfte, şu hadîs-i şerîfe işâret buyrulur: "Cehennem dâima daha var mı? der. Nihâyet Cebbâr ona ayağını koyar; bundan dolayı elverir, elverir der."

"Cebbâr'ın ayağı" hakkında tahkîk ehli hazerâtı birçok yönlerden beyân buyurmuşlardır. Burada hepsinin anlatılması uzun olur. Fakîrin aklına gelen budur ki: Cehennem küresi ateş buharı hâlinde bulundukça, onun yakması ve gelen herşeyi yakmaktan doymaması isti’dâdı, dâima yakacak maddeler ister. Ve kesîf cisimlerden hangisi onun çekim alanına girerse, derhal onu ateş buharı hâline çevirir. Ondaki bu isti’dâd ancak fezâda soğuyarak katılaşması ile gider. İnsanın a’zalarının en nihâyeti ayak olduğu gibi, bir olan hakîkî vücûdun en son tenezzül mertebesi de, elementsel kesâfet hâlidir. Bundan dolayı lâ-mekân ya’nî mekânsız olan Hakk’ın hakîki vücûdu tarafından gerçekleşen Rahmânî tecellî üzerine, ateş buharı hâlinden, soğuma ve katılaşma hâline geçer. Bu duruma göre Cebbâr'ın ayağının konulması, "Kün ya’nî Ol!" emriyle soğuması ve katılaşması olur. Nitekim bu ma’nâyı te'yid olarak hadîs-i şerîfde, cehennemde circîr ağacı biteceği beyân buyrulmuştur. Ve "circîr", gâyet sulak yerde biten maydanoz dediğimiz bitkidir. Bu soğuma ve katılaşma da âyet-i kerîmede “Lâbisîne fîhâ ahkâbâ” (Nebe', 78/23) Ya’nî "Orada hukublarca kalırlar" buyrulduğuna bakılarak, hukublar olarak ifâde edilen sürenin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. "Hukub" seksen yıl ma’nâsınadır. Ahkâb, hukubun çoğulu olup, birçok seksen yıllar demektir. Ve ilâhî indinde bir gün, dünyânın bin senesine denk bir derecede olduğundan, bir hukub dünyânın seksenbin yılına denk olur. Bunun kaç hukubdan sonra gerçekleşeceği Kur’ân-ı Kerim'de açıklanmış olmadığından, işin bu tarafını ancak Allah Teâlâ bilir. İhtimâl ki, bu soğuma ve katılaşma husûsu, dünyânın milyonlarca senelerine ulaşır. "Neûzü billâh".[40]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)