İçeriğe atla
Kâf 29Cüz 26 · Sayfa 519

Kâf Sûresi 29. Âyet

ق

Sohbete sor

Mâ yubeddelu-lkavlu ledeyye vemâ enâ bizallâmin lil'abîd(i)

"Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim."

Kâf Sûresi

Yolumuza Fusûs’ül Hikem şerhi ile devam edelim.

İmdi isbât etti ki, muhakkak ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh "ayn"ının sübûtunda ve ademi hâlinde mü'min olan kimse, vücûdu hâlinde de o suretle zahir olur. Ve muhakkak Allah Teâlâ, onun böyle olduğunu ondan bildi. İşte bunun için (Kasas, 28/56) buyurdu. Vaktaki Hak Teâlâ böyle dedi, (Kâf, 50/29) ya'nî "Benim indimde kavl, ya'nî hüküm tebdil olunmaz" dahî buyurur. Zîrâ benim kavlim, halkımda ilmimin haddi üzeredir; "Ve ben kullarıma mübalağa ile zulmedici değilim" (Kâf, 50/29) Ya'nî, Ben onları şaki kılan küfrü üzerlerine takdir etmedim ki, ba'dehû onların ityâna tâkatları olmayan şeyi onlardan taleb edeyim. Belki biz onlara ancak ilmimiz hasebiyle muamele ettik; ve biz onları ancak nüfûslarından ve üzerinde bulundukları şeyden, bize i'tâ ettikleri şeyle bildik. Binâenaleyh eğer zulüm varsa, zâlim olanlar onlardır. Bunun için Hak Teâlâ (Bakara, 2/57) ya'nî "Velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" buyurdu. Böyle olunca Allah Teâlâ onlara zulm etmedi (16).


Ya'nî yukarıda zikr olunan kavl-i kerîmi ile Hak Teâlâ hazretleri isbât buyurdu ki, ilim ma'lûma tâbi'dir. Binâenaleyh ilm-i ilâhîde her bir ism-i ilâhînin sureti nasıl mürtesem resimlenmiş olursa, o suret üzere Hakk'ın ma'lûmu olur, yani zuhura çıktığı şekilde bilinir. Ve Hakk'ın irâdesi dahi, o ilim üzerine taalluk eder. Şu halde bir kimsenin ayn-ı sabitesi, hâl-i ademde yani yokluk halinde Hâdî isminin sureti üzere mürtesem düzenlenmiş bulunmuş ise, vücûd-ı haricîsi hâlinde dahi hidâyet suretiyle ve mü'min olarak zahir olur. Ve Allah Teâlâ o kimsenin hidâyete istidâdını ve mü'min olarak zahir olacağını ezelde onun sûret-i ilmiyyesinden bildi.

İşte bundan dolayı Hak “ve hüve a‟lemu bil muhtedîn” yânî "Allah Teâlâ hidâyette olanları en iyi bilendir" (Kasas, 28/56) buyurdu; ve aynı şekilde “Mâ yubeddelul kavlu ledeyye” (Kâf, 50/29) yânî "Benim indimde söz, yânî hüküm değiştirilmez" dedi; ve keza dedi. Ve Hz. Şeyh (r.a.) kavl-i Hakk'ı tefsîren buyururlar ki: Zîrâ bir mahlûk benim ilmimde ne suret üzere sabit oldu ise, ben onu o suret üzere bilirim; ve o mahlûk hakkındaki ilmimin haddi yani sınırları, onun sûret-i ilmiyyesinin haddi kadardır. Ve ben kullarıma karşı zulum edici değilim ki, onların üzerine istidatlarının lisanlarıyla istedikleri şeyin gayrısıyla hükm edeyim. Zîrâ "zulüm" lügatte "bir şeyi mevzi'inin gayrına vaz' etmektir". Yani zulüm bir şeyi yerinde olmadan kullanmaktır. Yani yeri olan bir şeyi başka bir yerde kullanmaktır. Yani uygun olmadığı yerinde kullanmak ona zulümdur. Ve Hz. Şeyh “Mâ yubeddelul kavlu ledeyye” (Kâf, 50/29) yânî "Benim indimde söz, yânî hüküm değiştirilmez": (yani Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin lisanı ile değil,) Ben onları şakî kılan küfrü takdîr etmedim ki, sonra onların yapılmasına muktedir olmadıkları şeyi onlardan taleb edeyim? Yani Mudil isminin ceali ile zuhura gelmiş bir insandan iman talep etmek ona zulüm olur. Bakın onun için peygamberler mucize göstermekte pek acele davranmazlar. Ve de peygamberlere kader sırrını görevlerinin sonlarına doğru açar denilmesinin sebebi de budur. Eğer kader sırrını bilirse tebliğden aciz kalırdı. Her şeyin takdir-i ilahi olduğunu her şeyin Hakk’ın bir esmasının bir zuhuru olduğunu, sen de o isimlerden birisi olduğunu bildiğinde kendine ait bir varlığın kalmadığını hem kendinde hem âlemde bildiğinden diyecek bir şeyin kalmaz. Daha önceki kavimlerde bu bilgi teçhizatı yoktu. Bu bilgiler Muhammedi bilgilerdir. İşte onun için diyor ya “Benim ümmetimin velileri beni İsrail peygamberleri gibidir.” Hatta daha da ileridir diyecek ama peygamberlik vasfına bir şey gelmesin zeval gelmesin diye öyle söyleniyor.

Ama Bayazit-i Bestami ne diyordu; biz öyle bir deryanın sahiline ulaştık ki oraya beni İsrail peygamberleri ulaşamadı diyor. O derya Ahadiyet deryasıdır. Sonra onların ifasına muktedir olamadıkları yani tatbikine gayret gösteremedikleri bir şeyi onlardan ne diye talep edeyim diyor Cenab-ı Hakk. Ya'nî ben zallâm değilim ki, şakâvetlerini mûcib olan küfrü, ezelde onların üzerine takdîr edeyim de, sonra da onların güçleri hâricinde olan îmânı taleb edeyim; ve onlar iman edemeyince, bundan dolayı onları hesaba çekeyim. Belki bizim onlar ile olan muamelemiz, ancak ilmimiz hasebiyledir; ve biz onları ancak nefislerinde faaliyetleri ile bize verdikleri gösterdikleri şey üzerine bildik. Ve bize i'tâ ettikleri şey, onların isti'dâd-ı zatî ile Yani Zat’i istidatları ile yokluk halinde üzerinde sabit oldukları şeydendir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize i'tâ ettikleri şeyde zulüm vâki' olmuş ise, zâlim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hak onu ihsan etmiştir. Hak ihsanından dolayı mes'ûl değildir. Mes'ul olan, Hak'tan taleb edenlerdir.

“Lâ yus‟elu ammâ yef‟alu ve hum yus‟elûn” yâni “O (Allah), yaptığı şeylerden mes‟ûl değildir. Ve onlar, (yaptıklarından) mes‟ûldür” (Enbiyâ, 21/23) buyurdu.

Bakara(2) / 57- Bulutla sizi gölgelendirdik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz” (dedik).Gerçekte onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı. Şu halde mademki Hak, cebren onları kâfir olarak takdîr edip, küfürlerinden dolayı muâteb tutmamıştır, binâenaleyh onlara zulm etmemiştir.

Şeyh Sadi’ni “Bostan Gülistan” adlı eserinden:

Bir zamanlar bir ressam varmış, bir yerde odasında resim yapıyormuş, bazı arkadaşları gelmişler bakmışlar ki resmettiği tabelalarda hep hayvan resimleri var, sormuşlar sen başka resim yapmasını bilmez misin demişler, o da demiş bilirim ama yukarıdaki bunları çiziyor, ben sadece içini dolduruyorum demiş. Bakın ne kadar hoş, aynen bu hadise ile ilgilidir. Yani programı yapılıyor, onun içini dolduruyoruz biz sadece, yaşantısını ortaya getiriyoruz sadece.[38] “İz- -T-B-”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)