Vel-arda feraşnâhâ feni'me-lmâhidûn(e)
Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!
Zâriyât Suresi'nin 48. ayeti, Allah'ın yeryüzünü yaratma ve düzenleme kudretini vurgulamaktadır. Ayet, 'döşemek' fiili üzerinden yeryüzünün insan yaşamına elverişli kılınmasını ve bu yaratılışın mükemmelliğini ifade ederken, 'döşeyiciler' kelimesiyle de Allah'ın bu eylemdeki eşsizliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arz (أرض), üzerinde durulan ve yeryüzü olarak bilinen cisimdir. Kur'an'da genellikle göklerin zıddı olarak kullanılır ve Allah'ın kudretinin bir nişanesi olarak yaratılışına vurgu yapılır. Bu ayette, Allah'ın yeryüzünü insan yaşamına uygun hale getirme eyleminin nesnesi olarak geçmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Arz (أرض), Kur'an'da hem belirli bir gezegen olan yeryüzünü hem de genel olarak toprağı ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yeryüzünü bir döşek gibi yayarak canlıların yaşaması için elverişli kıldığını anlatır, bu da onun yaratılışındaki hikmeti gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Feraşnâhâ (فرشناها), yeryüzünü yaydık, düzledik demektir. Bu, dağlar ve vadilerle birlikte, üzerinde yaşanabilecek ve tarım yapılabilecek şekilde genişletilmesi ve düzenlenmesi anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yeryüzünü insan ve diğer canlılar için bir yaşam alanı olarak hazırladığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Feraşnâhâ (فرشناها) ifadesi, yeryüzünü bir döşek gibi serdik, yaydık anlamındadır. Bu, yeryüzünün düz ve yaşanabilir kılınması mecazıdır. Allah'ın bu eylemi, yeryüzünün canlılar için bir mesken ve geçim kaynağı olmasını sağlamıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): F-r-ş kökünden türeyen 'feraşnâhâ' fiili, Kur'an'da yeryüzünün yaratılışındaki düzen ve uyumu ifade eder. Yeryüzünün 'döşenmesi', onun insan yaşamına uygun, istikrarlı ve verimli kılınması anlamına gelir. Bu, Allah'ın yaratıcılığının ve lütfunun bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ni'me (نعم), övgü ve takdir ifade eden bir fiildir. Bu ayette 'feni'me' şeklinde gelerek, Allah'ın yeryüzünü döşeme eyleminin ne kadar mükemmel ve kusursuz olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın fiilinin yüceliğini ve eşsizliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ni'me (نعم), bir şeyin güzelliğini, iyiliğini ve mükemmelliğini ifade etmek için kullanılan bir övgü fiilidir. Ayetteki 'feni'me', Allah'ın yeryüzünü döşeme eyleminin en üst düzeyde bir güzellik ve ustalıkla yapıldığını gösterir, bu da O'nun yaratıcılığının eşsizliğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mehd (مهد), bir şeyi yaymak, düzeltmek ve rahat bir hale getirmek anlamına gelir. 'El-Mâhidûn' (الماهدون) ise bu eylemi gerçekleştirenlerdir. Ayette, Allah'ın kendisini 'en güzel döşeyiciler' olarak nitelemesi, yeryüzünü canlılar için en uygun ve rahat bir yaşam alanı olarak yarattığını ve bu yaratılışta eşsiz olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): M-h-d kökü, bir şeyi düzlemek, yaymak ve beşik gibi rahat bir yer haline getirmek anlamlarını taşır. 'El-Mâhidûn' kelimesi, Allah'ın yeryüzünü canlıların yaşaması için bir beşik gibi hazırlayan, düzenleyen ve kolaylaştıran sıfatını ifade eder. Bu, Allah'ın yaratılışındaki merhamet ve hikmeti vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): El-Mâhidûn (الماهدون), yeryüzünü döşeyenler, onu düz ve yaşanılır kılanlardır. Bu ayette Allah, yeryüzünü en güzel şekilde döşediğini ve bu konuda eşsiz olduğunu ifade ederek, yaratılışındaki kudret ve mükemmelliği ortaya koymaktadır.
Zâriyât Sûresi
Bilindiği gibi İnsân oğlu bütün ihtiyaçlarını yeryüzünden karşılamaktadır. İhtiyaçlarımızın her türlüsü burada bütün yönleri ile bizlere sunulmaktadır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Yeryüzümüz olan bedenimiz de bizim bütün manevi ihtiyaçlarımızı karşılayacak durumda yaygın halk edilmiştir. “Âdemiyyet,” mertebesinin, yeryüzü beden mülküne (venefahtü) edilmesi-indirilmesiyle başlayan yaygınlık, bunu idrâk ederek “Muhammediyyet” mertebesine kadar sürmektedir. Ora da ise tekrar kendi yaygınlığı içerisinde sonsuza kadar devam etmektedir. Esmâül hüsnâ zâhiren bütün dünya da her bir zerre de yaygındır, bâtında ise vücût dünyamızın her zerresinde yaygın ve döşenmiştir. Bu yaygınlık ve döşeme, rast gele bir döşeme ve yayılma değil, ince dokunup elenen ve ifaniyyet isteyen bir döşeme dir. “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;
3063. Ey kimse ki, senin dünyâyı dûndan sabrın yoktur, "Nime'l-mâhidûn'dan nasıl sabır tutarsın?
Ey nefsinin hazzına düşkün olan kimse, görüyorum ki, bu “esfel-i sâfilîn” mertebesi olan dünyânın lezâizine karşı sabredemiyorsun. Mâdemki sen lezâize ve huzûzâta böyle sabırsız bir haldesin, şaşanm ki o lezâizin bânîsi ve menşe’i olan, “Ni’me’l-mâhidûn" olan Allâh Teâlâ’ya karşı nasıl sabredebiliyorsun? Bu beyt-i şerîfte, (Zâriyât, 51/48) ya’ni, “Biz arzı döşedik.
Binâenaleyh biz ne güzel döşeyiciyiz!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
3064. Ey kimse ki, senin naz ve naîmâen sabrın yoktur, Allâh-ı Kerîm den nasıl sabır tutarsın?
Ey naz ve naîmi seven kimse, senin bu naz ve naîm-i dünyeviyyeye karşı sabrın ve yüz çevirmen yoktur; ya o naz ve naîmin menba’ı olan Allâh-ı Kerîm’e karşı nasıl sabredebiliyor ve ondan yüz çeviriyorsun?
3065. Ey kimse ki, senin temizden ve pisten sabrın yoktur, seni halkedenden nasıl sabır tutarsın?
Ey hazz-ı âcilini bu hayât-ı dünyeviyyeden elde etmek için temize ve pise sabredemeyen kimse, mahall-i haz olan senin vücûdunu ve bütün ezvâk ve huzûzâtı yaratan Hakk’a karşı nasıl sabredebiliyorsun? Senin bu kadar haz ve zevk düşkünlüğüne bakılırsa, o menba’-ı haz ve zevk olan Allâh-ı Kerîm’e karşı da sabredememen lâzım idi![48]
1866. Bu Kirdigâr Hâfıd ve Râfî'dir. Hu ikisiz hiç iş zâhir olmaz.
“Hâfıd”, alçak edici ve “Râfî”' yükseltici demektir, ikisi de esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya’ni, bu fail-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri alçaltıcı ve yükselticidir. Bu iki ismin fa’âliyeti olmasa bu âlem-i sûrette hiçbir iş zâhir olmaz.
1867. Arza mensûb hafdı ve göğün ref'ini gör. Hu ikisiz onun devrânı yoktur, ey filân!
Ya’ni, Hak Teâlâ arzı alçaltmış ve yeryüzünü üzerinde gezilecek bir sûrette döşemiştir. Nitekim sûre-i Zâriyât’ta (Zâriyât, 51/48) “Yeryüzünü döşedik, biz döşeyenlerin ne güzeliyiz!" ve sûre-i Rahmân’da (Rahmân, 55/7) ya’ni “Allâh Teâlâ göğü yükseltti" buyurulur. İmdi, eğer arz bu sûrette alçaltılmış döşenilmiş olmasa ve gök ve eflâk yükseltilmiş olmasa, ey filân, arzın ve eflâkin devrânı olamaz!
1868. Bu yeryüzünün hafdı ve ref'i hir başka nevi'dir. Senenin yarısı çorak, bir yarısı yeşil ve tazedir.
Ya’ni, bu alçaltmak ve yükseltmek fiilleri bilcümle suver-i eşyâ hakkında vâki’dir. Hepsinin hafdı ve refi başka başkadır. Meselâ bu yeryüzünün haf- dı, senenin yansı kış ve çorak olmak sûretiyledir; ve ref i dahi senenin yarısı yaz ve bahar mevsimlerinde yeşillik ve tâze nebâtât bitmesi sûretiyle olur.
1869. Kürebli olan zamânın hafdı ve ref'i haşka türlüdür, yarısı gün ve yarısı gecedir.
“Küreb”, gam ve gussa ve şiddet ma’nâsına olan “kerb” kelimesinin cem’idir. Ya’ni, şedâidli ve gumûmlu olan zamanın hafdı ve refi de başka türlüdür. O zamânın yansı gün ve yansı da gece olarak geçer. Hak Teâlâ o zamânın kuvvetiyle gecesini hafd ve gündüzünü ref’ ve gündüzünü hafd ve gecesini ref eder.
1870. Bu mümtezic olan mizacın hafdı ve refi gâh sıhhat ve gâh hağırıcı hastalıktır.
"Mudıcc”, "bağırmak ve çağırmak” ma’nâsına olan “dacc” masdarının ifâl bâbının ism-i failidir, “bağırıcı” demek olur; “mümtezic”, kanşıcı ve karışık demektir. Ma’lûm olsun ki, toprak ve su ve hava ve ateş mürekkebât-ı cismiyyenin analandır. Her birinin bir sûreti ve bir ma’nâsı vardır. Her birinin sûreti zulmet ve ma’nâsı nûrdur; ve her birinin sürerine “unsur” ve ma’nâsma “tabîat” derler. Binâenaleyh “dört anâsır”, “dört tabîat” olur. Bunlann hepsine “ümmehât” derler. Bu ümmehât birbirine kanştıklan vakit “mizâc” peydâ olur. Beyt-i şerîfte “mizâc-ı mümtezic” ta’bîriyle bu ma’nâya işâret buyurulur. İmdi, bu mizâc-ı mümtezicte dahi hafd ve ref vâki’dir. Meselâ cisimde harâret galib olursa, harâret ref ve bürûdet hafd edilmiş olur; ve bu sûrette hastalık cisimde bağınp kendisini i’lân eder; ve eğer bu ümmehâtın birbirine kanş- ması mu’tedil olursa cisimde sıhhat olur. Binâenaleyh mizâcm hafdı vâki’ olursa hastalık zuhûr eder ve ref vâki’ olursa sıhhat peydâ olur.
1871. Bütün ahvâl-i cihânı böyle bil! Kıtlık ve cedb ve sulh ve cenk ve iftitandır.
“Cedb”, kıtlık ve kıtlık olan yer; “ve “iftitân” fitneye düşürmek. Ba’zı nüshalarda “cedb” yerine kıtlığın zıddı olan ve ucuzluk ma’nâsına olan “hısb” vâki’dir. Ya’ni, Hak Teâlâ’nm Hâfid ve Râfî’ isimleri bütün suver-i eşyâ üzerinde böyle hüküm sürer. Nitekim kıtlık ve cedb ve cenk ve iftitân hafddır; ve bolluk ve sulh ref dir.
1872. Bu cihân bu iki kanat ile havadadır. Bu ikiden canlar havf ü recâ mevtınıdır.
Bu dünyâ bu iki hafd ve ref kanatlanyla havada ve fezâda devr etmektedir. Ve dünyânın üstündeki mahlükâtın rûh-ı hayvânîleri bu hafd ve alçaltmadan dolayı korku; ve ref ve yükseltmeden dolayı da ümîd mevtini ve mahallidir. Meselâ, koyun kurdu gördüğü vakit ölüm hafdından dolayı korkar; ve yemi ve gıdâyı gördüğü vakit yaşamak ref inden dolayı ümîd içinde olur, insanlann hafddan korkusunun ve ref den ümidinin bu hayât-ı dünyeviyyede birçok nevi’leri vardır ki, her ferd-i beşer kendi hâline göre bunlan müdriktir.[49]
3154. Vaktâki ademden feleği zâhir kıldı ve hu toprak bisâtı döşedi.
Vaktâki Hak Teâlâ adem-i izâfî âleminden güneşin ve ayın ve seyyârâtın hey’et-i mecmûasım zâhir kıldı ve sûre-i Zâriyât'ta olan (Zâriyât, 51/48) “Yeryüzünü döşedik. İmdi döşeyenlerin ne gü¬zelidir!" âyet-i kerîmesi mûcibince bu toprak küreyi bütün levâzımı ile döşedi ve tertîb etti.
3155. Oyıldızlardan kandiller ve tabâyi'den anahtarlarlı kilitler yaptı.
Hak Teâlâ fezâda her birisi bir kandil gibi parlayan güneşler yaptı. Harâ- ret, bürûdet ve yubûset ve rutûbetten ibâret olan tabâyi’ destgâhında anâsır¬dan birtakım anahtarları olan ecsâm kilitlerini yaptı ki, o anahtarlar akıl ve idrâktir. Ecsâm kilitleri bu akıl ve idrâk anahtarlan vâsıtasıyla açılıp onlarda gizli olan esrâr ve hikem keşf olunur ve sun’-ı İlâhînin incelikleri görülür.
3156. Ey, ne çok gizli ve açık hünyâdları hu tavanın ve döşemenin muzmeri etti.
“Bünyâd”, temel ve esâs ve binâ demektir. “Gizli binâ"dan murâd, rûh ve “zâhir binâ”dan murâd dahi, cisimdir. “Tavan”dan murâd, gök ve “döşeme”den murâd, yeryüzüdür. Ya’nî, ey, ne çok rûh gibi gizli ve cisim gibi zâhir olan binâlar vardır ki, onlar bu gökkubbesi ile arz döşemesi arasında muz- merdir ve saklanmıştır. His gözüyle cismi görmek kabildir, fakat rûhu görmek kabil değildir.[50]