Fe-inne lilleżîne zalemû żenûben miśle żenûbi ashâbihim felâ yesta'cilûn(e)
Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.
Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.
Zâriyât Suresi 59. ayet, zulmedenlerin geçmiş kavimlerin akıbetine benzer bir cezaya çarptırılacağını ve bu cezanın acele istenmemesi gerektiğini vurgular. Ayet, 'zulüm', 'günah/ceza payı' ve 'acele isteme' kavramları üzerinden ilahi adaletin tecellisini ve sabrın önemini dilbilimsel bir derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm kelimesini, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'ظَلَمُوا۟' ifadesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek veya insanlara haksızlık ederek haddi aşanları, böylece kendilerine ve başkalarına zarar verenleri belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulmü, bir şeyi yerinden saptırmak, haktan uzaklaşmak olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, geçmiş kavimlerin helakine sebep olan yanlış yollara sapan, ilahi adaleti hiçe sayan kimselerin eylemlerini mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm kavramının Kur'an'da hem Allah'a karşı işlenen günahları hem de insanlar arası haksızlıkları kapsayan geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'ظَلَمُوا۟', geçmiş kavimlerin başına gelen musibetlere benzer bir akıbeti hak eden, Allah'ın adaletine meydan okuyanların eylemlerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): ذَنُوبًا kelimesinin asıl anlamının 'kovanın ipi' olduğunu, ancak burada 'nasip, pay' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَـٰبِهِمْ' ifadesi, zulmedenlerin geçmiş kavimlerin aldığı ceza payına benzer bir pay alacaklarını, yani aynı akıbeti yaşayacaklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): ذَنُوب kelimesinin 'günah' anlamının yanı sıra, 'bir şeyden alınan pay, nasip' anlamında da kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, zulmedenlerin geçmiş kavimlerin günahları sebebiyle çektikleri azaptan kendilerine düşen payı, yani benzer bir cezayı hak ettiklerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): ذَنُوب kelimesinin mecazi olarak 'kötü akıbet, ceza' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ذَنُوبًا' ifadesi, zulmedenlerin geçmiş kavimlerin başına gelen felaketlere benzer bir 'ceza payı' ile karşılaşacaklarını, yani aynı türden bir helak veya azaba uğrayacaklarını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): عجل kökünün 'bir şeyi vaktinden önce istemek, acele etmek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ' ifadesi, zulmedenlerin ilahi cezanın gelmesi konusunda aceleci davranmamaları, zira cezanın vaktinin Allah katında belli olduğunu ve mutlaka geleceğini ima eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İsti'cal (استعجال) fiilinin, bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini talep etmek olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla, zulmedenlerin, kendilerine vaat edilen azabın hemen gelmesini alaycı bir şekilde istememeleri gerektiği, zira bu aceleciliğin kendilerine fayda sağlamayacağı ve cezanın kaçınılmaz olduğu mesajını verir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Acele etme fiilinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, sabırsızlık veya ilahi takdire karşı gelme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'يَسْتَعْجِلُونِ' ifadesi, zulmedenlerin cezanın gecikmesini bir kurtuluş sanarak acele etmelerinin anlamsızlığını ve ilahi adaletin mutlaka tecelli edeceğini vurgular.
Zâriyât Sûresi
Nefsi emmaresi ile kendilerine hakikatlerine ulaşmaması için azap edenlerin cehennem azabı ile azaplandırılımış diğer geçmiş Âdem nesilleri ve göklerde bulunan geçmiş insanlardan nefsi emmare sahiplerinin cehennemde olanların azabı gibi bir pay vardır. (Murat Derûni)