İnna(A)llâhe huve-rrazzâku żû-lkuvveti-lmetîn(u)
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Zâriyât Suresi'nin 58. ayeti, Allah'ın mutlak rızık verici ve sonsuz güç sahibi olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'Razzâk', 'Kuvvet' ve 'Metîn' kavramları üzerinden Allah'ın kudretini ve kullarına olan lütfunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rızk' kelimesini 'verilen şey' olarak tanımlar ve hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsadığını belirtir. 'Razzâk' ise bu rızkı sürekli ve kesintisiz veren, kullarının ihtiyaçlarını karşılayan Allah'ın mübalağalı ismidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın rızık verme eyleminin mutlak ve tek kaynağı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rızk'ın hem maddi gıdaları hem de manevi faydaları içerdiğini ifade eder. 'Razzâk' isminin ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece insanlara değil, tüm canlılara rızık veren, onların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan her şeyi temin eden yegane varlık olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rızk' kavramının Kur'an'da sadece maddi geçim kaynağı olarak değil, aynı zamanda Allah'ın lütfu ve ihsanı olarak da kullanıldığını belirtir. 'Razzâk' sıfatı, Allah'ın cömertliğini ve kullarına karşı olan merhametini ifade eder; bu ayette de Allah'ın rızık verme eyleminin O'nun mutlak kudretinin bir tezahürü olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kuvvet' kelimesini 'iktidar' ve 'kudret' anlamında kullanır. Ayetteki 'zû'l-kuvveti' ifadesi, Allah'ın her şeye muktedir olduğunu, hiçbir şeyin O'nun gücünün önüne geçemeyeceğini ve O'nun iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu mecazi bir dille anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kuvvet'i 'bir şeyi yapmaya muktedir olma' olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise bu, O'nun sınırsız ve sonsuz kudretini ifade eder. Ayetteki 'zû'l-kuvveti' ifadesi, Allah'ın rızık verme eylemini de bu mutlak kuvvetiyle gerçekleştirdiğini, dolayısıyla O'nun rızıklandırmasının asla kesintiye uğramayacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kuvvet'i 'bir şeyin varlığını sürdürmesini sağlayan ve onu etkileyen güç' olarak açıklar. Ayetteki 'zû'l-kuvveti' ifadesi, Allah'ın sadece rızık veren değil, aynı zamanda bu rızkı yaratma ve sürdürme gücüne de sahip olduğunu, O'nun kudretinin her şeyi kapsadığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'metîn' kelimesini 'sağlam, kuvvetli ve sarsılmaz' olarak açıklar. Allah'ın 'el-Metîn' olması, O'nun kudretinin ve iradesinin asla zayıflamayacağını, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın rızık verme ve güç sahibi olma sıfatlarının kalıcı ve mutlak olduğunu pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'metîn' kelimesinin 'sağlamlık, dayanıklılık ve kuvvet' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah'a nispet edildiğinde ise bu, O'nun kudretinin ve hükmünün asla değişmeyeceğini, zayıflamayacağını ve bozulmayacağını ifade eder. Ayette 'el-Metîn' sıfatı, Allah'ın 'er-Razzâk' ve 'zû'l-kuvveti' sıfatlarının sağlamlığını ve sürekliliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'metîn' kelimesinin 'sağlam ve kuvvetli' anlamına geldiğini, Allah için kullanıldığında ise O'nun kudretinin ve hükmünün sarsılmaz olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-Metîn' sıfatı, Allah'ın rızık verme ve güç sahibi olma vasıflarının mutlak ve ebedi olduğunu, hiçbir dış etkenin bunları değiştiremeyeceğini gösterir.
Zâriyât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yine yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;
2011. Maşrıka ve mağrihe mensûb olanlar için hisler vardır; mansıb-ı dîdâr hiss-i basar içindir.
Bu beyt-i şerîfde muhtelif nukât-ı nazara işâret buyurulur; zîrâ evliyâul- lâh “cevâmiu’l-kelim”dir.
1. “Gerek şarklı ve gerek garblı olsun her insanın havâss-i hamse-i zâhire ve bâtınesi vardır. Bu hislerin içinde dîdâr ve görmek mansıbı hiss-i basar içindir.”
2. Vücûd-ı insânîde şürûka ve tulû’a mensûb olan hissiyât-ı rûhâniyye ve ma’neviyye ve akvâle mensûb olan hissiyât-ı cismâniyye vardır. Ve bunların vazâifı ve merâtibi ayrı ayndır. Nitekim ve havâs içinde müşâhede mansıbı hiss-i basar içindir ve müşâhede dîğer havâssin şanından değildir.
3. Bu âlemde maşrikî, ya’ni, erbâb-ı hidâyet ve ehl-i rûh olanlar ile mağribî, ya’ni, erbâb-ı dalâlet ve ehl-i nefs olanlann ayn ayn idrâkleri vardır ve hiçbirisi hakâyık-ı eşyâyı müşâhede edemez.
Dîdâr ve müşâhede, hiss-i basar mertebesinde olan insân-ı kâmile mahsûsdur. Nitekim Gülşen-i Râz sâhibi Mahmûd Şebisterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit:
“Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûmdur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân in¬san ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!" Ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fusûsu’l-Hikem'de Fass-ı Âdemî’de bu ma’nâ hakkında şöyle buyururlar: “Bu mezkûr, “insan” ve “halîfe” tesmiye olundu. Onun insâniyetine gelince, onun neş’etinin umûmundan ve hakâyıkın kâffesini hasr edici olduğundan dolayıdır. Ve o ken-disiyle nazar vâki olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için “insan” tesmiye olundu; zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti."
2012. Yüz binlerce kulak eğer saf varsalar, çeşm-i rûşene muhtâçdırlar.
“Kulaklan sağlam olup, gözleri görmeyen yüz bin kimse bir yere toplansa, hepsi bir gözlüye muhtâç olur.” Ve kezâ halk-ı âlem kulak mesabesinde olup yalnız Hakk’ın vücûdunu işitirler, görmezler. Ba’zılan bu habere inanır ve ba’zılan inanmaz. Binâenaleyh onların cümlesi gözbebeği mesâbesinde olan enbiyâya ve onlann vârisleri bulunan evliyâya muhtâçdırlar. Nitekim I. cildde vâki’ 2967 numaraya müsâdif, [“O cihânda sâdece tek kimsedir o eblehdir”] beyt-i şerifinde bu ma’nâ beyân buyurulmuş idi.
2013. Canın ve ihbarının semamda kulaklar sınıfının dahi bir mansıbı vardır.
“Canın kelâmı’’ndan murâd, kelâm-ı Hak’dır ve “ihbâr-ı nebf’den murâd, ahâdîs-i nebeviyyedir. Ya’ni, kelâm-ı İlâhîyi ve ahâdîs-i nebeviyyeyi dinlemek husûsunda da kulaklar sınıfının bir mansıbı vardır ve dinlemek ve işitmek kulakların hâssasıdır.
2014. Yüz binlerce göze o yol yokdur, hiçbir göz işitmekden âgâh değildir.
Yüz binlerce göz, kulaklann vazîfesini göremez; zîrâ göz, işitmek ve dinlemek hâssasına karşı yabancıdır.
2015. Böyle her hissi bir bir say, her birisi diğerin kârından ma‘zûldür.
Havâss-i hamse-i zâhire ve bâtmeden her birisini böyle yekdîğeriyle mukayese et, her birisini diğerinin vazîfesine karşı yabancı görürsün.
2016. Pes hiss-i zâhir ve beş bâtın, sâffûn kıyamında safdadırlar.
Sırası düştükçe dîğer mahallerde de îzâh olunduğu üzere vücûd-ı beşerde beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere on his vardır ki, bunlara “meşâir-i aşere” dahi derler. Zâhirîsi: “İşitme”, “görme”, “koklama”, “tatma” ve “tutma” kuvvetleridir. Bâtınîsi: “Hiss-i müşterek”, “hayâl”, “vâhime” “fikir” ve “hâfıza” kuvvetleridir. Bunların mâdûnunda kuvve-i bâise ve kuvve-i fâile ve kuvve-i şehevânî ve kuvve-i gazabı gibi daha birçok kuvvetler vardır. Her kuvvet kendi vazifesinde ve makamında saf saf kâimdirler ve hiçbiri kendi vazîfesini ve makamını tecâvüz edemez. “Melek”, kuvvet ve şiddet ma’nâsına olduğu cihetle gerek vücûd-ı İnsanîdeki bu kuvâ ve gerek avâlim-i şehâdiyyenin tedbîr-i umûruna me’mûr olan kuvâ hep bir hakîkatdir; zîrâ vücûd-ı hakîkînin, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sâbit olan sıfat-ı kudretin zâhiri, ya’ni, kuvâ ile vâki’dir. Zîrâ vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allâh Teâlâ hazretleri, (Zâriyât, 51/58) [“Şüphesiz, güç ve kuvvet sâhibi olan”] dır. Ve kudret, sıfât-ı şâire gibi vücûd-ı hakîkînin şuûnâtından bir şe’n olduğu cihetle zâtının gayri değildir. Bu beyt-i şerîfde dahi yukarıda 2011 numaralı beyt-i şerîfın îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işâret buyurulmuşdur.[72]
Mesela yine bahsedildiği gibi istiğfar, salavat, tevhid. Bunları çektikten sonra belirli bir sayıda da veya bir tesbihte kaviyyün neydi o, kaviyyün azim, kaviyyün hakim, kaviyyün şedid değil o şiddete yöneltir insanı.
“Kaviyy’ül[73] Metin” ismini birlikte çekerseniz ama şuurla ve o inaçla güçle. Yani ismin hakikatinide düşünerek, sadece lisanen, Kaviyy’ül Metin, Kaviyy’ül Metin değil. Kaaviy ve Metin yani, benim hakikatimde bu isimler var ve ben bunları fiile çıkaracağım, Kaviy kuvvetli ve Metin, yani hadiseler karşısında metin olmak var ya hani. Biraz metin ol, güçlü ol derlerya, bu isimleri sizde çekebilirsiniz aynı hadise şeklinde, inşallah geçer yani, geçmeyecek bir şey yoktur.
Yani hani derlerya belki sıradan bir kelime olarak, kişi evvela kendisi kendinin doktoru olacak, bunu başaramadığı zaman, ozaman doktora yani daha teferruatlı şeyler olduğu zaman doktora gidecek.
Psikoloklara gidiyorlar hani nekadar faydası oluyor o şüphelidir, neden çünki psikolog kendini bilmiyorki karşısına gelen kişiye, kendini bildirsin. Ne yapıyorlar tamaman hayali, vehmi nefsi Emmârenin sınırları içerisinde, beden sınırları içerisinde bir yaşam tarif ediyorlar, maddeyle ilgili bir yaşam tarif ediyorlar. Hiçbir zaman tam bir tedavi uygulaması mümkün olmaz, neden çünkü aslı yok ortada. Nefsi Emmarenin anlayişi içerisinde, madde anlayışı içerisinde üretilen bazı düşüncelerin tatbikatına geçmeye çalışıyorlar. Ruha ulaşmadığı için bedende kalan şey bedende kalır, dışarda kalır yani içeriye girmez.
Tedavinin kesin olanı ruha işleyen bak Ruhen tedavidir, gerçi psikologlara ruh doktorumu diyorlar, hani ruhla zannediliyorki Ruhla değil onların işi, Ruhu bilmiyorlarki zaten oraya ulaşsınlarda onun üzerinde tesir müessir olabilsinler, onlar Ruh dedikleri Nefsi Emmârenin hali, şiddetli demin dediğin gibi şedid hali. Yani Nefsi Emmârenin içinde dolaşılan bir eğitim. Nefsi Emmârenin kendisi edepsiz, eğitimsiz zaten ona nasıl eğitim olacak. Yani onun içinde nasıl eğitim olacak. Ona eğitim yapmak için, dışardan ona tesir lazımki Nefsi Emmâre eğitilsin. Dışardan bir tesir olsun ki eğitilsin.
Nefsi Emmârenin dışını bilmiyorsun ki içinde. İçinde olan içindekini nasıl eğitecek ama işte hayal ve vehim, zan. İşte onu yap, bunu yap ömür zaman geçip gidiyor. Belki o hadise unutuluyor zaman içerisinde, hadisenin tesiri azalıyor, fıtrî olarak azalıyor. O psikiyatris de ben işte bu hastayı tedavi ettim zannediyor veya daha kötüye gidiyor. Neyse Allah etmesin, onlar onların işleri ama insanın her yönden, gerek dünyevi fizik yönü olarak, gerek uhrevi Ruh yönü olarak İrfaniyyet. Yani kendini tanıma ilminden bilgisinden daha büyük bir tedavi düşünülemez. Ancak bedenin üretemediği bazı kimyasal ihtiyaçlar vardır, Beyin üretemez, beden üretemez ozaman fizik doktorlar zaten ilaçlar vermek suretiyle o eksikleri, eksik mineralleri zaten yerine koyuyorlar. Onun için fizik doktorlarına gitmek lazım bu hususta eksiğimiz varsa ama orayada gitsek gene ruhen moral bozukluğumuz varsa, ruhen kendimizi tanımıyor isek gene hastalık geçti gibi olsada zaman zaman nükseder, tekrar ortaya çıkar. Sükûnet bulması bakın kişinin Rabbını tanımasıyla, Rabbini bilmesi, Rabbına güvenmesiyledir, sakin olması yani huzurlu olması. Rabbıyle ilgisi olmayan kişi nekadar çok fiziki ve ruhsal psikiyatri tedavisi alsa, gene iç huzurunu bulamaz.
Neden? Aslına ulaşamamıştır çünki. İç huzuru bulması için aslına ulaşması lazım. Yani kendi membağına nehrine ulaşması lazım. Nehirden kopuk dışarda küçücük bir göl kurumaya mahkum ama o gölden bir yol açılırda nehre ulaşırsa, o nehirle birlikte deryaya ulaşması mümkün, nehir onu deryaya götürür, yani aslına Ruh deryasına ulaştırır.[74] “İz- -T-B- ”