İçeriğe atla
Tûr 1Cüz 27 · Sayfa 523

Tûr Sûresi 1. Âyet

الطور

Sohbete sor

Ve-ttûr(i)

(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.

Tûr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç


~~52.1~
وَالطُّورِ
~ ~ ~

52.1 - Vet tûr.

52.1 – “Kasem olsun o Tura.”


Genelde bu kasemden, Müfessirlerin büyük çoğunluğu, 1. âyette geçen tûr kelimesini – Kur’an’daki kullanımlarını dikkate alarak– Hz. Mûsâ’ya peygamberlik görevinin tebliğ edildiği kutlu dağ (Sînâ dağı) anlamıyla açıklamışlardır. (Hasenât)


Diğer taraftan da (68-1-Namaz sureleri) kitabımızda geçen (Tin-95/2) (Ve tûri sînîne) ayetinin yorumunu ilgisi olması dolayısıyla buraya da almayı uygun buldum.


وَطُورِ سِينِينَ

(95/2) (Ve tûri sînîne)

(95/2) “Ve Sîna dağına.”


Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer başka dağlara değil de Mûsevîyyet ile ilgili olan “sîne” Sînâ dağına yemin ediyor. “tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.


İkinci yorum

Ve turi sinin.(95/2) Ve Tur-i Sina dağına yemin olsun ki. Niye Arafat dağına yemin etmiyor da! Cebeli Rahme dağına yemin etmiyor da, efendim arife günü Arafat dağına çıkıldığı zaman ona, Müzdelifeye yemin etmiyor da, Nûr dağına, Cebeli Nûr’a yemin etmiyorda Mûseviyetle ilgili olan Sina dağına, Turi Sinaya yemin ediyor. Müslümansan yâni müslümana gelmişse müslüman yollarında dolaşacak. Meselâ insân aklı soracak bunları, soracağız bunları, niye neden? Yoksa ezbere oku, eh öyleymiş öyle olmuş. İşte Allah bilir. Tabii Allah bilir de. Birazcıkta kullar da bilsin. Kullar bilsin diye Kur’an-ı Kerîm gelmiş. Allah kendi âleminde bunların hepsini zâten biliyor. Gaye bizlere öğretilmesi. İşte buradaki Turi Sina diye belirtilen şey aslında sine turu. Yâni senin gönlündeki nefsi emmare, levvame, mülhime, mutmainne turları. Hazaratı Hamse turlarıdır, bakın bu sine turudur. Turi Sina değil, sine turu. Bunlar başka yerlerde zâten olmuyor.

Turi Sina, bilindiği gibi “Museviyyet” mertebesi hakikatini ifade etmektedir. Burası da “esmâ tenzih” mertebesidir. Burada ki tur, “Museviyyet” mertebesi itibari ile nefsin, sine/gönül turudur. Bizlere göre ise “hazarat-ı hamse/beş hazret” turlarıdır.


52.1 – Vet tûr. Ayetinin yukarıda belirtilen genel yorumlarını verdikten sonra şimdi de sadece bizleri ilgilendiren, ve özel bir neşe olan, bu değerlendirmeleri yapmaya başlayalım. Ancak bu yorumlar için, belki yakıştırmalardır, diyenler olabilir. Ancak bunlar kimseyi bağlamayan, sadece bizlere ait özel yorum ve neş’elerdir diyebiliriz. Okuyan diğer kardeşlerimiz de böyle düşünebilirler.


(Nusret Tura) Merak edenlerden, Nusret Babamın soy ismi olan (Tura) kendisine nasıl verilmiştir,? Diye düşünenler olabilir.

Bu soy isminin kendisin verilmesi şöyle olmuştur.

Bilindiği gibi Osmanlı devrinde kişiler, çevrelerinde Lâkapları ile anılıyorlar idi. Cumhuriyet devri başladığı zaman nüfus cüzdanları da yeni bir düzenlemeye tabi tutulup, kişilere kendi isimlerinin yanın da, birde soy ismi altında, ikinci bir isim olması kararlaştırılmış, böylece nüfus kâğıdı alanlara soy ismi için hangi ismi seçtiği sorulup, kişi kendisi ve ailesi için hangi ismi seçmiş ise, o isim kayda girmiş ve ailenin “soy” ismi olarak kabul görmüştür.

İşte bu devrede Hazmi Babam kendisine soy isim olarak “Tura” ismini almış. Ve Nusret Babamda, ondan izin alarak, kendiside bu soy ismini resmen almıştır. Bu husus ile Bağlı olduğu yere, her iki yönden de, dünya ahret, tabi olmuş olduğunu ifade etmiş olmaktadır.

Böylece kendilerinin hem dünya hem ahret sultanları oldukları kayda geçip tescil olmuştur.

Bilindiği gibi “Tura” isminin aslı, “Tuğra” dır ve padişahlık simgesidir.


Tuğra nedir?

İnternetten alınan bilgidir.

http://www.tugra.org/tr/hakkinda.asp
Tuğra çalışmaları: Dr. Ercan Mensi

-------------------
Divanü-lügât-it-türk’de Tuğranın aslı Oğuzca “Tuğrağ” olup bunun hükümdarın basılmış nişanı olduğu ifade edilmiştir. Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaşmıştır. Türkçe olan tuğranın Farsçası nişan (alamet, iz, işaret) ve Arapçası tevkî (etki, iz bırakma, buyurma)’dır. Yazılı belgelerdeki ifadelerden Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçukluları’nda da –kavisli- tuğraların varlığını öğreniyoruz. Ancak şekillerini ancak Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılar’da görmekteyiz. Beyliklerde bilinen en eski tuğra resmi Saruhan oğlu İshak bey’in (776 H. 1374 M.) tarihli gümüş parasında vardır (1).
Tuğra Büyük Selçuklular’dan Eyyubiler aracılığı ile Memlûklere geçmiştir. Ancak Memlûklerdeki tuğralarda da hükümdarın ve babasının ismi tuğrada var olmakla beraber kavisler yerine, bir satıra yazılan yazıda abartılı miktarda keşidelere (harf uzantısı dikey çizgiler) ağırlık verilmiştir. Memlûklerde tuğra, ilgili belgeler üzerine yazılmaz; önceden yazılıp kesilmiş tuğralar belgenin üzerine yapıştırılırdı (1).


Yazı mı tura mı?
Eski paraların değerini gösteren kısmına yazı, tuğralı yüzlerine de tura denerek kolay kur’a çekimi için kullandığımız “yazı mı tura mı?” deyimi buradan çıkmıştır.



Görüldüğü gibi. Padişahlık ve sultanlık ifadesi olan (tuğrağ) ın yazılışından Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaş-mıştır.


Kelime sonunda bulunan yumuşak (ğ) “gayn-gayr-ı” lık fıtri doğal olarak kaldırılmıştır.

Hazmi Babam da kelimenin içindeki (ğ) “gayn-gayr-ı” kaldırmıştır. Sadece “tura” kalmıştır. Böylece “gayn-gayr-ı” kalkınca onun yerinde gizli okunmayan “ayn” kalmıştır. Bu ise bâtında gerçek sultanlığın, varlığının devam ettiğinin nişanesidir.

Tur suresi, Mushaf sıra numarası (52). Nusret Babamın (Silsile sırası da-52-) dir. Ayrıca alfabetik sayısıda (52) dir. Bu sayı değerleri ile de bu hususun adeta tasdiki olmaktadır.

Nüzül sıra numarası (76). Nusret Babamın (dünya süresi yaşı da-76-) dır.

Rakkamları tek tek toplarsak. Yukarıdan aktarmadır.

(5+2+7+6+1+6+2+7+4+9+4+9+3+5+9=(79) Doğumu 1903+76-1979 – N. Tura Babamın ölüm yaşı 76- ölüm senesi yukarıdada görülen sayıdır. 1979 ayrıca (19,79) baştaki Kâmil İnsan sayısı olan (19) un 79 un Kâmil İnsanlığını tasdik eder mahiyettedir.

Bütün bunların tesadüfi olması mümkünmüdür? Sayı değerleri, ve ma’nâ ifedeleri, ve bunların hepsinin İlâhi bir sistemin, aynı sistem tarafından açık tasdiki olduğu şüphesiz olarak görülmektedir ki! Bütün mübarek silsilemiz ile bilhassa son halkalarının (tura) soy isimleri ile soylarının hepsinin ma’nevi sultanlar soyundan geldikleri ne kadar açık ve tasdikli olarak görülmektedir. Rabbımıza, bu silsele zinciri içinde bulunan halkalara tutunmuş, bağlıları olan bizler, her birerlerimizi o saliklerden eylediğinden şükrederiz.


Bu arada zaten göz önünde olan bir sayı değerini de, hatırlatıvereyim. Görüldüğü gibi

52.1 - Vet tûr.

52.1 – “Kasem olsun o Tura.” (52+1=53) Bu sayı değeri-nin ne olduğu zâten açıktır. Genelde “tur” dağına olan kasem-yemin, özelde bâtında ise, yukarıdan beri bahse konu olan ma’nâlara olmuştur, ayrıca olmaktadır da.

Diğer bir bâtıni ma’nâsı ise Tûr dağı Kâmil İnsan’ın sureti, bâtını ise Hakk’ın hakikatidir.

Daha bir başka neş’e ilede, bizim Tûr dağımız Tekirdağımızdır.


Yeri gelmişken merak edenler için, Nusret Babamın

hayat hikâyesini de özetle belirtmek yerinde olacaktır diye düşünerek buraya ilâve etmeyi de uygun buldum.

(12-Terzi Baba-1-) kitabından (-s-32-) aktarılmıştır. T.B.


NUSRET TÛRA UŞŞÂKİ HAZRETLERİ

İnsân isen gel maşuku seyret.

Fâni vücûd’u bâki’ye devret.

Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.

Yorulma gitme celâl’e doğru.

N. T.

Nûsret Babamın, babası kol ağası İsmail efendi, annesi ise Şahinde hanım imiş. Terzi Babam anlatmaya devam ederek, Rahmiye Annemin bildirdiğine göre, kol ağası İsmail efendi küçük çocuk yaşlarında Bulgaristanın Kızanlık bölgesinden ailesi ile birlikte oradaki düzenlerinin bo-zulmasıyla yola çıkarlar hava soğuk ve karlıdır, küçük kafile yerlerinden acele olarak büyük bir telâşla ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu zorlu yolculuğun bir yerinde küçük İsmaili kaybederler ve bir daha bulamazlar.

Bu arada küçük İsmail de o kargaşa arasında yolda yalnız başına karlar içinde kaybolmuş ne yapacağını bilmez korku içerisinde ve ümitsiz bir halde iken, arkadan gelen Türkiye’ye doğru yola çıkmış olan başka bir küçük kafile, karlar içerisinde korkudan ne yapacağını bilmez ağlar bir durumda olan küçük İsmaili yolda bulurlar ve onu da yanlarına alarak hızla yollarına devam ederler, ancak bir daha İsmailin ailesini bulamazlar. Böylece küçük İsmail o ailenin bir çocuğu olmuş olarak yanlarında kalır.

Bu aile Türkiye ye gelince evvelâ belirli bir müddet Tekirdağında iskân olurlar daha sonra da İstanbula gidip Kasımpaşaya yerleşirler. Tekirdağında oturdukları sırada bir çok ailelerle tanışırlar, bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında oturan “Küçük Ahmet” lâ-kab-ı ile tanınan ve hanımı Emine hanım olan ailenin de büyükleri ile tanışırlar.

Daha sonraları küçük İsmaili Kasımpaşada Nalıncı yokuşunda Şahinde hanımla evlenmiş kol ağası İsmail

efendi olarak görüyoruz. Onların bu evliliklerinden 1903 senesinde Nusret isminde bir erkek evlâtları ve (1917) senesinde Fatma Nafize isminde bir de kız çocukları dünyaya gelir.


- Necdet Beyin yetişmesinde çok büyük emeği geçen ve H. Tura’nın vefatıyla da yerine geçen halifesi N. Tura Deniz Yollarında çalıştığı için yaşamını bir denizci olarak sürdürmüştür. Bize nakledildiğine göre Nusret Tura daha doğmadan evvel annesi kendisine hamile iken, “Gök-yüzünden nûrdan Kelime-i Tevhid yazılı bir bayrak ve denizci er elbisesiyle bu bayrağı taşıyan birini görür”.

Bu zuhurat daha o zamandan o’nun geleceğinin işaretlerinden imiş.


Bunun üzerine vakti geldiğinde İsmail efendi genç Nusret-i yanına alarak yine Kasımpaşadaki, Uşşâki dergâhına giderler ve orada Postnişin olarak oturan Mustafa Sâfî efendiye derviş olarak, “size bir Uşşâki gülü getirdim,” diyerek teslim eder genç Nusretin böylece bâtın yolculuğu başlamıştır.

Daha sonra kol ağası İsmail efendi ailesi ile birlikte, yine Kasımpaşada, Hacı Ferhat Mahallesi Karanlık Çeşme çıkmazında aldıkları eve taşınırlar.

Bu arada genç Nusret, deniz yollarında göreve başlayarak denizci olmuş ve gemilerle seferlere çıkarak hayatını böylece sürdürür hale gelmiştir.

Devir savaş yılları olduğu için herkesler gibi onlar da oldukça sıkıntı içindedirler. Nusret efendi (25) yaşlarına geldiğinde ailesi onu evlendirmek ister ve daha evvelce Tekirdağında ikâmet ederek tanışmış oldukları Küçük

Ahmet efendinin de (4) çocuğundan ikincisi Rahmiye ha-nım isimli kız çocuklarıdır. İsmail efendinin ailesi Küçük Ahmet efendiden kızları Rahmiye hanımı, oğullan Nusret efendiye eş olarak isterler ve talepleri kabul edilir. Böylece Rahmiye hanımın hayatında da yeni bir sayfa açılmış olur.

Bu mütevazi aileye gelin olarak giden Rahmiye hanımla Nusret efendi çok uyumlu ve saadetli bir hayat sürmeğe başlarlar, bu beraberliklerinden (1928) senesinde Nûriye isimli bir kız çocuğu ve (1930) yılında da Recai isimli bir erkek evlâtları dünyaya gelir.

Nûriye hanım (1950) senesinde Ali bey ile evlenir. Recai bey ise (1962) senesinde Nimet Hanım ile evlenirler. Nuriye hanımın Betûl ve Gönül isminde iki kızları, Recai beyin ise, Armağan ve Murat isimlerinde iki oğulları olmuştur.

Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yılında birlikte vefat etmişler, Recai bey ise (2001) yılında rahatsızlanarak vefat etmiştir. Şu anda her ikisininde evlâtları ve torunları hayattadırlar.

Bu arada Nusret efendinin kız kardeşi Fatma Nafize hanım (ki Terzi Baba’nın halası olacaktır) ise, Kasımpaşada komşularından olan mühendis Muammer beyle evlenmişler, mühendis Muammer efendi bir kalp krizi neticesinde (1977) senesinde vefat etmiştir.

Nafize hanım ise ondan sonra epey bir zaman daha yaşayarak (2000) yılında vefat etmiştir, kendilerinin Nilüfer isminde bir kızları vardır.

Biz yine özet olarak Nusret efendiye dönelim. Dünya ve ahiret işlerini birlikte götürmeğe çalışan Nusret efendi bu arada Hakk'a yürüyen Mustafa Sâfî efendi, hilâfetini ve emanetlerini damadı olan Hazmi efendiye devretmiş, tekke ve zaviyelerin kapanması ile Uşşâki dergâhı da faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır.

Hazmi efendi zamanında dergâh, bilindiği gibi Fatih Keçeciler Caddesinde bulunan Mahmud Bedrettin dergâhına nakledilmiştir.

Hazmi efendi Babam çok alim, fadıl ve arif bir zat idi.

Böylece Nusret efendinin istikameti de diğer dervişler gibi, Fatih Keçeciler Caddesi olmağa başlamıştır.

Seneler geçmekte Nusret efendi de her gün biraz daha olgunlaşmaktadır, nihayet derslerini bitiren Nusret efendi, bunun sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan ilâhisini yazmıştır. Bu ilâhi Televizyon ve Radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmaktadır, aslı ise şöyledir.


E R L E R D E M İ N E

Erler demine destur alalım.
Pervaneye bak ibret alalım.

Aşkın ateşine gel bir yanalım.

Dost, dost, diyerek arşa varalım

Devrane uyup seyran edelim.
Eyvah, vah, vah, vah demeden

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Günler geceler durmaz geçiyor.

Sermayen olan ömrün bitiyor.

Bülbüllere bak feryad ediyor.

Ey gonca açıl mevsim bitiyor.

Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Aşıksan eğer gel birleşelim.

Şeyhin izine yüzler sürelim.

Ta fecre kadar zikreyleyelim.

Feryad edelim efgan edelim.

Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

Ey yolcu biraz gel dinle beni.

Kervan yürüyor sen kalma geri.

Nûsret denilen derya gezeri.

Hatmetti bu gün seyru seferi.

Dost, dost, dost, dost.

Devrane uyup seyran edelim.

Eyvah, vah, vah, vah demeden

ALLAH diyelim.

Lâ ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah.

Lâ ilâhe illâllah, Hûû.


Diyerek bu ilâhi son bulmaktadır.

Nihayet dünyadaki günlerini Hacc dönüşünden kısa bir süre sonra sona erdirerek tamamlayan Hazmi Tura Efendi Hz. (1960) senesinde Hakk'a yürüyerek yerini ve emanetlerini Nusret Efendiye bırakmıştır.

Böylece Nûsret Efendinin Halifelik dönemi başlamıştır.

Rahmiye hanımın guatr rahatsızlığı olduğu için, doktorların deniz havası olan bir yerde yaşamaları gerektiğini bildirmeleri üzerine, (1950) senesinde Nusret Efendi ailesi ile birlikte, boğazda Küçük Bebek semti, İbriktar sokak No 4’te aldıkları eve Kasımpaşadan nakli mekân ederek oraya yerleşmişlerdir.

Böylece Nusret Efendi Hilâfet görevini bu Dergâh evde (1979) yılına kadar sürdürmüştür.

Bu tarihte Hakk'a yürümesiyle Hilâfetini ve emanetlerini Necdet Efendiye devretmiştir.

Böylece göreve başlayan Necdet Efendi, Rahmiye annemin vefatına, (1981) yılına kadar sohbetlerine burada devam etmiş, daha sonra orada sohbet anın da çıkan bir yangından sonra sohbetlere, Nusret efendinin kızının aynı sokata karşılarında bulunan dairesinde devam edilmiş Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yılında birlikte vefat etmiş olduklarından, daha sonra sohbetlere Fındıkzade semtindeki Mesrure hanımın evinde devam edilmiştir. Bu hususta kitabımızın sohbetleri ve yerleri bölülümünde daha fazla izahat olacaktır.

Nusret Babam ve Rahmiye annem, vasiyetleri gereği, Pendik, Soğanlık, Dolayoba, Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmişlerdir.

Nusret Babamın kitapları:

1. Divan.

2. Vecizeler.

3. Tasvvufta aşk ve gönül.

4. Esmaül Hüsna.

5. Rah-ı aşk.

6. Mektuplar, ve diğer yazıları.

7. Ayrıca yayınlanmamış bir çok şiirleri de vardır. Daha sonra bunlar da yayınlanmışlerdır.

Terzi Babam, Nusret Babamın, büyük Arif ve sonsuz Hakk muhabbetlisi zarif, kâmil bir zat olduğunu bizlere her zaman ifade eder, onu ve Rahmiye annemi rahmetle yadeder idi.

Rahmiye annemin ailesinin Tekirdağlı (4) çocuk sahibi Küçük Ahmet ailesi olduğunu belirtmiştik.

Bu ailenin en büyük çocuğu Emin Efendi, onun küçüğü Rahmiye Hanım, onun küçüğü Sadık Efendi, ve en küçükleri ise, Mehmet Efendi idi, diye devam eden Efendi Babam;

Emin Efendinin (yani büyük amcamın) 2 erkek, 1 kız;

Rahmiye hanımın (yani halamın, yani annemin) 1 kız, 1 erkek;

Sadık Efendinin (yani Babamın) 3 erkek;

Mehmet Efendinin (yani küçük amcamın) ise, 1 kız, 2 erkek evlâtları olmuştur.

Onların da torunları vardır, diye ilâve ederek bizlere bildirmiştir.

Küçük Ahmet ailesinin (3) üncü çocuğu olan Sadık Efendinin Ahmet, Necdet, Cevdet, isimli üç çocuğundan (ortancası) olan kendisini (Necdet beyi) Nusret Efendi, yerine bırakarak Hilâfetini ve emanetlerini, (ki “Tac-ı şerif, Cübbe, Kemer, bazı evraklar ve duvar halısı Yasin-i Şerif”tir,) ona tevdi etmiştir.

Bu vesile ile de o kanaldan gelen Hilâfet Tekirdağına gelmiştir. Bu hususlarda daha geniş bilgiler ileriki sayfalarda gelecektir. Böylece Terzi Babam Nusret Babam ile hem zahir hem de batın bağı olduğunu bizlere bildirmiştir.


(12-Terzi Baba-1-) kitabından aktarılmıştır. T.B.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)