İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) in yettebi'ûne illâ-zzanne vemâ tehvâ-l-enfus(u)(s) ve lekad câehum min rabbihimu-lhudâ
Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilah edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler) yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tabi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir.
Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.
Necm Suresi 23. ayet, müşriklerin taptığı putların ilahlık vasfını reddederken, bu isimlendirmelerin temelsizliğini ve insanların zanlarına dayandığını vurgular. Ayet, hakikatin Allah'tan gelen hidayetle ortaya konduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'ism' (çoğulu esmâ), bir şeyin hakikatini veya mahiyetini gösteren lafızdır. Ancak bu ayetteki kullanımı, hakikati olmayan, sadece zanna dayalı uydurma adlandırmaları ifade eder. Yani, putlara verilen 'ilah' isimleri, onların gerçek mahiyetini yansıtmaz, aksine bir yanılgıyı temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'esmâ' kelimesinin bu bağlamda, müşriklerin kendi zanlarıyla uydurdukları ve Allah'ın hiçbir delil indirmediği varlıklara verdikleri isimler olduğunu belirtir. Bu isimler, ilahlık vasfını taşımayan şeylere atfedilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semmeytümûhâ' ifadesinin, 'siz onlara bu isimleri verdiniz' anlamına geldiğini ve bu isimlerin Allah tarafından değil, insanlar tarafından uydurulduğunu vurgular. Bu, putların ilahlık vasfının kaynağının ilahi değil, beşeri olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu fiilin mecazi olarak, 'onlara ilahlık vasfı atfettiniz' anlamında kullanıldığını belirtir. Yani, sadece bir isim vermek değil, aynı zamanda o ismin gerektirdiği bir konumu ve gücü de atfetmek söz konusudur ki bu, ayette reddedilen bir durumdur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sultân' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'hüccet, delil, burhan' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, müşriklerin putlara tapmaları için Allah tarafından indirilmiş hiçbir geçerli delil veya yetki bulunmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sultân' kavramının Kur'an'da 'otorite, güç, kanıt' gibi anlamlara geldiğini ve genellikle ilahi bir kaynağa dayanan meşruiyeti ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'mâ enzelellâhu bihâ min sultânin' ifadesi, putların ilahlığının ilahi bir meşruiyetten yoksun olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'zann'ın, bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair güçlü bir ihtimalin kalbe düşmesi olduğunu belirtir. Bu ayette ise, müşriklerin putlara tapmalarının kesin bilgiye değil, sadece zanna, yani temelsiz varsayımlara dayandığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zann'ın Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, hakikatten uzak, kesinlik taşımayan düşünce ve inançları ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette de müşriklerin inançlarının sağlam bir temele değil, sadece zanna dayandığına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hevâ'nın (fiili tehvâ) nefsin şehvet ve arzularına meyletmesi olduğunu belirtir. Bu ayette, müşriklerin putlara tapmalarının sadece zanlarına değil, aynı zamanda nefislerinin arzu ve isteklerine, yani kişisel eğilimlerine dayandığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hevâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle kötü ve yanlış arzuları, nefsin sapkın eğilimlerini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mâ tehve'l-enfus' ifadesi, müşriklerin inançlarının akli ve mantıki bir temelden ziyade, kişisel heves ve arzularının bir sonucu olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hüdâ'nın, doğru yola iletmek ve doğru yolu göstermek olduğunu belirtir. Bu ayette, müşriklerin zan ve hevalarına karşıt olarak, Allah'tan gelen kesin ve doğru rehberliği ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüdâ' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve 'doğru yol, rehberlik, ilahi kılavuzluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'gelmiştir el-hüdâ' ifadesi, hakikatin zaten kendilerine ulaştığını, ancak onların zan ve hevalarına tabi olmayı tercih ettiklerini vurgular.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
in hiye illâ esmâün semmeytümüha entüm ve abaüküm ma enzelellahü biha min sültanin in yettebiune illezzanne ve ma tehvel enfüsü ve lekad caehüm min rabbihimül hüda “Onlar hiçbir şey değildir, onları ancak siz ve babalarınız isimler olarak isimlerdirdiniz. Allah -Teâlâ- ona dâir bir sultan (delil) indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar. Halbuki, onlara Rab'lerin-den bir hü-dâ -bir hidâyet rehberi- gelmiştir.” Onlar hiçbir şey değildir, onlar ancak siz ve babalarınız tarafından yani insânlar tarafından
isimlendirildiği için, isim kazanmışlar.
İşte Esas varlık Allahındır, isimler sonradan var edilmiştir. Bu isim verilmesi insânların yaşamlarının kolaylaştırması, karışıklık olmasın di-yedir.
Eğer Allah bir sultan (delil) indirirse o zaman iş başkadır.
Meselâ nizam-ı ilâhiyeye göre ateş herşeyi yakar, hiçbir şey ona karşı koyamaz ama Allah İbrahim (a.s.) üzerine sultan indirdiğinden ateş onu yakmadı. Çünkü onda ilâhi saltanat vardır. Aksi takdirde hiç-bir mesnedi olmaz.
Hayâl ve zandan meydana getirilen şeylerin hiçbir ilâhi mesnedi yoktur. Öyle ki biraz daha ileriye gidelim kendi rabbımızı dahi biz zannımız’dan meydana getirdik.
Esasında bütün âlemler, Cenâb-ı Hakkın rû’yasıdır, yani hayâldir. Ama şu anda kesafet kazanmıştır ve müşahâde edilebiliniyor.
Peki biz Cenâb-ı Hakk’ın varlığını bu yakınlıkta, bu müşahâde de idrak edip, anlayabiliyor muyuz?... Yani “gerçek eşhedü” diyebiliyor muyuz?...
- Diyemiyoruz.
O zaman hangi rabbe ibadet ediyoruz?... Hayâlimizde kendi resmettiğimiz rabbe ibadet ediyoruz demektir.
Ancak Cenâb-ı Hakk onu da hoş görüyor. “ene abdî zannibi” “ben kulumun zannı üzeriyim,” hükmü ile onu da kabul ediyorum. Bu kabul başka ilâhi hakikate, ilâhi rabb’a ulaşmak çok başka şeydir. İslâmın asaletine uygun olan şey asalettir, vekâlet değildir. Bizim Hz. Rasûlüllah’ın asaleti ile asaletlenmemiz gerekir. Tabii ki bu asalet onun asaletine göre vekâlet sayılır ama “vekâlet-i asliyye”dir.
“in yettebiune illezzanne ve ma tehvel enfüsü”
“Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar.”
Onlar ancak zan ve hayâllerine tabi oldular. İlâhi hakikate tabi olmadılar Bu Âyetler her ne kadar Hz. Rasûlüllah’ın risâletinden önceki insânlara hitap ediyorsa da Kûr’ân-ı Keriym her zaman taptaze olduğundan her an, her Âyeti bize ve bütün insânlara taze ve mutlak olarak hitap etmektedir. Bizler bunu okuduğumuzda aynı hüküm altına biz de giriyoruz. Zanların %99 u mutlak yanlış çıkar, nadiren bazen tutar.
Onlar ancak zanlarına tabi oldular. Gerçek bir Allah bilgisi oluşturamadıklarından dini Mübin-i İslâmı sadece yap - yapma yahut uygula - uygulama cetveli hâline getirdiklerinden, sadece %20 sini teşkil eden fizik bedenini ilgilendiren sahası ile ilgilenildiğinden, mârifetullah bilgisi hiç ortaya çıkarılmadığından, İslâm bilgisi olarak fıkıh (yani sosyal yaşantımızda lâzım olan ve sadece bu dünyada geçerli olan beşer arası ilişkileri ve fiillerin tatbikat) bilgileriye uğraşıldığından Allahlık, ulûhiyyet, mârifetullah bilgisi göz ardı edilmiştir.
“lâ tetefekkeru bizâtîllâh”
“Allahı hiç tefekkür etmeyin” hadis-i kûdsisini yanlış anlayarak “Allahı hiç düşünmeyin,” hükmü kullanıldı, böylece insân kendine yazık etmiş oldu. Bu durumda ne vicdanen tatmin olmuş (mutmain nefsi olan) insânlar olabildik, ne de bunun tatbikatını yapamadığımız için dışarıdan bizi örnek alacak olanlara örnek olabildik. Eğer biz İslâmın bize sunduğu kurallar içinde hakikatiyle bilmiş olsaydık, bugün bütün dünya müslüman olurdu.
“ve ma tehvel enfüsü”
“Zan üzeri hareket etmeyi ve nefislerinin arzu ettiğidir.” Bu hayâli kurgu, zannetme onların nefislerine hoş geliyor, deniyor.
ve lekad caehüm min rabbihimül hüda “ve halbuki, gerçekten onlara Rab'lerinden bir hüdâ (bir hidâyet rehberi) gelmiştir.” Yani bütün bu hayâl ve zanları içlerinde rablerinden bir hüda/hidâyet geldi, diyor. Bu hüküm içinde Hz. Rasûlüllahın ve ondan sonra devam eden ehlullahın, insân-ı kâmillerin, âriflerin gelişini kabul etmeliyiz. Hüda “Hadi” isminin zuhur edicisi, hidâyet üzere onları götürücüler geldi, deniyor. Buna rağmen onlar yine de zanlarına ve kendi isimlen-dirdikleri putlarına yöneldiler.
(Necm Sûresi 53/24)
أَمْ لِلْإِنْسَانِ مَا تَمَنَّى
em lil insâni ma temenna “ Yoksa insân için temenni edilen midir?”
(Necm Sûresi 53/25)
فَلَلَهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى