Elleżîne yectenibûne kebâ-ira-l-iśmi velfevâhişe illâ-llemem(e)(c) inne rabbeke vâsi'u-lmaġfira(ti)(c) huve a'lemu bikum iż enşeekum mine-l-ardi ve-iż entum ecinnetun fî butûni ummehâtikum(s) felâ tuzekkû enfusekum(s) huve a'lemu bimeni-ttekâ
Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.
Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar hariç. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.
Necm Suresi 32. ayet, büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınanların durumunu ele alırken, Allah'ın geniş mağfiretini ve insanı yaratılışından itibaren en iyi bilen olduğunu vurgular. Ayet, insanın kendini temize çıkarmaması gerektiğini, zira takva sahibi olanı Allah'ın bildiğini ifade eder. Dilbilimsel olarak 'ictinâb', 'kebâir', 'fevâhiş', 'lemem', 'mağfiret' ve 'tezkiye' gibi kavramlar merkezî bir rol oynar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cenb (جانب) kelimesi, bir şeyin yan tarafı anlamına gelir. İctinâb (اجتناب) ise bir şeyden uzak durmak, yanına yaklaşmamak demektir. Ayetteki 'yec-tenibûne' ifadesi, müminlerin büyük günahlara ve fuhşiyata yaklaşmaktan, onlardan uzak durmaktan titizlikle kaçındıklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İctinâb, bir şeyden yüz çevirmek ve ondan uzaklaşmak anlamındadır. Burada 'yec-tenibûne' fiili, müminlerin büyük günahları ve çirkin fiilleri işlememek için bilinçli bir çaba gösterdiklerini, onlardan uzak durmayı tercih ettiklerini mecazi bir anlatımla ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kebâir (كبائر), kebîre (كبيرة) kelimesinin çoğuludur ve büyük günahlar anlamına gelir. İbn Kuteybe, bu ayetteki 'kebâir'in, Allah'ın yasakladığı ve hakkında tehdit bulunan, şeriatta cezası belirlenmiş büyük suçlar olduğunu belirtir. Bunlardan kaçınmak, müminlerin temel özelliklerindendir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kebîr (كبير), büyüklük ifade eder. Kebâir ise şeriatta büyük sayılan, cezası ağır olan günahlardır. Râgıb, bu ayetteki 'kebâir'in, Allah'ın gazabını gerektiren ve ahirette azapla tehdit edilen fiiller olduğunu vurgular. Müminler bu tür günahlardan uzak dururlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fevâhiş (فواحش), fâhişe (فاحشة) kelimesinin çoğuludur ve aşırı çirkin, iğrenç fiiller anlamına gelir. Ebû Ubeyde, bu ayetteki 'fevâhiş'in genellikle zina ve benzeri ahlaksızlıkları kapsadığını, toplumda hoş karşılanmayan ve dinen şiddetle yasaklanan fiiller olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fuhş (فحش), haddi aşan, çirkin olan her şey için kullanılır. Fevâhiş ise şeriatta ve akılda çirkinliği aşikâr olan, özellikle cinsel ahlaksızlıklar gibi büyük günahları ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin bu tür iğrenç fiillerden de uzak durduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Lemem (لمم), İbn Kuteybe'ye göre, bir şeye yaklaşmak, ona dokunmak anlamına gelir. Ayetteki 'illâ'l-lemem' ifadesi, büyük günahlar ve fuhşiyat dışında kalan, kasıtlı olmayan, bir defaya mahsus veya küçük günahları ifade eder. Bu tür günahlar, tövbe ile affedilebilir veya salih amellerle örtülebilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Lemem, küçük günahlar veya bir şeye bir defa yaklaşmak, sonra ondan vazgeçmek anlamındadır. Es-Sicistânî, ayetteki 'lemem'in, büyük günahlar ve fuhşiyatın aksine, kişinin kasıtlı olarak işlemeyip, bazen farkında olmadan veya bir anlık zayıflıkla işlediği, ancak üzerinde ısrar etmediği küçük hatalar olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'lemem' kavramının Kur'an'da genellikle 'büyük günahlar'ın zıddı olarak kullanıldığını belirtir. Bu, kasıtlı ve sürekli olmayan, affedilebilir nitelikteki küçük günahları ifade eder. Ayetteki bağlamda, büyük günahlardan kaçınanların, bu tür küçük hatalarının affedilebileceği veya göz ardı edilebileceği ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafr (غفر), bir şeyi örtmek anlamına gelir. Mağfiret (مغفرة) ise Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi, affetmesi ve azaptan korumasıdır. Ayetteki 'vâsi'u'l-mağfiret' ifadesi, Allah'ın bağışlayıcılığının çok geniş olduğunu, tövbe eden ve büyük günahlardan kaçınan kullarını affedeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mağfiret, Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve ona azap etmemesidir. El-Kefevî, bu ayetteki 'vâsi'u'l-mağfiret'in, Allah'ın rahmetinin ve affediciliğinin sınırsız olduğunu, samimi bir şekilde tövbe eden ve büyük günahlardan sakınan herkesi kapsadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zekâ (زكا), artmak, temizlenmek ve arınmak anlamına gelir. Tezkiye (تزكية) ise bir şeyi temizlemek veya bir kimseyi temiz ve günahsız ilan etmek, övmek demektir. Ayetteki 'felâ tüzekkû enfüseküm' ifadesi, insanın kendi nefsini günahsız ve kusursuz görmemesi, kendini övmemesi gerektiğini, zira gerçek temizliğin ve takvanın ancak Allah tarafından bilindiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tezkiye' kelimesinin Kur'an'da hem maddi temizlik hem de manevi arınma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı ise, kişinin kendi nefsini temize çıkarması, kendini beğenmesi ve günahsız olduğunu iddia etmesi anlamındadır. Ayet, bu tür bir davranıştan sakınılmasını emrederek, gerçek takvanın Allah katında olduğunu hatırlatır.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Varlığın yoktu, sizi arzdan inşa etmede, anne karnın da cenin idin; bu durumda neye böbürleneceksin?... Bu durumda “lât, uzza, menat” gibi isimlendirilmişiz, ancak burada onlara olan bir farkımız var. Bizi isimlendiren Allah; bizi “insân, nefs, kulum, halifem” isimleri ile isimlendirmiş. Bunlar Kûr’ân ile sabit olan Allah’ın verdiği isimler. Onlar ise, insânlar tarafından isimlendirilmiş ve hayâli olan isimlerdir. Diğer taraftan Allah tarafından bize verilen hakiki isimleri ise, biz hayâle döndürmüşüz, işte Esas suçlanmamız gereken yer burasıdır. Yani bu isimlerin hakikatini yaşamadan lisânımızda, sadece lâfzi olarak tuttuk, özümüze indiremedik.
İnsân dendiyse, insân olmalıyız, hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu yaşamalıyız. Halife dendiyse halife mânâsını müdrik olup, hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu yaşamalıyız. Dolayısıyle ilâhi isimleri biz, vasfi ve hayâli isimlere döndürdük.
“hüve a’lemü bimenitteka” (hüve ittika edenleri bilir) İttika, takva edendir.
Müttaki, ittikayı tatbik eden.
Her mertebenin ittikası vardır.
- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak. Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak.
- Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın
- azalmasından sakınmak. Burada maddeden, mânâya geçti.
- Hakikat mertebesinde, Allahın kendinde olan varlığını unutmaktan sakınmak. Yani ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeriyetine dalmamak.
- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak, günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak.
Bir hadiste, (Madde yönünden imanın 6 şartı vardır ama mânâ yönünden imânın ilk şartı olarak) “Allahın seninle olduğuna imân etmektir,” deniyor.
Burada ikân, müşahâde yollu idrak etmek, ki gerçek takva (sakınma) odur. Kısaca beşeriyetine düşmekten sakınmaktır.
“inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une” hâlinde devamlı yaşayabilmek.
(Necm Sûresi 53/33)
ذِي تَوَلَّىٰعأَفَرَأَيْتَ ال
“efe reaytelleziy tevella”