Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi liyecziye-lleżîne esâû bimâ ‘amilû ve yecziye-lleżîne ahsenû bilhusnâ
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükafatlandırması için (böyle)dir.
Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Akıbet (sonuçta) kötülük yapanları yaptıkları ile cezalandıracak, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandıracaktır.
Necm Suresi 31. ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak mülkiyetini ve adaletini vurgulayarak, kulların amellerine göre karşılık bulacağını ifade eder. Ayet, kötülük yapanların cezalandırılacağını, iyilik yapanların ise daha güzeliyle mükafatlandırılacağını belirtir, bu da ilahi adalet ve rahmetin bir tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ kelimesi, bir fiilin karşılığını vermek demektir. Bu karşılık bazen iyilik, bazen kötülük olabilir. Ayetteki 'liyecziye' ifadesi, Allah'ın hem kötülük yapanlara hak ettikleri cezayı, hem de iyilik yapanlara hak ettikleri mükafatı vereceğini ifade eder. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ, bir şeyin karşılığıdır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın amellere göre karşılık vermesi anlamındadır. Kötülük yapanlara kötülüklerinin, iyilik yapanlara ise iyiliklerinin karşılığını vermesi, mecazi olarak bir tür 'ödeme' veya 'karşılık' olarak anlaşılmalıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cezâ kavramı Kur'an'da genellikle 'karşılık' veya 'ödül/ceza' anlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın mutlak adaletinin bir göstergesi olarak, her fiilin bir karşılığı olduğu vurgulanır. Kötülük yapanların 'işledikleriyle' cezalandırılması, iyilik yapanların ise 'daha güzeliyle' mükafatlandırılması, Kur'an'ın ahlaki sisteminin temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû' kelimesi, insanı üzen, hoşuna gitmeyen her şey için kullanılır. Fiil olarak 'esâe', kötülük yapmak, çirkin bir fiilde bulunmak demektir. Ayetteki 'esâû' ifadesi, Allah'ın hoşnut olmadığı, şer ve günah içeren fiilleri işleyenleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sû' kökünden türeyen 'esâe', bir fiilin kötü ve çirkin olmasıdır. Bu ayette, Allah'ın yasakladığı, ahlaki ve dini açıdan yanlış olan fiilleri işleyen kişileri tanımlar. Bu fiillerin karşılığı olarak cezalandırılacakları belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel, iradeye dayalı olarak yapılan her türlü fiildir. Ayetteki 'amilû' ifadesi, insanların bilinçli olarak yaptıkları, kötülük veya iyilik niteliği taşıyan eylemlerini kapsar. Allah, bu amellerin karşılığını verecektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Amel, kasıtlı olarak yapılan fiildir. Bu ayette, 'kötülük yapanların işledikleri' ve 'iyilik yapanların işledikleri' şeklinde iki farklı bağlamda kullanılarak, her iki grubun da kendi fiillerinin sonucuna katlanacağı vurgulanır. Amel, insanın sorumluluğunu ve iradesini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn, bir şeyin güzel ve iyi olmasıdır. 'Ahsene' fiili ise, bir şeyi güzel yapmak, iyilikte bulunmak, bir fiili en mükemmel şekilde yerine getirmek demektir. Ayetteki 'ahsenû' ifadesi, Allah'ın emirlerine uygun, ahlaki ve dini açıdan güzel fiiller işleyenleri tanımlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İhsan, bir fiili en güzel ve en mükemmel şekilde yapmaktır. Bu ayette, 'iyilik yapanlar' ifadesiyle, sadece iyi fiillerde bulunanlar değil, aynı zamanda bu fiilleri samimiyetle ve Allah rızası için en güzel şekilde yapanlar kastedilir. Onlara 'el-Hüsnâ' yani daha güzeliyle karşılık verilecektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İhsan kavramı Kur'an'da sadece 'iyilik yapmak' değil, aynı zamanda 'mükemmellik' ve 'Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek' anlamlarını da içerir. Ayetteki 'ahsenû', bu derin anlamıyla, Allah'ın rızasını kazanmak için en üst düzeyde çaba gösterenleri ifade eder ve bu çabanın karşılığı olarak 'el-Hüsnâ' ile mükafatlandırılacakları belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsnâ, 'ahsen' kelimesinin müennes ve mübalağalı şekli olup, en güzel, en iyi demektir. Ayetteki 'bi'l-Hüsnâ' ifadesi, iyilik yapanlara verilecek olan karşılığın sadece yaptıkları iyilik kadar değil, ondan daha üstün ve daha güzel olacağını ifade eder. Bu, Allah'ın lütuf ve kereminin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hüsnâ, cennet ve Allah'ın rızası gibi en güzel mükafatları ifade eder. İyilik yapanlara verilecek olan bu karşılık, onların amellerinden çok daha fazlasını ve daha değerlisini içerir. Bu, Allah'ın kullarına olan cömertliğinin bir ifadesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüsnâ, Kur'an'da genellikle ahiret mükafatı, cennet ve Allah'ın rızası gibi en yüce ve en güzel karşılıkları ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, iyilik yapanlara vaat edilen 'Hüsnâ', onların dünyadaki amellerinin ötesinde, Allah katındaki sonsuz ve en güzel nimetleri kapsar.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Allah içindir.” Burada Allahın birşeye ihtiyacı olması demek değildir. Allahın, lâtif olan varlığının, kesif olarak görünmesi için bir mahalde, kesif bir Vücûda ihtiyacı var. Allah zâtî itibariyle Vücûddan münezzehtir. Teşbih itibariyle, bu âlemler Allahın zuhuruna bir mahaldir. Bu İseviyet mertebesinin ilmidir. Hakkın varlığını insân varlığı üzerinde müşahâde etmektir. İsâ (a.s.) kadar bu sırrı bilen yoktu. Mûseviyet mertebesinde Tenzih vardı. İsâ (a.s.) ilk defa ancak misâllendirmek, benzerlik vermek sûretiyle anlattı. Çünkü anlatmak için elimizde olan bu âlemdir.
Nitekim,
(Bakara Sûresi 2/255 âyette)
مَوَاتِوَالْأَرْضَعهَ السُّدووَسِعَ كُرْسِيُّهُ
vesi’a kürsiyyühüssemâvati vel arda “Onu kürsisi bütün âlemleri vasidir, kaplamıştır,” Kürsi, oturma yeridir. Bütün âlemler lâtif olarak Allahın rûhani varlığı üzerindedir. Başka türlü olmaz. Kesif olarak Allahın görünmesi yine o varlıklardan olmaktadır. Burada iskemle, masa olmasa bunların varlığı nasıl bilinecek?... İşte bu hakikati yani bütün âlemlerin Allahın zuhuru için idrak eden,
(Bakara Sûresi 2/156 âyette)
لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَعقَالُواْ إِن
kalu inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.
Bu şekilde “innâ (kesin biz)” zât mertebesi için olduğunun idrakını ortaya koyuyor. Ve “innâ (kesin) ileyhi (ona değin) rucu eden (dönenleriz)” yani ona dönüşeceğiz, ona kalbolacağız idrakını ortaya koyuyor.
Ancak özde olmasa da, sûrette fiziki bir perde vardır.
(Necm Sûresi 53/31 âyetteki)
“ve lillâhî ma fiyssemâvati ve ma flyl ardı”
“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.” Bu hakikati tasdik eder. Hangi mertebede neyi görsek, neye baksak Cenâb-ı Hakk’ın o mertebe ile orada zuhurunu müşahâde etmeyi gerektirmektedir. Daha önce sohbeti olmuştur. Tekrar hatırlayalım;
Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade etmişler
1. “ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”
2. “ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”
- “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”
3. “ma reeytü şe’yen illâ kablehu”
- “Her şeyden evvel onu görürüm”
4. “illâ Allah”
- “Ancak Allah”
5. “lâ yerallahu illâ Allah”
- “Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir. Yani beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan kalsın yaradan,” dedikleridir.
(Necm Sûresi 53/32 âyet)
الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِعآل ٣٢
طعاَلْدَُوَالْفَوَاحِشَ إِلَّا
لَكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْعرَبِّعإِنْ
إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ
بِهَاتِكُمْعة في بُطُونِ أُمّعوَإِذْ أَنْتُمْ أَجِدٌ
قِىعوَأَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّوفَلَا تَتْرُكْ
elleziyne yectenibune kebairel ismi vel fevahişe illellememe inne rabbeke vasiul mağfireti hüve âlemü biküm iz enşeeküm minel ardı ve iz entüm ecinnetün fiy bütuni ümmehatiküm felâ tüzekku enfüseküm hüve a’lemü bimenitteka “Güzellikte bulunanlar O kimselerdir ki: Günâhın büyüklerinden ve edepsizliklerden kaçınırlar, küçük günâh müstesnâ. Şüphe yok ki, Rab'bin affı geniş olandır ve O sizi en iyi bilendir.