Min nutfetin iżâ tumnâ
(45-46) Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.
Atıldığı zaman bir nutfeden.
Necm Suresi'nin 46. ayeti, insanın yaratılışının başlangıcını, 'nutfah' adı verilen bir sıvıdan ve bu sıvının 'tumnâ' fiiliyle atılmasından bahseder. Bu ayet, Allah'ın yaratma kudretini ve insanın başlangıçtaki zayıf halini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, nutfeyi 'az bir su' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle insanın yaratıldığı meni anlamında kullanıldığını belirtir. Necm 46'daki kullanımı, bu az suyun (meni) insanın başlangıç maddesi olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, nutfeyi 'az su' olarak açıklar ve Kur'an'da bu kelimenin insanın yaratılışındaki ilk maddeye işaret ettiğini vurgular. Ayetteki 'nutfah', Allah'ın kudretinin bir delili olarak insanın basit bir sıvıdan yaratılışını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nutfah' kavramının Kur'an'da insanın acizliğini ve Allah'ın yaratıcı gücünü vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'nutfah', insanın başlangıçtaki değersiz ve önemsiz halini temsil ederken, aynı zamanda Allah'ın onu nasıl mükemmel bir varlığa dönüştürdüğünü de ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tumnâ' fiilini 'dökülmek, atılmak' olarak açıklar. Necm 46'da bu fiil, nutfenin (meninin) rahim içine bırakılma sürecini ifade eder ve yaratılışın başlangıç anına işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'menâ' kökünün 'takdir etmek, ölçmek' ve 'dökmek, akıtmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Tumnâ' fiili, nutfenin belirli bir ölçü ve takdirle rahme atılmasını, yani Allah'ın iradesiyle gerçekleşen bir eylemi vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'menâ' fiilinin Kur'an'da genellikle 'meni dökmek, boşaltmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Necm 46'daki 'tumnâ', bu biyolojik süreci Allah'ın yaratma kudretinin bir parçası olarak sunar ve insanın yaratılışındaki ilahi müdahaleyi gösterir.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
min nutfetin iza tümna “Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.” İnsânların beşeriyet yönüyle nasıl meydana geldiğini anlatıyor. Diğer yönüyle meseleye baktığımızda Burada sadece bireysel varlık değil, bütün varoluşdan bahsedilmektedir. Bütün bu âlemler yok iken, evvela akl-ı kül amil olarak sonra da nefs-i kül halkedildi. İşte bu zevceyn’dir. Bütün bu âlemler de, Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından meydana geldi. Bireysel varlıklar da daha sonra meydana geldi.
Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından da meydana gelen “teklik” tir. Ana rahmine düşen bir nutfeden bir çocuk meydana nasıl geliyorsa Regaib gecesi hükmüyle de gönül rahimlerine nutfe atıldığı zaman yani Hakikat-i İlâhiye nutfesi, nûru atıldığı zaman kişinin gönlünde bu yeşermeye ve olgunlaşmaya başlıyor.
Kişinin gönlüne bu nûr-u Muhammedi atılmadıkça kişinin bu hakikatleri idrak etmesi mümkün değildir. İşte anne ve baba özü olmadan bir çocuğun meydana
gelmesi mümkün değildir. Bugün değişik şekillerde çocuk yapılıyor deniyorsa da bu ancak mekan değişikliğidir yoksa öz yine anne ve babadır. Bu nutfenin meni edilmesi, gönüllere, beyinlere nefh edilmesi; o orjinal, bozulmamış nefhanın ulaştırılması gerekiyor. “Nefes-i Rahmân-i” denen hakikat budur. Eğer yapılan sohbetlerde, okunan kitaplarda böyle bir hakikat neşvesi çıkmıyorsa orada “Nûr-u Muhammediyye”nin zuhura gelmesi, dolayısıyle “hakikat-i muhammediyye”nin dolaşması, gelişmesi, oluşması mümkün değildir. Bunlar ancak nakli ve akli bilgiler hâlinde geçmekte ve o düzeyde kalmaktadır.
Alimler genellikle akli ve nakli bilgiyi sahih kabul ediyorlar, gönülden, rûhani, ilhami gelen bilgiye pek itibar etmiyorlar. Bunda haklı da olabilirler çünkü bu hâller biraz eğitim isteyen tehlikeli hallerdir. Çünkü ilhami diye zannettiği kimse o frekansa bağlanmadı ise, kendisine gelen hayâli bilgileri esas kabul edip de o bilgilerle hareket etmek üzücü olur. Bu tehlike yönünden ve kendilerinin de bunların doğruluğunu tespit edecek irfan çalışmasından yoksun olduklarından ehli zahir bunlara iltifat etmezler.
Burada yapılacak olan, bunlara şüphe ile bakabilirler ama ihtiyaten inkar etmemeleri gerekir, çünkü inkar edebilecek bilgiye de sahip değiller. Bizim konumuz bu değildir, tenkit etmek değil, tespit yönünden kendimize faydalı kısmını almak üzere üzerinde kısaca durmuş bulunuyoruz. Onların vazifelerini de inkar edemeyiz o şeriat içinde hepimiz varız ve tatbikattayız. Allah onlardan da razı olsun, deriz.
Ancak yine bilelim ki, fıkıh İslâmiyetin yüzde yirmi (%20) sini kapsıyor, yüzde seksen (%80) âtıl kalıyor. Bu arada o yüzde yirmiyi de iyice şekli hükümler içinde çok az olarak çalıştırıyoruz, böylece o kısmını da perdelemiş oluyoruz.
Hıristiyan mertebesi rûh mertebesi olduğundan, bedenden kurtulmuşlar, fıkıh ilminin üstüne çıkmışlar, düşünceleri daha yüksek bilgi içinde ama bilgileri hayâli olmaktadır.
Hayâli de, yanlış da olsa, yine de yukarı düzeyden bir ilim sahasında çalışıyorlar ve bizden üstünmüş gibi gözüküyorlar. Bizim suçumuz onların üstünde olan Hakikat-i Muhammediye ilmini, yani “ve nefahtü” sırrını ortaya çıkaramamaktır. Bu çıkmış olsa yani İslâmın eğitimi, tasavvuf eğitimi üzerine odaklanmış olsa ne dünyada ne diğer âlemlerde Müslümanları ve Türkleri tutacak hiçbir millet olmaz. Tabir-i caizse elimizde 99 düğmeli kumandanın sadece bir, iki düğmesi ile cihazı çalıştırmaya çalışıyoruz. Diğer düğmelerini olmadık ne-denlerle kendimize yasaklamışız, bu yüzden bize verilen cihazdan tam kapasite verimi alamayıp cihaza karşı haksızlık ediyor ve cihazı da üzüyoruz.
“min nutfetin iza tümna”
“Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.”
O nutfeden bir bölüm atıldığında, diyor, o nutfenin tamamını idrak etmek ne kafa yapısı olarak, ne de fiziken mümkün değildir. Dendiğine göre, o nutfede bir seferde 3.5 milyon tohum ekilmesi lâzımki bir çocuk oluşumu olsun.
“min nutfetin” diyerek nutfenin bazı kısımlarını işaret ediyor. Hakikat-i İlâhiye’de böyle yavaş yavaş bazıları ve sonra yine bazıları olarak ilâ nihâye oluşmaktadır. Kişi kendini geliştirtikçe o “nefes-i rahmâniye nefhaları” kişide gelişmektedir.
(Necm Sûresi 53/47)
شَاةِ الْأُخْرَىٰععَلَيْهِ الذأوَأَنَّ ﴿٤٧﴾