Velehu-lcevâri-lmunşeâtu fî-lbahri kel-a'lâm(i)
Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O'nundur.
Denizde koca dağlar gibi yükselen gemiler de onundur.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve nimetlerini denizdeki büyük gemiler aracılığıyla tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, denizde seyreden büyük gemilerin ve onların dağlara benzetilmesinin dilbilimsel ve semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cevr (جري) kelimesi, bir şeyin akıp gitmesi, hareket etmesi anlamındadır. Ayetteki 'el-cevârî' ise, denizde akıp giden, seyreden gemileri ifade eder. Bu kullanım, gemilerin su üzerinde kayarcasına ilerlemesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): El-cevârî, 'el-cevârî fî'l-bahr' yani denizde akıp gidenler demektir. Burada gemiler kastedilmektedir. Fiilin müennes cem'i olarak gelmesi, gemilerin çokluğunu ve hareketliliğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cereyân' (akış, seyir) kavramı, genellikle Allah'ın kudretinin bir tezahürü olarak doğal olaylarla ilişkilendirilir. Burada gemilerin denizde akıp gitmesi, Allah'ın insanlara bahşettiği bir nimet ve kudret göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): El-münşeât, 'el-merfûât' yani yükseltilmiş, inşa edilmiş demektir. Ayetteki bağlamda, denizde yükselen, büyük ve görkemli gemileri ifade eder. Bu, gemilerin boyutuna ve yapısına dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neş'et (نشأة), bir şeyin ortaya çıkması, yükselmesi ve büyümesi anlamındadır. 'El-münşeât' ise, inşa edilerek yükseltilmiş, büyük boyutlara ulaşmış gemileri tanımlar. Bu, gemilerin insan eliyle yapılmış olmasını ve büyüklüğünü vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Neş'e (نشأة) kelimesi, bir şeyin başlangıcı ve yükselişi anlamına gelir. 'El-münşeât' ise, yapılıp yükseltilen, büyük ve görkemli gemilerdir. Bu, gemilerin sadece varlığını değil, aynı zamanda ihtişamını da belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bahr (بحر), geniş ve derin su kütlesi anlamına gelir. Ayetteki 'fî'l-bahr' ifadesi, gemilerin hareket ettiği ortamı, yani denizi belirtir. Bu, Allah'ın kudretinin hem karada hem de denizde tecelli ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bahr (بحر), karanın aksine, geniş ve derin su kütlesidir. Kur'an'da sıkça Allah'ın kudretinin ve nimetlerinin bir göstergesi olarak zikredilir. Burada gemilerin denizde seyretmesi, bu kudretin bir delilidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Bahr kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma gücünün ve insanlara sunduğu imkanların bir sembolü olarak kullanılır. Gemilerin denizde seyretmesi, denizin insan yaşamı için nasıl bir ulaşım ve geçim kaynağı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): El-a'lâm (الأعلام), 'el-cibâl' yani dağlar demektir. Ayetteki benzetme, gemilerin büyüklüğünü ve denizde dağlar gibi yükseldiğini ifade eder. Bu, gemilerin heybetini ve görkemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): El-a'lâm, 'el-cibâl el-şâmikhât' yani yüksek dağlar anlamına gelir. Gemilerin dağlara benzetilmesi, onların denizde ne kadar büyük ve belirgin olduğunu anlatır. Bu, görsel bir benzetme ile büyüklüğü pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Alem (علم), bir şeyin belirgin işareti, nişanı veya yüksek dağ anlamına gelir. Ayetteki 'ke'l-a'lâm' ifadesi, gemilerin denizde dağlar gibi yüksek ve belirgin görünmesini tasvir eder. Bu, hem büyüklüğü hem de uzaktan fark edilebilirliği ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Alem, hem bir işaret hem de yüksek bir dağ anlamına gelir. Ayetteki benzetme, gemilerin denizde dağlar gibi heybetli ve göze çarpan yapısını vurgular. Bu, Allah'ın yaratma ve insanlara bahşetme kudretinin bir göstergesidir.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
ve lehül cevaril münşeatü fiyl bahri kel æ’lami ve tıpkı æ’lam/yüce dağlar gibi fiyl bahri/bahr içinde/hakkında el cevaril münşeatü/cevari/akan, cari olan münşee/gemiler (kaleme alınmış şeyler) lehü/ona (onun için)
“Denizde yüzen koca dağlar gibi gemiler O’nundur”.
Yukandaki ayetlerde iki denizden söz edilmişti.
“Bu denizlerde dağlar gibi giden gemiler, vücud tekneleri (gönüller) de O’ nundur.” Şu gemi falanın, şu gemi filanın diye gemileri sahipleniyoruz. Oysa bunlar geçici varlıklardır.
Varlığın tek sahibi “İlahi varlık”tır. Bunun dışında kimse hiçbir şeye sahip değildir. Fakat, “Melik” esmasının bizdeki zuhuruyla geçici olarak, her birerlerimize bazı mallar verilmiş, biz ise, bunların kendi öz malımız olduklarım zannetmişiz. Ancak bu mallar bize dünya nizamı için geçici olarak verilmiştir. Aslında hiç kimsenin herhangi bir varlığı yoktur. Nasıl olsun ki? Hakikatte insanın kendi varlığı dahi yoktur. Bir tek varlığımız var, o da Allah’tır. O’nun dışında başka bir şeye ihtiyaç da yoktur. Bu dünyanın, alemin sahibi olmak istersen, sadece “Allah” de.
“Denizde yüzen koca dağlar gibi gemiler” bir başka manada;
Benlik deryasında enaniyetle yüzen, koca dağlar gibi şişmiş “nefs-i emmare” sahibi kimlikler, gemilerdir. Onların dahi sahibi Allah’tır.
Ancak onlar bu hakikatten perdelidirler ve gemilerinin yani (vücut) gemilerinin kendilerine ait olduğunu sanıp böylece büyük bir zan ve hayale düşerler.
Yunus balığının karnında yüzdükleri halde, gözleri görmediklerinden kendilerini şuurla deryada yüzdüklerini zannederler.
Vücud gemisi bir gün sahile vurduğu zaman, yani tahta tabuta kondukları zaman nasıl bir baştan karaya vurduklarını anlayacaklar, fakat çok geç olmuş olacaktır, heyhat! Allah korusun.
Biz yine ayetin batını yönüne dönmeye çalışalım. Allah’ın varlığını bütün alemde bilen ve kemaliyle müşahede eden sadece “insan”dır.
Abdülkerim Ciyli Hz. “İnsan-ı Kamil” isimli eserinde şöyle diyor:
“Bir çok şeyi çözdüm, bu dünyadaki bir çok sırrı idrak ettim (Yani bir çok inci, mercan çıkardım). Ancak bir hususta tereddütte kaldım:”
“İnsan mı Allah’in aynası, yoksa Allah mı insanın aynasıdır?”
“Kim kimde kendini seyrediyor?
“Allah-u Teala mı insanda cemalini seyretmekte, yoksa insan mı Allah-u Teala’da cemalim seyretmekte?
Bu hususta tereddütlü kaldım” demektedir.
Gerçek bir Hak yolcusu, “Hakikat-i Muhammedi”nin “abdiyyet” ve “Rububiyet” deryalarında Hz. Muhammed teknesiyle dolaşmaktadır.
- Evvela “Nuh”un teknesine binen salik orada nefsinden necat bulmuş olur.
- Daha sonra “ef’al, esma, sıfat, zat” deryalarından inşa etmeye başladığı ilim ve irfaniyet gemileriyle “Nefes-i Rahmani” rüzgarlarının şişirmeye başladığı yelkenleri ile “Ulühiyet” deryalarında seyrine devam eder.
- Daha sonra “sıfat” limanlarına, oradan “esma”, oradan “ef’al” limanlarına uğrayarak gemisinin ambarlarını inci, mercan ve ahiret mallarıyla doldurarak, gerektiğinde ihtiyaç sahiplerine de hediye ederek şuurlu bir yolculuk yapmış ve o deryalar ve gemilerden istifade ederek tekrar asli vatanına döner.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[“Münşeat” iki mana ile tefsir edilmiştir:
1 - Bilindiği üzere inşa edilmişler demektir ki, gemilerin inşasının ehemmiyetini ve bunun Allah’ın bir nimeti olduğunu gösterir. İnsanlar tarafından inşa edilmiş olması, Kur’anı Keriym Saffat Suresi 37. sure 36. ayette
وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
vallahü halekaküm ve ma ta’melune “ve (oysa/andolsun) sizi ve amel ettiklerinizi Allah halk etti “Oysa sizi de, yaptığınız (bu şeyleri) de Allah yaratmıştır.” ayetine göre onların Allah’a ait olmasına mani değildir. ]
2- İsmail Hakkı Bursevi ikinci şıkkı şöyle açıklıyor:
[“Yelkenler” demek olan “şûrû” kelimesi “şira”nın çoğuludur. “Münşeat” ın su üzerinde yükselip kendi halinde yürüyen gemiler manasına gelmesi uzak ihtimal olmadığı gibi, “Münşeat”ın mahlükat (yaratılmışlar) manasına gelmesi de uzak ihtimal değildir.]