Ke-emśâli-llu/lui-lmeknûn(i)
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
Saklı inciler gibi,
Vâkıa Suresi'nin 23. ayeti, cennet ehlinin ödüllerinden bahsederken, hurilerin güzelliğini 'sedefteki inciler' benzetmesiyle tasvir eder. Bu benzetme, hem görsel bir güzelliği hem de korunmuşluk ve saflık niteliklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'mesel' (مَثَل) kelimesinin bir şeyin niteliğini, durumunu veya keyfiyetini açıklamak için kullanılan bir benzetme olduğunu belirtir. Ayetteki 'ke-emsâli' ifadesi, hurilerin güzelliğinin, nitelik ve değer bakımından incilere benzetildiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'emsâl' kelimesinin Kur'an'da 'benzerler' veya 'misaller' anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada, hurilerin güzelliğinin, sedefteki incilerin eşsiz ve kusursuz güzelliğine bir misal olarak sunulduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lü'lü'' kelimesinin denizden çıkarılan değerli bir taş olan inci olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, hurilerin parlaklığını, saflığını ve değerini bu değerli taşa benzeterek vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'lü'lü'' kelimesinin hem büyük hem de küçük incileri kapsadığını belirtir. Ayetteki 'lü'lü'' ifadesi, hurilerin göz kamaştırıcı güzelliğini ve pürüzsüzlüğünü, incinin doğal parlaklığı ve kusursuzluğuyla özdeşleştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'lü'lü'' gibi değerli taşların cennet tasvirlerinde sıkça kullanıldığını ve bunların cennetin maddi güzelliğini, saflığını ve eşsizliğini sembolize ettiğini belirtir. Bu ayette de inci, hurilerin hem fiziksel güzelliğini hem de manevi saflığını temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'meknûn' kelimesinin 'gizlenmiş, örtülmüş' anlamında olduğunu belirtir. Ayetteki 'lü'lü'i'l-meknûn' ifadesi, incinin sedef içinde dış etkenlerden korunmuş, bu sayede parlaklığını ve saflığını yitirmemiş halini anlatır. Bu, hurilerin de aynı şekilde korunmuş ve el değmemiş güzelliğini ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'k-n-n' kökünden türeyen 'meknûn' kelimesinin, bir şeyin saklanarak değerinin ve güzelliğinin muhafaza edilmesi anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki bağlamda, incinin sedef içinde saklanması gibi, hurilerin de cennette özel bir koruma altında olduğunu ve bu sayede güzelliklerinin bozulmadığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'meknûn' kelimesinin Kur'an'da genellikle değerli ve korunmaya muhtaç varlıklar için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, incinin 'meknûn' olması, onun değerini ve saflığını artırırken, hurilerin de benzer bir korunmuşluk ve dokunulmamışlık niteliğine sahip olduğunu vurgular.
Vâkı'a Sûresi
(56/15-23) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Ebediyen genç kalan hizmetkarlar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar. Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
Sâbikûn ehli altın ve ipekle dokunmuş, ihtişamla bezenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. Ebedî gençlikleri değişmeyecek, güzellikleri hiçbir zaman solmayacak olan ölümsüz gençler çevrelerinde dolaşır; akıp giden cennet pınarlarından doldurulmuş testilerle, ibriklerle ve kadehlerle onlara içecek sunarlar. Bu içecekten içenlerin ne ağızlarının tadı kaçar ne başları ağrır ne de akılları bulanır. Aksine bu şarap, zevk ve ferahlık verir; fakat sarhoş etmez, insanı akıldan ve edep dairesinden çıkarmaz.
Bu hoş ve kesintisiz ikramların yanı sıra, onlar cennette diledikleri her türlü meyveden yer, canlarının çektiği kuş etlerinden tadarlar. Yanlarında ise sedefinde saklı inciyi andıran berraklıkta, bembeyaz tenli ve iri gözlü dilberler bulunur. Bütün bu tasvirler, cennet nimetlerinin hem bedene hem ruha hitap eden, eksilmeyen ve bozulmayan bir mutluluk hâli olduğunu ortaya koyar.
İşârî manada altın ve ipekle dokunmuş tahtlar, temkîn makamını ve sâlikin hâlden hâle savrulmaktan kurtulup istikrara eriştiği mertebeyi ifade eder. Karşılıklı oturuş ise, kul ile Hak arasındaki üns ve mükâleme hâlini, perdelerin kalktığı bir yakınlık ve müşahede ortamını remzeder. Bu tahtlar, sûretlerin değil, mânâların üzerine kurulu olan hakikatin temsilidir.
Çevrelerinde dolaşan, ebedî gençlikleri bozulmayan civanlar, güzel amel ve ahlâklarının suretleri olup ilâhî vâridâtı ve daima esen rahmet nefhalarını ifade eder. Bunların “ölümsüz” oluşu, bu vâridâtın geçici bir hâl değil; temkînle birlikte süreklilik kazanan mânevî lütuflar olduğunu gösterir. Sürahiler, ibrikler ve kadehler ise kalbe dökülen mârifetleri ve zevkle içilen hakikat şarabını sembolize eder.
Cennet pınarından doldurulan bu içki idraki yok etmeyen, aklı perdelemeyen mânevî sarhoşluktur. Bu sebeple marifet şarabından içenlerin akılları gitmez, başları ağrımaz, edep ve istikametleri bozulmaz. Bilakis kişinin idraki genişler, kalbi saflaşır ve Hakk’a daha da yakın olur.
Diledikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri, sâlikin amellerinin ve hâllerinin semereleridir. Meyveler; ulaşılan yüce hâller ve makamlardır; ruhları bunlarla lezzet alır; kuş etleri ise latîf ve yüksek idraklerdir. Bunların “istenildiği gibi” sunulması, kulun iradesinin Hakk’ın iradesiyle uyum kazanmış olduğunu gösterir.
Yanlarında bulunan, sedefinde saklı inci gibi bembeyaz ve iri gözlü huriler ise kalpte doğan saf mânâları, ağyardan korunmuş hakikat bilgilerini ve müşâhede sırlarını temsil eder. İnci benzetmesi, bu hakikatlerin hem derinlikten çıkarılmış hem de bozulmadan muhafaza edilmiş olmasına işaret etmektedir. Neticede bu tasvir, sûretlerin ardına gizlenmiş bir hakikat cennetini anlatır: Bu cennet, temkîn ehlinin mârifetle beslendiği, vâridâtla kuşatıldığı, sekrin olmadığı bir müşâhede içinde Hakk’la ünsiyet kurduğu bâtınî bir saadet hâlidir. Zâhirde nimetlerle, bâtında ise ilâhî kurbiyet ve vuslat olarak tecellî eder.