Sûre Hakkında
Vâkıa Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in (56)’ıncı sûresidir. Âyet sayısı (96)’dır. Adını, “mutlaka gerçekleşecek olan büyük hadise” anlamına gelen ve sûrenin ilk âyetinde geçen vâkıa kelimesinden alır. Bazı âyetlerinin Medine’de nâzil olduğu ileri sürülmüşse de, müfessirlerin çoğunluğuna göre sûre Mekkîdir. Sûrenin ana teması, ölümden sonra başlayacak ebedî hayat, insanların bu dünyadaki iman ve amellerine göre âhirette karşılık görecekleri hakikatidir.
Bu çerçevede sûrenin muhtevasını iki ana bölüm hâlinde ele almak mümkündür. İlk bölüm, Mekke döneminde inen birçok sûrede olduğu gibi kıyametin kopuşunu tasvir ederek başlar. Yeryüzünün şiddetle sarsılacağı, sabit sanılan dağların ufalanıp toz hâline geleceği o büyük gün anlatılır; insanların önde bulunanlar (sâbikûn), sağdakiler (ashâb-ı yemîn) ve soldakiler (ashâb-ı şimâl) olmak üzere üç gruba ayrılacağı bildirilir (âyet 1–7). Önde bulunanlar, iman ve salih amel bakımından diğer müminleri geride bırakarak Allah’a yaklaştırılan seçkin zümredir; onlar bedenî ve ruhî pek çok nimetle ödüllendirileceklerdir. Sağdakiler, amel defterleri sağdan verilen ve cennete giren kimselerdir. Soldakiler ise amel defterleri solundan veya arkalarından verilen, âhireti inkâr eden günahkârlar olup cehennem azabına uğrayacaklardır.
Bu tasnifin ardından inkârcılara hitap edilerek, ilk yaratılışın Allah tarafından gerçekleştirildiğini kabul ettikleri hâlde öldükten sonra dirilişi niçin inkâr ettikleri sorulur. İnsan yaratılışının spermadan gerçekleşmesi, tohumdan ekinin bitirilmesi, bulutlardan suyun indirilmesi ve ağaçtan ateş çıkarılması gibi örnekler üzerinden, bu fiillerin insanın mı yoksa Allah’ın mı kudretiyle meydana geldiği sorgulanır. Böylece yeniden dirilişin imkânsız olmadığını gösteren apaçık deliller sunulur. Birinci bölüm, Hz. Peygamber’e Rabbinin yüce ismini ve azametini tenzih etmesini emreden âyetle sona erer (âyet 8–74).
İkinci bölüm, yıldızların mevkilerine yemin edilerek başlar ve bunun bilenler için büyük bir yemin olduğu vurgulanır. Bu yeminin, âlemlerin Rabbi tarafından Hz. Muhammed’e indirilen vahyin ürünü olan Kur’ân’a dikkat çektiği belirtilir. Böylesine büyük bir ilâhî lütfa karşı şükür ve teslimiyet yerine inkâr ve nankörlük sergilenmesi, hayret verici bir tutum olarak kınanır. Ardından ölüm gerçeği güçlü bir üslupla gündeme getirilir: Can boğaza dayandığında insanın bütün iddialarının nasıl çöktüğü hatırlatılır ve “Eğer iddianızda doğru iseniz, ölümü geri çevirsenize” hitabıyla inkârcılar aczleriyle yüzleştirilir. Devamında Allah’a yakın olanların ve amel defterleri sağdan verilenlerin ebedî mutluluğu; hakikati yalanlayanların ise hüsranı tasvir edilir. Sûre, yine Resûlullah’a Rabbinin adını ve şanını yüceltmesini emreden âyetle tamamlanır (âyet 75–96).
Mekke döneminin orta safhasında inen birçok sûrede olduğu gibi Vâkıa sûresinde de âhirete iman merkezi bir yer tutar; ebedî hayatta mutlu veya bedbaht olacak insanların hâlleri çarpıcı tasvirlerle gözler önüne serilir. Bu tasvirler, insanın hem bedensel hem de psikolojik yönelişlerini etkileyen dünya hayatına karşı güçlü bir uyarı ve tefekkür daveti niteliği taşır. Bu sebeple Vâkıa sûresi, mânevî istikamette meydana gelebilecek sapmalardan korunmak için sıkça okunması tavsiye edilen sûreler arasında yer alır.
Vâkıa sûresi, Resûl-i Ekrem’e indirilen Kur’ân’ın mufassal sûreleri arasında yer alır. Abdullah b. Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’a erken yaşta saçlarına ak düşmesinin sebebini sorduğunda, O da: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İze’ş-şemsü küvvirat sûreleri ihtiyarlattı” buyurmuştur (Tirmizî, Tefsîr, 56/6). Bu sûrelerin bir kısmının geçmiş peygamberlerin ağır imtihanlarını, diğerlerinin ise kıyamet ve âhiret hallerini anlatması dikkat çekicidir. Ayrıca Hz. Peygamber’in sabah namazlarında Vâkıa sûresini okuduğuna dair rivayetler sahih kabul edilmiştir (Topaloğlu, DİA, 42/470–471).
Ebced Sayı Değerleri
Vâkıa (واقعة) kelimesini oluşturan harfler ve bu harflerin sayı değerleri şöyledir: و Vâv (6), ا Elif (1), ق Kâf (100), ع Ayın (70), ة Te (400). Toplamı: 577. (5) Hazerât-ı Hamse: tevhid mertebeleri, (7) (7)’de nefis mertebelerini ifade etmektedir. 5+7+7: (19) Kur’ân-ı Kerîm’in şifresidir.
Sûrenin ebced sayı değerleri şöyledir:
Cüz’ü (27)’dir. 2+7: (9) Museviyet mertebesine işaret eder.
Nüzul sırası (46)’dır. 4+6: (10) İseviyet mertebesidir. Mushaftaki sırası (56)’dır: 5+6: (11) Tevhîd-i Zât ve Muhammediyet mertebesidir.
Âyetlerinin sayısı (96)’dır. Rakamların toplarsak 9+6: (15): 1+5: (6) İmanın altı şartıdır.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ
İżâ veka'ati-lvâki'a(tu)
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Leyse livak'atihâ kâżibe(tun)
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ
Ḣâfidatun râfi'a(tun)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّا
İżâ rucceti-l-ardu raccâ(n)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّا
Ve busseti-lcibâlu bessâ(n)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَكَانَتْ هَبَآءً مُّنۢبَثًّا
Fekânet hebâen munbeśśâ(n)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًا ثَلَـٰثَةً
Ve kuntum ezvâcen śelâśe(ten)
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ
Fe-ashâbu-lmeymeneti mâ ashâbu-lmeymene(ti)
Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ
Ve ashâbu-lmeş-emeti mâ ashâbu-lmeş-eme(ti)
Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلسَّـٰبِقُونَ
Ve-ssâbikûne-ssâbikûn(e)
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ
Ulâ-ike-lmukarrabûn(e)
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fî cennâti-nna'îm(i)
Onlar, Naim cennetlerindedirler.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Śulletun mine-l-evvelîn(e)
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve kalîlun mine-l-âḣirîn(e)
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
عَلَىٰ سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ
‘Alâ sururin mevdûne(tin)
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَـٰبِلِينَ
Mutteki-îne ‘aleyhâ mutekâbilîn(e)
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ
Yatûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûn(e)
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ
Bi-ekvâbin ve ebârîka veke/sin min ma'în(in)
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ
Lâ yusadde'ûne ‘anhâ velâ yunzifûn(e)
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَفَـٰكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
Ve fâkihetin mimmâ yeteḣayyerûn(e)
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn(e)
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَحُورٌ عِينٌ
Ve hûrun ‘în(un)
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
كَأَمْثَـٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ
Ke-emśâli-llu/lui-lmeknûn(i)
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Cezâen bimâ kânû ya'melûn(e)
(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükafat olarak (verilir.)
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
Lâ yesme'ûne fîhâ laġven velâ te/śîmâ(n)
Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
إِلَّا قِيلًا سَلَـٰمًا سَلَـٰمًا
İllâ kîlen selâmen selâmâ(n)
Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ
Ve ashâbu-lyemîni mâ ashâbu-lyemîn(i)
Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ
Fî sidrin maḣdûd(in)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ
Ve talhin mendûd(in)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ
Ve zillin memdûd(in)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ
Ve mâ-in meskûb(in)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفَـٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ
Ve fâkihetin keśîra(tin)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
Lâ maktû'atin velâ memnû'a(tin)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
Ve furuşin merfû'a(tin)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
إِنَّآ أَنشَأْنَـٰهُنَّ إِنشَآءً
İnnâ enşe/nâhunne inşâ-â(n)
Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
فَجَعَلْنَـٰهُنَّ أَبْكَارًا
Fece'alnâhunne ebkârâ(n)
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
عُرُبًا أَتْرَابًا
‘Uruben etrâbâ(n)
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
لِّأَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Li-ashâbi-lyemîn(i)
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Śulletun mine-l-evvelîn(e)
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve śulletun mine-l-âḣirîn(e)
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَأَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ
Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâl(i)
Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ
Fî semûmin ve hamîm(in)
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ
Ve zillin min yahmûm(in)
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
Lâ bâridin velâ kerîm(in)
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ
İnnehum kânû kable żâlike mutrafîn(e)
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ
Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l'azîm(i)
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve 'izâmen e-innâ lemeb'ûśûn(e)
Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
Eve âbâunâ-l-evvelûn(e)
"Evvelki atalarımız da mı?"
قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْـَٔاخِرِينَ
Kul inne-l-evvelîne vel-âḣirîn(e)
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
Lemecmû'ûne ilâ mîkâti yevmin ma'lûm(in)
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ
Śumme innekum eyyuhâ-ddâllûne-lmukeżżibûn(e)
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
لَـَٔاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ
Leâkilûne min şecerin min zakkûm(in)
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Femâli-ûne minhâ-lbutûn(e)
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
فَشَـٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ
Feşâribûne ‘aleyhi mine-lhamîm(i)
Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَـٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ
Feşâribûne şurbe-lhîm(i)
Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
هَـٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ
Hâżâ nuzuluhum yevme-ddîn(i)
İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.
نَحْنُ خَلَقْنَـٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûn(e)
Sizi biz yarattık. Hala tasdik etmeyecek misiniz?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ
Eferaeytum mâ tumnûn(e)
Attığınız o meniye ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَـٰلِقُونَ
E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûn(e)
Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
Nahnu kaddernâ beynekumu-lmevte vemâ nahnu bimesbûkîn(e)
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَـٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ
‘Alâ en nubeddile emśâlekum ve nunşi-ekum fî mâ lâ ta'lemûn(e)
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûn(e)
Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!
أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ
Eferaeytum mâ tahruśûn(e)
Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ
E-entum tezra'ûnehu em nahnu-zzâri'ûn(e)
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَـٰهُ حُطَـٰمًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
Lev neşâu lece'alnâhu hutâmen fezaltum tefekkehûn(e)
Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ
İnnâ lemuġramûn(e)
"Muhakkak biz çok ziyandayız!"
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Bel nahnu mahrûmûn(e)
"Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ
Eferaeytumu-lmâe-lleżî teşrabûn(e)
İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ
E-entum enzeltumûhu mine-lmuzni em nahnu-lmunzilûn(e)
Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَـٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Lev neşâu ce'alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûn(e)
Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!.
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ
Eferaeytumu-nnâra-lletî tûrûn(e)
Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ
E-entum enşe/tum şeceratehâ em nahnu-lmunşi-ûn(e)
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَـٰهَا تَذْكِرَةً وَمَتَـٰعًا لِّلْمُقْوِينَ
Nahnu ce'alnâhâ teżkiraten ve metâ'an lilmukvîn(e)
Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Fesebbih bismi rabbike-l'azîm(i)
O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ
Felâ uksimu bimevâki'i-nnucûm(i)
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ
Ve-innehu lekasemun lev ta'lemûne ‘azîm(un)
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌ كَرِيمٌ
İnnehu lekur-ânun kerîm(un)
O, elbette değerli bir Kur'an'dır.
فِى كِتَـٰبٍ مَّكْنُونٍ
Fî kitâbin meknûn(in)
Korunmuş bir kitaptadır.
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ
Lâ yemessuhu illâ-lmutahherûn(e)
Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Tenzîlun min rabbi-l'âlemîn(e)
Alemlerin Rabb'inden indirilmedir.
أَفَبِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
Efebihâżâ-lhadîśi entum mudhinûn(e)
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
Ve tec'alûne rizkakum ennekum tukeżżibûn(e)
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ
Felevlâ iżâ belaġati-lhulkûm(e)
Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ
Ve entum hîne-iżin tenzurûn(e)
Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَـٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ
Ve nahnu akrabu ileyhi minkum velâkin lâ tubsirûn(e)
Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.
فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ
Felevlâ in kuntum ġayra medînîn(e)
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Terci'ûnehâ in kuntum sâdikîn(e)
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ
Fe-emmâ in kâne mine-lmukarrabîn(e)
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ
Feravhun ve rayhânun ve cennetu na'îm(in)
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Ve emmâ in kâne min ashâbi-lyemîn(i)
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
فَسَلَـٰمٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Feselâmun leke min ashâbi-lyemîn(i)
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ
Ve emmâ in kâne mine-lmukeżżibîne-ddâllîn(e)
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
Fenuzulun min hamîm(in)
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
Ve tasliyetu cahîm(in)
Bir de cehenneme atılma vardır.
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ
İnne hâżâ lehuve hakku-lyakîn(i)
Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Fesebbih bismi rabbike-l'azîm(i)
Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.