Lev neşâu ce'alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûn(e)
Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!.
Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve nimetlerini vurgulayarak, suyun tatlılığını dileseydi acı yapabileceğini belirtir ve insanları şükretmeye teşvik eder. Anahtar kavramlar, Allah'ın iradesi, suyun niteliği ve şükür kavramı etrafında şekillenir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neş'e (نَشْأَة) kelimesi, bir şeyin başlangıcı ve ortaya çıkışı anlamına gelir. 'Neşâ' (نَشَاءُ) fiili ise, Allah'ın bir şeyi yaratma, var etme veya dileme kudretini gösterir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın suyu tatlı kılma veya acılaştırma iradesine işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet (مَشِيئَة), bir şeyin olmasını dilemek ve ona karar vermek demektir. Ayetteki 'lev neşâ' (لَوْ نَشَآءُ) ifadesi, Allah'ın mutlak iradesini ve kudretini vurgular; dileseydi suyu farklı bir nitelikte yaratabileceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ceale (جَعَلَ) fiili, Kur'an'da bazen 'halk' (yaratmak) anlamında kullanılır. Bu ayette 'cealnâhu' (جَعَلْنَاهُ) ifadesi, Allah'ın suyu acı bir hale dönüştürme veya o şekilde yaratma kudretini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ceale (جَعَلَ) fiili, bir şeyi bir durumdan başka bir duruma çevirmek veya bir şeye bir özellik vermek anlamında mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'cealnâhu ücâcen' (جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا) ifadesi, suyun tatlılığını acılığa çevirme gücünü mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ceale' (جَعَلَ) fiili, genellikle Allah'ın yaratma ve düzenleme eylemlerini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın suyun niteliğini belirleme ve değiştirme gücünü göstererek, O'nun evren üzerindeki mutlak hakimiyetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ücâc (أُجَاج) kelimesi, şiddetli tuzluluğu veya acılığı nedeniyle içilemeyen suya denir. Ayette, Allah'ın dileseydi tatlı suyu bu nitelikte yaratabileceğini belirterek, tatlı suyun bir nimet olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ücâc (أُجَاج), çok tuzlu ve acı su demektir. Bu kelime, suyun içilemez ve faydasız hale gelmesini ifade eder. Ayette, Allah'ın kudretini ve tatlı su nimetinin değerini göstermek için zıt bir durum olarak kullanılmıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ücâc (أُجَاج) kelimesi, Kur'an'da suyun olumsuz bir niteliğini, yani içilemez derecede acı veya tuzlu olmasını ifade eder. Bu ayette, tatlı suyun bir lütuf olduğunu ve Allah'ın dilediği takdirde bu lütfu kaldırabileceğini hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şükür (شُكْر), nimeti bilmek ve onu sahibine nispet etmektir. Ayetteki 'teşkurûn' (تَشْكُرُونَ) ifadesi, Allah'ın tatlı su gibi büyük nimetlerine karşı kulların minnettarlık göstermesi ve bu nimetleri doğru kullanması gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şükür (شُكْر), dil ile övgü, kalp ile tasdik ve azalarla amel etmek suretiyle nimet sahibine karşı minnettarlığı ifade etmektir. Ayetteki soru kalıbı, insanların bu açık nimete karşı neden şükretmediklerini sorgulayarak, onları düşünmeye ve şükretmeye davet eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şükür (شُكْر), Kur'an'da Allah'ın lütuflarına karşı insanın göstermesi gereken temel bir ahlaki tutumdur. Bu ayette, suyun tatlılığının Allah'tan gelen büyük bir nimet olduğu ve bu nimete karşı şükretmenin bir görev olduğu açıkça belirtilir.
Vâkı'a Sûresi
(56/68-70) İçtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.
İçtiğiniz suya hiç dikkat ettiniz mi? Onu buluttan indiren siz değilsiniz; indiren yalnızca biziz. Dileseydik o suyu acı ve tuzlu kılardık ne içmeye ne de sulamaya elverişli olurdu yani ne susuzluğu giderir ne de yeryüzünde faydalı bir bitkinin yetişmesine vesile olurdu. Fakat sizi esirgeyip merhamet ettiğimiz için, tuzlu denizlerden yükselen suları süzüp arındırarak tatlı hâle getirdik; böylece içilebilir ve hayat verici kıldık. O hâlde bu nimetleri ihsan eden Allah’ı birleyip emrine itaat ederek şükretmeniz gerekmez mi?
Burada kastedilen şükür, yalnızca dil ile yapılan bir teşekkür değildir. Bilakis şükür; Allah’a ve âhiret yurduna iman etmek, Resûlünü tasdik etmek ve Hakk’ın buyruklarına teslimiyetle itaat etmektir. Zira nimeti tanımak, onu vereni tanımakla; nimeti yerli yerinde kullanmak ise kulluğun gereğini yerine getirmekle mümkündür.
Bu âyet-i kerîmede, zâhirî su nimeti üzerinden ilâhî ilim ve mârifete de işaret edilmektedir. Çünkü mârifet, salt çabayla elde edilen bir kazanım değil; yalnızca Allah Teâlâ’nın ihsanıyla kalbe lütfedilen bir feyizdir. Bununla birlikte feyze talip olan kimsenin, feyiz gelmeden önce kalbini hazırlaması gerekir. Nitekim çiftçi de önce tarlasını hazırlar, ardından tohumunu eker; yağmurun ne zaman yağacağını ise bilmez. Keşif ve şühûd yağmurları da böyledir: Allah Teâlâ dilediği vakitte bu yağmurları indirir; nefsin hevâsından ve kalbin gafletinden kaynaklanan tuzlu suyu giderir, onu tatlı bir mârifet suyuna dönüştürür ve onunla nice susamış gönülleri diriltir. Bu sebeple mârifet ve hikmet nimetini ihsan eden Allah’a şükretmek zarurîdir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/502-503) Aynı hitap, zâhirde içilen suya; bâtında ise kalplere inen irfânî vâride yöneliktir. Bu vârid, görünmeyen bir buluttan yani ilâhî gayb hazinesinden iner. Allah dileseydi, bu mânevî suyu acı ve yakıcı kılardı. Böyle bir durumda vârid, kalbi diriltmez; bilakis onu kurutur, şaşkınlığa ve Hakk’tan uzaklığa sürüklerdi. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/83)