Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûn(e)
Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!
Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Bu ayet, insanın ilk yaratılışını bilmesine rağmen, bu bilgi üzerinden ibret alıp düşünmemesini eleştirmektedir. Anahtar kavramlar, bilmek, ilk yaratılış ve hatırlayıp düşünmek fiilleri etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'alimtum' ifadesi, muhatapların ilk yaratılış hakkında zaten bir bilgiye sahip olduklarını, bu bilginin onlara yabancı olmadığını ve bu bilginin kesinliğini vurgular. Bu, sadece duymak değil, aynı zamanda idrak etmek ve kabul etmek anlamına gelir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i, bir şeyin olduğu gibi idrak edilmesi olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, insanların ilk yaratılışın varlığını ve kudretini bildiklerini, bu bilginin onlarda mevcut olduğunu ve bu bilginin bir delil olarak sunulduğunu gösterir. Bu bilgi, yeniden dirilişin mümkün olduğuna dair bir kanıt niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm'in Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği sorumluluk ve idrak boyutu olduğunu belirtir. Ayetteki 'alimtum' ifadesi, muhatapların bu bilgiye sahip olmalarına rağmen, ondan gerekli dersi çıkarmamalarını eleştiren bir bağlamda kullanılmıştır. Bilgiye sahip olmak, aynı zamanda o bilginin gereğini yerine getirme yükümlülüğünü de beraberinde getirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'neş'e' kelimesini 'yaratılış' ve 'ortaya çıkış' olarak açıklar. Ayetteki 'en-neş'etü'l-ûlâ' ifadesi, insanın ilk yaratılışını, yani yoktan var edilişini ve bu yaratılışın mucizevi yönünü vurgular. Bu, Allah'ın kudretinin açık bir delilidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'neş'e' kelimesinin 'ibtidâ' (başlangıç) anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'en-neş'etü'l-ûlâ', insanların ilk kez nasıl yaratıldıklarını, anne karnındaki gelişimlerini ve dünyaya gelişlerini ifade eder. Bu, Allah'ın yaratma gücünün somut bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neş'e'yi bir şeyin başlangıcı ve gelişimi olarak tanımlar. 'En-neş'etü'l-ûlâ' ise, insanın ilk yaratılışını, yani varoluşunun başlangıcını ifade eder. Bu kavram, yeniden dirilişin mümkün olduğunu kanıtlamak için bir argüman olarak sunulur; zira ilk yaratılışı gerçekleştiren, ikinci yaratılışı da gerçekleştirebilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'evvel' kelimesinin 'önce gelen' ve 'başlangıç' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-ûlâ' kelimesi, 'neş'e' kelimesini niteleyerek, yaratılışın ilk aşamasını, yani insanın yoktan var edilişini ve bu sürecin başlangıcını vurgular. Bu, sonraki yaratılışlara kıyasla ilk ve orijinal olanı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'evvel' kelimesinin zaman ve sıra açısından önceliği ifade ettiğini açıklar. 'En-neş'etü'l-ûlâ' ifadesi, insanın ilk yaratılışının, yani başlangıçtaki varoluşunun, sonraki yaratılışlardan (yeniden diriliş) önce geldiğini ve bu ilk yaratılışın, ikinci yaratılış için bir delil teşkil ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tezekkür' kelimesini, unutulan bir şeyi hatırlamak veya bir şeyi zihinde canlı tutmak olarak tanımlar. Ayetteki 'felâvlâ tezekkerûn' ifadesi, insanların ilk yaratılış bilgisini zaten bildikleri halde, bu bilgiden ibret alıp düşünmemelerini, bu bilgiyi zihinlerinde yeniden canlandırmamalarını ve ondan ders çıkarmamalarını eleştiren bir soru kalıbıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tezekkür'ün sadece hatırlamak değil, aynı zamanda hatırlanan bilgi üzerinde derinlemesine düşünmek ve ondan sonuçlar çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, insanların ilk yaratılışın mucizevi yönünü ve Allah'ın kudretini hatırlayarak, yeniden dirilişin de mümkün olduğunu idrak etmeleri gerektiğine işaret eder. Bu, bir tür zihinsel uyanış çağrısıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' ve türevlerinin Kur'an'da sadece hatırlama değil, aynı zamanda Allah'ın ayetleri üzerinde tefekkür etme ve bu tefekkürden ahlaki ve dini sonuçlar çıkarma anlamı taşıdığını vurgular. 'Tezekkerûn' ifadesi, muhatapların ilk yaratılış gerçeği karşısında pasif kalmayıp, aktif bir şekilde düşünmeleri, ibret almaları ve bu bilginin kendilerini Allah'a yöneltmesini sağlamaları gerektiğini ima eder.
Vâkı'a Sûresi
(56/57-62) Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz? Attığınız o meniye ne dersiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez. Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!
Bu ayetlerde insan, kendi varlığı ve her gün iç içe olduğu yaratılış hakikati üzerinden düşünmeye davet edilmektedir. Allah Teâlâ, çarpıcı sorularla yaratmanın kime ait olduğunu hatırlatmakta; bunun tabii sonucu olarak da insana düşen tasdik ve kulluk sorumluluğuna dikkat çekmektedir.
Siz yokken sizi ilk defa var eden biziz. İlk yaratılışı gerçekleştiren kudretin, yeniden yaratmaya da muktedir olduğu apaçıktır. Zira hiçbir örneği yokken yaratmayı başaran kudret için, öldükten sonra yeniden yaratmak daha zor değildir. O hâlde insanın, Allah’ın ölüleri dirilteceğini inkâr etmesi aklen de temelsizdir. Madem siz bir şey değilken sizi var eden O’dur, yeniden diriltmeye gücünü neden tasdik etmiyorsunuz?
Rahimlere dökülen nutfeye bakın: Onu yaratan siz misiniz yoksa biz miyiz? Mesela bazen anne-baba çocukları olsun ister, fakat temenni ettikleri çocuk meydana gelmez. Bazen çocuk istemezler, çocuk meydana gelir. Nutfe veya damla da kendi kendilerine o sureti meydana getiremez. Şu hâlde meniden insanı yaratan kudret, ölenleri diriltmekten aciz olabilir mi? Bu sorular, insanın kendi aczini ve ilâhî kudretin mutlaklığını idrak etmesi içindir.
Allah Teâlâ, ilmi, kudreti ve hikmeti gereği ölümü aranızda takdir etmiştir. Her insan için belirlenmiş bir ecel vardır; vakti geldiğinde ne öne alınabilir ne de ertelenebilir. Bu konuda ilâhî iradenin önüne geçmek ve ona galip gelmek mümkün değildir. Ölüm, insanı yok etmek için değil; yerine benzerlerinin getirilmesi ve yeniden yaratılışa geçiş için takdir edilmiştir. İnsan ölür, yerine başkaları gelir; sonra da bambaşka bir yaratılışta yeniden var edilir.
Nitekim siz, ilk yaratılışınızı biliyorsunuz: Nutfeden yaratıldığınızı, rahimde safhalardan geçtiğinizi, sonra dünyaya geldiğinizi inkâr etmiyorsunuz. Öyleyse sizi ikinci defa yaratmanın imkânsız olduğunu nasıl düşünebilirsiniz? Bu hususta düşünüp ibret almanız gerekmez mi?
Şu hâlde Allah Teâlâ insanın dünyadaki fizikî varlığını yaratmaya kadirken, O’nun âhiretteki yeniden yaratmayı gerçekleştiremeyeceğini düşünmek hem akla hem de vahye aykırıdır. İlk yaratılışı kabul edip ikinci yaratılışı inkâr etmek, açık bir çelişki ve küfürdür.
İşârî bakımdan bu âyetler, zahirde ba‘s ve iâde kudretini ispat ederken, bâtında insanı her an yenilenen varoluşunu idrak etmeye çağırmaktadır. “Sizi Biz yarattık” hitabı, yalnızca geçmişte vuku bulmuş bir fiili değil; süreklilik arz eden ilâhî yaratışı ifade eder. Zira Hak Teâlâ’nın yaratması bir defaya mahsus olmayıp, her nefeste tecdîd-i halk şeklinde cereyan etmektedir.
Haddizatında kul, kendi varlığının ilk maddesine dahi müdahale edemezken, yeniden yaratılışı uzak ve imkânsız görmesi, nefsin kendini bağımsız zannetmesinden ibarettir. İnsanın fiilî kudretinin rahmine atılan bu ilk tohum dahi onun tasarrufu dışında gerçekleşmektedir.
“Aranızda ölümü takdir ettik” buyruğu ise sûretlerin fânîliğine, hakikatin ise bâkîliğine işaret eder. Ölüm, mutlak bir yokluk değil; sûretin çözülmesi ve başka bir mertebeye intikaldir. Sûfîler nezdinde her hâlin bir ölümü, her idrakin bir doğumu vardır. Bu yönüyle ba‘s, yalnız kıyamete ertelenmiş bir hadise değil; her an yaşanan mânevî bir hakikattir. Nefsî hâller ölür, kalbî idrakler dirilir; kalbî hâller tamamlanır, rûhânî tecellîler zuhur eder.
“Biz acze düşürülecek değiliz” ifadesi, ölümle her şeyin sona erdiğini zanneden anlayışa kesin bir reddiyedir. Hak Teâlâ, ölümü takdir ettiği gibi, yerine başkasını getirmeye ve insanı bilinmeyen bir yaratılışla yeniden inşâ etmeye de kâdirdir. Bu bilinmeyen yaratılış, nefs merkezli idrakin çözülüp, kulun ilâhî tasarrufa açık hâle gelmesini ifade eder. Akıl bu hakikati kuşatamayabilir fakat tasdik ve teslimiyet yoluyla onu kabul edebilir.
İnsan bazen dünya işlerine bütünüyle gömülür; Allah’ı hatırlamaktan gaflet eder, hevâ ve şehvetlerinin peşinden sürüklenir, hayvanî ve yırtıcı yönünü besler. Ardından Allah Teâlâ onun bu kuvvelerini ve sıfatlarını değiştirir: Kul artık bir an bile Hakk’ı anmaktan geri durmaz, dünyaya meyletmez, hevâsını terk eder; mücâhede ve riyâzetle Mevlâsına yönelir. İşte bu köklü dönüşüm de yeniden neş’et ve ilâhî inşâdır.
Terzi Baba ise âyette belirtilen “hayat ve ölüm” gerçeğinin sadece yeryüzünde yaşayanlara mahsus olmadığına şöyle dikkat çeker:
“Ayet-i kerîmelerde de görüldüğü gibi, bir işin ilkini yapmak zordur, birincisi olduktan sonra onu tekrarlamak zor değildir.
Bahsedilen hadisede Cenâb-ı Hakkın “hayat ve ölüm” tatbikatındaki hükmünü açık olarak ikaz ederek bildiriyor.
Yaşadığımız hayatta “doğum ve ölüm” olarak adeta her gün şahitleri oluyoruz. Ayrıca bu oluşumları tabiat dediğimiz sistemde de mevsimler vasıtasıyla her sene görüyoruz.
Cenâb-ı Hakk’ın kudret sıfatını ortaya getiren bu hadiselerin, sadece bizim dünyamıza ve bizim içinde bulunduğumuz insan nesli-sülâlemize ait olduğunu düşünüp öyle zannetmek, Cenâb-ı Hakk’ı hiç tanımamış olmak lâzımdır.
Ezeli ve ebedi olan, Zat-ı Alâ-i ilâhiyye olan Allahımız, bu sonsuz olan süre içinde sadece yaklaşık on beş bin senelik bir süre için mi bu sıfatlarını kullanmış olacak. Aslında bizim insan nesli-sülâlemizin sonsuz uzay zaman içinde düşündüğümüzde ancak üç saniyelik bir zaman süresine karşılık gelir.
Eğer gökyüzünde, bizim insan nesli-sülâlemizden başka bir insan nesli sülâlesi yoksa, Allahımızın bu sıfatları faaliyet dışı kalmış olması lazım gelecektir. Ancak böyle bir şey tasavvur dahi edilemeyeceği için, bahsi geçen bu ayeti kerimelerin delâletiyle bile, gökyüzünde de sayısını şu an bilemeyeceğimiz sonsuz sayıda, gökyüzü insan nesli veya dabbe türü sülâlelerin olacağı, şüphe götürmez bir gerçektir.
Kısaca şöyle de düşünebiliriz. Tespit edildiği sonsuz fezada, bizim saman yolu galaksimizde yüz milyar gezegen olduğu tespit edilmiş. Diğer taraftan gene fezada, yüz milyar galaksi tespit edilmiş. Bu hesapla her galakside bizim dünyamız gibi üzerinde insan nesli-sülâlesi olan sadece bir gezegen olduğunu düşünsek o zaman ortaya çıkan gerçek.
Sonsuz fezada en azından yüz milyarda bir ihtimal olmak üzere yüz milyar dünya benzeri üzerinde insan nesli-sülâlesi olduğuna hiç şüphe yoktur.
İşte bu yüzden geçmişte bahsedilen ayetlerdeki faaliyetlerde doğum ölüm ve yenilenme, bütün gökyüzü alemlerinde de geçerlidir. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/156-157)