Ve kalîlun mine-l-âḣirîn(e)
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Birazı da sonrakilerden.
Bu ayet, cennet ehlinin iki ana gruba ayrıldığını, çoğunluğun öncekilerden, azınlığın ise sonrakilerden olduğunu belirtmektedir. Ayet, 'azlık' ve 'sonrakiler' kavramları üzerinden bir kıyaslama ve sınıflandırma sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kall' (قَلَّ) kelimesinin bir şeyin azlığını, noksanlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kalîl' (قَلِيلٌ) ise, 'çok' (كثير) kelimesinin zıddı olarak, sayıca az olanı niteler. Burada, cennete girecek sonrakilerin, öncekilere kıyasla daha az sayıda olacağına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'el-kıllet' (القلّة) kavramını, bir şeyin nicelik veya nitelik bakımından azlığı olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, 'sonrakiler' grubunun 'öncekiler' grubuna göre sayısal olarak daha az olduğunu vurgular, bu da bir karşılaştırma ve oran belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'azlık' ve 'çokluk' kavramlarının sadece niceliksel değil, aynı zamanda niteliksel bir değer yargısı taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'kalîl' ifadesi, sonrakilerin azlığına dikkat çekerek, belki de onların cennete ulaşma yolundaki zorluklarına veya öncekilerin üstünlüğüne dolaylı bir gönderme yapar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âhir' (آخِر) kelimesinin 'evvel' (أوّل) kelimesinin zıddı olduğunu ve bir şeyin sonunu veya sonrakini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-âhirîn' (الآخرين) ifadesi, 'el-evvelîn' (الأوّلين) ile karşılaştırılarak, Hz. Muhammed'in ümmetinden olanları, yani önceki peygamberlerin ümmetlerinden sonra gelenleri kasteder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âhirîn' kelimesinin mecazi olarak 'sonra gelenler' anlamında kullanıldığını ve burada Hz. Muhammed'in ümmetini temsil ettiğini ifade eder. Ayet, cennet ehlinin bu iki ana gruba ayrıldığını, sonrakilerin sayıca az olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âhir' kelimesinin bir şeyin sonu, nihayeti anlamına geldiğini ve 'âhirîn'in de 'sonra gelenler' veya 'sonrakiler' olarak anlaşıldığını belirtir. Bu bağlamda, Kur'an'ın nazil olduğu dönemden sonraki nesilleri veya Hz. Muhammed'in ümmetini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âhir' kökünün Kur'an'da genellikle zaman veya sıra bakımından sonralığı ifade ettiğini belirtir. 'el-âhirîn' ifadesi, Vâkıa Suresi'nde 'el-evvelîn' ile birlikte kullanılarak, ümmetlerin kronolojik sıralamasına ve cennet ehlinin bu sıralamaya göre dağılımına dikkat çeker.
Vâkı'a Sûresi
(56/11-14) Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır. Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
Bu âyetlerde, sâbikûn ehlinin nimet cennetlerinde Allah Teâlâ’ya en yakın kılınan zümre olduğu belirtilmekte; bunların çoğunun öncekilerden, bir kısmının da sonrakilerden olduğu ifade edilmektedir. Âyette geçen öncekiler ve sonrakiler tabirlerinin neyi ifade ettiği hususunda müfessirler arasında farklı görüşler bulunmaktadır.
Taberî’nin tercih ettiği görüşe göre öncekiler, Hz. Peygamber’den önce gelip geçmiş ümmetlerdir. Sâbikûnun büyük kısmı bu önceki ümmetlerden, bir kısmı ise son ümmet olan Muhammed ümmetindendir. Dünya yaratıldığından beri gelip geçen bütün insanlarla mukayese edildiğinde, Muhammed ümmetine mensup sâbikûnun “az” olarak nitelenmesi bu bakımdan mümkün görülmüştür. Ancak bu görüş, bütün müfessirler tarafından benimsenmemiştir. Zira “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân, 3/110) âyetinin delâleti dikkate alındığında, bu ümmet içinde Allah’a en yakın kulların azınlıkta kalması uygun düşmemektedir.
Bu sebeple İbn Kesîr, öncekiler ve sonrakilerin her ikisinin de Muhammed ümmetine mensup olduğunu belirtir. Ona göre öncekiler, İslâm’ı ilk kabul eden muhacir ve ensardır; bunların Allah’a yakın olanları çoktur. Zamanla bu vasıfta olanların sayısı azalmış ve sonraki nesiller içinde bu dereceye erişenler daha az olmuştur. (İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân, 4/285) Onun bu yorumu, şu âyetle de desteklenmektedir: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile onlara güzellikle uyanlar var ya; Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlar için içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/100). Benzeri âyetler ilk inananların faziletine işaret etmekte; onların dinin taşınması ve yaşatılmasındaki belirleyici rollerini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim İslâm, bu öncü nesil vasıtasıyla hayata geçirilmiş ve onların gayretiyle sonraki nesillere ulaşmıştır. (Ateş, Yüce Kurân’ın Çağdaş Tefsîri, 9/219) Allah’a yakın kılınmış olanlar (mukarrebûn), himmetleri bütünüyle Hakk’a yönelmiş, nefislerini arındırarak mânevî mertebelere yükselmiş ve kudsiyet makamlarına erişmiş kimselerdir. Bunlar, mahlûkat içinde Allah’ı hakikatiyle tanıyan, ibadetlerinde ihlâsa eren, şevk ve muhabbetle O’na yönelen âriflerdir. Onların büyük bir kısmı isim ve sıfat tecellîlerine mazhar olurken, daha az bir kısmı tevhidin nihai hakikatine erişerek ahadiyyetü’l-cem ve kâbe kavseyn ev ednâ mertebesine ulaşmıştır.
Manevî Cennetler Cennet lügatta, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır).
Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır.
Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin İlâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve İlâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir.
Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “(Cennetime gir) (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.
Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.
İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.
Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında olamaz.
Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/75-76; Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi cilt 1, mukaddime 20)
Görüldüğü üzere cennetler, tasavvufî anlamda yalnızca uhrevî nimet mekânlarını değil; aynı zamanda müşâhede hâllerini ifade eder. Bu cennetler, zât cenneti, sıfat cenneti ve ef‘âl cenneti olarak düşünülebileceği gibi; ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerine de işaret eder. Allah’a yakın ve önde olan bu mutlu kullar, önce Allah’ta, ardından O’nun sıfat ve ef‘âlinde fânî olmuş; sonrasında ise yine Allah’ın zâtı, sıfatı ve ef‘âli ile bâkî kılınmışlardır. Bu hâl, Hakk’ı bilme, Hakk’ı müşahede etme ve Hak’la kâim olma hakikatlerinin bir arada tahakkuk etmesidir.
Bu üç makamdan her birine sahip olan kimseye, ameline ve istidadına uygun özel bir cennet tahsis edilmiştir. Söz konusu cennetler yalnızca âhiretteki nimetlerle sınırlı olmayıp, dünyada tadılan mânevî lütuf ve ikramları da içine alır. Dolayısıyla naîm cennetleri, dereceleri ve tecellîleri farklı olmakla birlikte, hakikatte birbirini tamamlayan; dünya ve âhiret nimetlerini kuşatan ilâhî ihsan mertebeleri olarak anlaşılmalıdır.
Bu çerçevede fiiller cenneti, kulun sâlih amelleri, ibadetleri ve mücâhedeleri karşılığında nail olacağı mükâfat cennetidir. Ameller cenneti veya nefis cenneti olarak da anılan bu mertebe; leziz yiyecekler, hoş ve faydalı içecekler, göz aydınlatan eşler gibi sûrî nimetlerle tasvir edilen cennettir ve müminlerin amelleriyle imâr olunur. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle, her amelin bir cenneti vardır: her farzın, her nâfilenin, yapılan her hayrın ve terk edilen her çirkin fiilin karşılığı olan bir cennet mevcuttur. Bu sebeple amel bakımından daha faziletli olan ve hayırda öne geçen kimselerin bu cennetten alacakları pay da daha çok olacaktır. Yedinci kat gök ile kürsî arasında bulunduğu ifade edilen bu cennet, Hz. Âdem’in çıkarıldığı cennet olup, Kur’ân’da yer alan cennet tasvirlerinin büyük bir kısmı fiiller cennetine yöneliktir.
Sıfatlar cenneti ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden doğan mânevî bir cennettir. Gayb ve şehâdet âlemlerini bir araya getiren bu mertebe, aynı zamanda kalbin cenneti olarak da telakki edilir. Burada kul, ilâhî sıfatların nurlarıyla dirilir; bilme, görme ve idrak fiilleri Hakk’ın tecellîleriyle derinlik kazanır. Bu cennet, sûrî nimetlerin ötesinde, kalbin nurlanması ve mânevî zevklerin süreklilik kazanmasıyla tahakkuk eden bir yakınlık hâlidir. Zât cenneti ise ahadiyyet cemâlinin müşahedesinden ibarettir. (Kâşânî, Letâifu’l-A’lâm, 191; Tek, Sufilerin Kavramları, 75-76) Sonraki âyetlerde, sâbikûn zümresinin üstünlüğünü ve seçkin konumu daha açık biçimde ortaya konularak ayırt edici vasıfları ayrıntılı şekilde beyan edilmekte; bu dünyadaki yönelişlerinin karşılığı olarak âhirette erişecekleri yüce makamlar ve nimetler tasvir edilmektedir