İçeriğe atla
Vâkıa 3Cüz 27 · Sayfa 534

Vâkıa Sûresi 3. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Ḣâfidatun râfi'a(tun)

(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.

Vâkı'a Sûresi

(56/1-3) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır. O, kimini yükseltir, kimini de alçaltır.


İlk âyette geçen “vâkıa” kelimesi, “meydana gelmesi muhakkak olan, vukûu kesin büyük hâdise” anlamına gelir. Kıyametin mutlaka gerçekleşeceği hususunda hiçbir tereddüt bulunmadığından, bu büyük hadise Kur’ân’da özellikle bu isimle anılmıştır. Ardından gelen ikinci âyet ise, kıyamet koptuğu anda onun vukuunu inkâr edebilecek, yalanlayabilecek hiçbir kimsenin kalmayacağını vurgular. Zira kıyamet hakkında Allah tarafından haber verilen her şey haktır, gerçektir ve şüpheden beridir.

Bu iki âyetle, ibret almak isteyenlere, Allah katında vaad edilmiş olan o en büyük ve kaçınılmaz vâkıanın gerçekleşeceği an hatırlatılmaktadır. Bugün kıyameti inkâr eden, hafife alan veya yalanlayanlar bulunsa da Allah katında takdir edilmiş o büyük hadise vuku bulduğunda artık hiçbir inkâr ve itiraz imkânı kalmayacaktır.

Nitekim kıyamet koptuğu esnada, Allah Teâlâ’yı yalanlayabilecek, O’na ortak isnat edebilecek, çocuk ve eş nisbetiyle iftirada bulunabilecek ya da ölüleri diriltmeye gücü yetmeyeceğini iddia edebilecek tek bir kimse dahi bulunmayacaktır. Çünkü o vakit hakikat bütünüyle açığa çıkacak; herkes, ister istemez, gerçeği tasdik edecektir. Hâlbuki bugün insanların çoğu, hakikati inkâr eden, yalanlayan ve gerçeğe karşı körleşmiş bir durumdadır.

Bu sebeple kıyamet günü, doğruluk ve istikamet üzere yaşayanlar selâmete erişecek, ilâhî lütuf ve ikramlara mazhar olacaklardır. Hak ve istikamet yolundan sapanlar ise pişmanlık ve hüsranla yüzleşeceklerdir. Böylece o gün, sadık ile yalancı, hak ehli ile bâtıl ehli kesin ve telâfisi olmayan bir biçimde birbirinden ayrılmış olacaktır.

Âlemin nizamını altüst eden bu büyük hadise, uhrevî bakımdan müminlerin cennet derecelerini yükseltirken, inkâr ve sapkınlık üzere olanları cehennemin derekelerine sürükler. Bu bağlamda Hak Teâlâ, adaletinin gereği olarak bazılarını alçaltır; lütuf ve fazlının eseri olarak da bazılarını yüceltir. Zira sırf kendi güç ve kudretlerine dayanarak hareket edenler zillete düşürülürken, tevekkül ile Hakk’a güvenenler izzet ve yüceliğe eriştirilir. Sebeplere takılıp kalanlar alçaltılırken, sebeplerin ötesinde müsebbibi müşahede edenler yükseltilir. Bu ayrışma, aynı zamanda nefsin tahkir edilip aşağıya çekilmesini; buna karşılık kalbin tasfiye edilerek yüceltilmesini ifade eder. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/299; Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/2098) İşârî bakımdan ise burada zikredilen “vâkıa”, yalnızca kıyametin zâhirde kopuşunu değil; ilâhî hakikatlerin kalpte ansızın ve kuşatıcı biçimde zuhur edişini de ifade eder. Bu vuku anında zan, inkâr ve tasdik gibi nefsî tavırlar ortadan kalkar; hakikat, tüm açıklığıyla tecellî eder. Zira Hakk’ın mutlak galebesi ortaya çıktığında benliğin hükmü kalmaz. Eğer sâlik “ölmeden önce ölmenin” sırrına erişmişse, bu vâkıa onun için hayatta iken bir uyanış ve kıyamet olarak tahakkuk eder; aksi hâlde nefis ölümü tattığında, hakikat zaten bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.

Tüsterî’ye göre bu âyetteki vâkıa, aynı zamanda sâliklerin seyrü sülûklarının mahiyetlerinin açığa çıkması demektir. Zira kimin sülûku Resûlullah’a ittibâya dayanıyorsa bu onu Hakk’ın yoluna sevk eder; kimin sülûku zan ve tahmin üzerine kurulmuşsa, bu da onu bâtıla götürür. Her iki hâl de er ya da geç hakikatiyle ortaya çıkar. Bu sebeple vâkıa, sadece sûretlerin değil, hakikatlerin de ayrıştığı bir andır. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/299) Bir diğer işârî yoruma göre ise vâkıa, gayb âleminden kalbe gelen mânâları ifade eder. Bu durum her kalp ehlinin kendi istidadına göre yaşadığı yakîn hâlidir. Cenâb-ı Hak, müşâhede vâridini doğrudan kalbe tattırarak kulunu kendine çekmeyi murad ettiğinde, ona mârifet nurlarını ve gaybî keşifleri ikrâm eder. İşte bu an, ârif için kıyametin tahakkukudur; zira o, gayb âlemlerini hakka’l-yakîn derecesinde müşahede eder. Böylece dünya arzularından, hevânın süs ve lezzetlerinden yüz çevirerek bütünüyle hakikate yönelir. Bu noktada samimi olanların takip ettiği yol ile sadece iddia sahibi olanların sürüklendiği akıbet açıkça ortaya çıkar. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/382) Bu itibarla vâkıa, sâlikin zikrin galebesiyle şuur hâlinden müşâhede hâline intikal etmesidir. Başlangıçta müphem gibi görünen bu tecellî, zamanla keşif ve idrake dönüşür. Bu süreçte zuhûr eden hâller, Hakk’ın kalbi tedrîcî biçimde terbiye edişinin alâmetleridir. Vâkıa kuvvet kazandığında sâlik, Allah’ın dilediği ölçüde gayb âlemlerini ve oradaki hâlleri müşahede eder; kendisine ruhanî ilimler açılır ve nice acayip ve hayret verici tecellîlere şahit olur. Vâkıasından ayıldığında ise, hâline en uygun olana yönelir. Zira artık kalbi kuvvet bulmuş, arınmış, nurlanmış; huzur ve itmi’nâna ermiştir. Bu merhaleden sonra ne nefis ne de şeytan, sâlikin vâkıasını yalanlayabilir veya onu bu hususta aldatabilir. Çünkü vâkıa, hakikatin apaçık zuhur ettiği ve aldanmanın imkânsızlaştığı bir uyanış hâlidir.

Bu sebeple hakikat ehli, vâkıa ile a‘lâ-yı illiyyîne yükselirken; iddia sahipleri esfel-i sâfilîne düşerler. Böylece Hak Teâlâ, emmâre nefsin zan ve vehimlerini aşağıya çekerken, yakınlık mertebelerine yönelmiş, huzura ermiş kalplerin himmetlerini yukarı taşır. Ruh, Melik ve Gaffâr olan Hakk’ın müşâhedesinden doğan ilâhî lütufların menbaına doğru yükseltilir. Nihayet çetin mücâhede hâlleri geride kalır; sâlik, Hakk’a daha da yakınlık kazanarak sıdk ehli arasına dâhil olur. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/76-77; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/382)


Âyet 4-7