Ve tasliyetu cahîm(in)
Bir de cehenneme atılma vardır.
Ve cehenneme atılma vardır.
Vâkıa Suresi'nin 94. ayeti, 'tasliye' ve 'cahîm' kavramları üzerinden, ahiretteki azabın şiddetini ve yakıcılığını vurgulamaktadır. Ayet, cehennem ateşine atılma ve orada yanma eylemini dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tasliye' (تَصْلِيَة) kelimesinin 'salâ' (صَلَى) fiilinden türediğini ve bir şeyi ateşe sokmak, ateşte yakmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tasliyetü cahîm' ifadesi, kişinin cehennem ateşine atılmasını ve orada yanmasını ifade eder, bu da azabın doğrudan ve şiddetli bir şekilde tecrübe edileceğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tasliye'nin (تَصْلِيَة) bir şeyi ateşe maruz bırakmak, ateşte pişirmek veya yakmak anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, bu kelime, cehennemin yakıcı azabına doğrudan maruz kalma ve onunla kuşatılma durumunu anlatır, bu da kaçınılmaz bir azap deneyimini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 's-l-y' kökünün Kur'an'da genellikle ateşe sokma, ateşte yakma ve azapla ilişkilendirme anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Tasliye' kelimesi, bu eylemin bir sonucu olarak kişinin ateşte yanmasını ve acı çekmesini ifade eder. Vâkıa 94'teki kullanımı, cehennem azabının kaçınılmaz ve yakıcı doğasını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cahîm' (جَحِيم) kelimesinin, alevleri şiddetli bir şekilde yükselen ve derin olan ateşi ifade ettiğini belirtir. Bu kelime, cehennemin en şiddetli ve yakıcı katmanlarından birini tanımlar. Ayetteki 'tasliyetü cahîm' ifadesi, bu şiddetli ateşe atılma ve orada yanma eylemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cahîm'in (جَحِيم) mecazi olarak da kullanılabileceğini ancak temel anlamının 'şiddetli yanan ateş' olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, cehennemin gerçek ve yakıcı bir azap yeri olduğunu, alevlerinin dehşet verici olduğunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cahîm' (جَحِيم) kelimesinin, alevleri şiddetli bir şekilde yükselen ve derin olan ateşi ifade ettiğini belirtir. Bu kelime, cehennemin en şiddetli ve yakıcı katmanlarından birini tanımlar. Ayetteki 'tasliyetü cahîm' ifadesi, bu şiddetli ateşe atılma ve orada yanma eylemini vurgular, azabın dehşetini ve kaçınılmazlığını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cahîm' (جَحِيم) gibi cehennem isimlerinin Kur'an'da sadece bir yer adı olmaktan öte, aynı zamanda bir azap durumu ve ilahi adaletin tecellisi olarak kullanıldığını belirtir. 'Cahîm', şiddetli yanma ve acı çekme deneyimini çağrıştıran güçlü bir sembol olarak işlev görür. Ayetteki kullanımı, bu azabın somut ve kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Vâkı'a Sûresi
(56/88-94) Fakat (ölen kişi) Allah’a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır. Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir. Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır. Bir de cehenneme atılma vardır.
Buna göre çıkan her can, üç zümreden birine katılır: Ya Allah’a yakın kılınmışlardan (mukarrebûn) olur ki bunlar sâbikûndur; ya kitabı sağından verilen kutlu kimselerdendir (ashâb-ı yemîn) yahut da kitabı solundan verilen bedbahtlardan (ashâb-ı şimâl) olur. Bu tasnif, sûrenin başından itibaren aşama aşama açıklanmış; mukarrebûnun makamı ve nimetleri 10–26. âyetlerde, ashâb-ı yemînin hâli 27–40. âyetlerde, haktan sapan yalancıların âkıbeti ise 41–56. âyetlerde beyan edilmiştir. Ölümle birlikte kul, kendi tasarruf alanından çıkar ve bütünüyle ilâhî iradenin hükmüne girer; artık hiç kimse onun neticesini değiştiremez, çıkan canı bedenine geri döndüremez. Bu sebeple Allah Teâlâ, o kula çevresindeki insanlardan çok daha yakındır; fakat bu yakınlık duyularla idrak edilemez. (Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, 9/236) Sûfîlerin nazarında ise bu ravh (rahatlık) ve reyhân hem dünyada hem de âhirette tecellî eder. Ravh, kulun kalbini Allah’a yönelten, hak ile bâtılı ayırt etmesini sağlayan bir ferahlıktır; reyhân ise âhirette bu ferahlığın kokusu ve sevinci olarak zuhur eder. Hak Teâlâ kulun ilmini genişletir; basîretini açar, ihsân nûrunu müşahede ettirir; kulağını açar, ezelî hitabı işittirir; kalbini saflaştırır, dostluğunu talep ettirir. Vuslatın esintisiyle onu güzelleştirir; kendi nûruyla aydınlatır ve kul, bu nûr ile Rabbini müşahede eder.
Kurbiyet ehli için ölüm, yokluk değil vuslattır. Onlara kavuşmanın ferahlığı, cemâl rızkı ve Naîm cenneti vardır. Ruhlarına üns rızkı, kalplerine kuds ikramı, nefislerine ise Firdevs nimeti lütfedilir. Bu bakımdan ravh, Allah’ın vechine nazar; reyhân, O’nun kelâmını dinleme; Naîm cenneti ise kulun Hakk’ı ziyaretten mahrum bırakılmamasıdır. Mukarrebûn için bu nimetlerin bir yönü dünyada da yaşanır: Ravh, onların müşâhedesi; reyhân, hizmet sevinci; Naîm cenneti ise zikrin ve huzurun sürekliliğidir. (Sülemî, Hakâikü’t-Tefsîr, 2/303; Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, 6/213; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/523) Ashâb-ı yemîn, tevhid ehli olup âkıbetleri selâmettir. Zira onlar Allah’ın emin kullarıdır; emir ve nehiyleri gözetmiş, sünnete tâbi olmuş, günah ve hatalardan sakınmışlardır. Bu sebeple başkalarını saran korku ve dehşetten emindirler. (Tüsterî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 552) İlâhî isim ve sıfatları seyreden bu şühûd ehli, Dârü’s-Selâm’a ve Allah’ın cemâl ve celâl huzuruna ulaşmışlardır. Her birine, Selâm ism-i şerifinin sahibi olan Allah’tan selâm vardır. Bu selâm, dünyada iken kimseye zarar vermemiş, hasetten uzak durmuş, nefislerine karşı Hak ile birlikte yaşamış olmalarının bir karşılığıdır. Bu yüzden her varlık onlardan emin olmuş; onlar da selâmet ehli olarak anılmıştır.
Hakk’ı yalanlayan dalâlet ehline gelince; onlar zakkumdan yer, ardından kaynar suyu içer ve cehenneme atılırlar. Karşılaştıkları ateş ve azap, dünyada şehvetle kızdırdıkları arzuların, hevâ ile besledikleri benliğin ve inkârla inşa ettikleri bâtının âhiretteki apaçık sûretinden başka bir şey değildir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün mine’r-Rahmân, 5/306; Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/389) Görüldüğü üzere bu âyetler sâlikin seyrinin üç temel neticesini de ortaya koymaktadır. Buna göre mukarrebûn için ölüm, bir yok oluş değil; bilakis kemâlin tahakkuku, perdelerin bütünüyle kalkması, hakikatin zuhûru ve vahdetin idrâkidir. Bu mertebede ravh, rûhânî hayatın ferahlığı ve kabzdan kurtuluş; reyhân, sır âleminde hissedilen ilâhî esintiler ve vuslat kokusu; Naîm cenneti ise sâlikin kemâl, istikrar ve temkîn hâlinde Hakk’la kaim oluşudur.
Ashâb-ı yemîn içinse mükâfat, daha çok emniyette olma ve selâmet çerçevesinde tecellî eder. Uzuvlarını haramdan korumuş, kalplerini kin, haset ve buğzdan arındırmış olmalarının karşılığı olarak onlar, korkudan emin kılınır; azaptan uzak tutulur ve ilâhî emniyetin gölgesine alınırlar. Bu sebeple sağda olanların payı, kul ile Hak arasında korku ve endişenin tamamen ortadan kalktığını bildiren “selâm” hitabıdır. Selâm, onlar için hem dünyada hâl olarak yaşanan bir emniyetin, hem de âhirette ilâhî bir müjde olarak verilen bir ikramın adıdır. Böylece bu nimetlerin her biri, sâlikin dünyada yaşadığı hâl ve makamların âhirette hakikat sûretine bürünmüş tecellîleri olarak zuhur eder.
Buna mukabil hakikati yalanlayan ve şüphe çölünde kaybolanlar, dünyada peşinden koştukları süflî arzularını âhirette kaynar su (hamîm) sûretinde; hevâ, tabiat ve benlik üzerine inşa ettikleri varlık tasavvurlarını ise cahîm olarak karşılarında bulurlar.