Ve śulletun mine-l-âḣirîn(e)
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Vâkıa Suresi'nin 40. ayeti, 'sağ ashabı'nın (ashâbu'l-meymene) bir kısmının eski ümmetlerden, bir kısmının da sonraki ümmetlerden olduğunu ifade eder. Bu ayet, cennet ehlinin sayısal dağılımına ve nesiller arası sürekliliğe işaret eden önemli kavramlar içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sülle' (ثُلَّة) kelimesinin 'bir topluluk, bir cemaat' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, 'sağ ashabı'ndan olanların önemli bir kısmını, yani büyük bir cemaati ifade eder. Bu, cennete gireceklerin azımsanmayacak bir topluluk olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sülle' kelimesini 'cemaat' ve 'kesîr' (çok) olarak açıklar. Vâkıa Suresi'ndeki bağlamda, 'sağ ashabı'ndan olanların sayısının azımsanmayacak derecede çok olduğunu, yani cennet ehlinin önemli bir kısmını oluşturduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sülle' kelimesinin 'bir topluluk, bir cemaat' anlamına geldiğini ve bazen 'çokluk' ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, 'sağ ashabı'ndan olanların, önceki ümmetlerden ve sonraki ümmetlerden olmak üzere, sayıca kalabalık bir grup teşkil ettiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-âhirîn' kelimesini 'sonra gelenler' olarak açıklar. Vâkıa Suresi'ndeki bu ayette, 'sağ ashabı'ndan olanların bir kısmının, Hz. Muhammed'in ümmetinden veya daha sonraki nesillerden olduğunu belirtir. Bu, cennetin sadece eski ümmetlere mahsus olmadığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-âhirîn' kelimesinin 'sonraki nesiller' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'sağ ashabı'nın bir kısmının, önceki peygamberlerin ümmetlerinden sonra gelen, yani Hz. Muhammed'in ümmetinden olanlar olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhir' (آخر) kavramının Kur'an'da genellikle 'son' veya 'sonraki' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-âhirîn' ise, 'öncekiler' (el-evvelîn) kavramının zıttı olarak, Hz. Muhammed'in ümmetini veya kıyamete kadar gelecek olan nesilleri ifade eder. Bu, cennetin farklı zaman dilimlerindeki müminlere açık olduğunu gösterir.
Vâkı'a Sûresi
(56/35-40) Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık. Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık. Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
Âhiret hayatında insanın ve eşlerinin hangi hâl üzere bulunacağını bildirmeden önce, temel bir ilkeye dikkat çekilmektedir: Allah Teâlâ, âhirette herkesi o âleme mahsus bambaşka bir yaratılışla yeniden var edecek; âyetin ifadesiyle onları “inşâ” edecektir. Bu yaratılışın mahiyetini, dünya şartlarıyla ve beşerî tasavvurlarımızla tam olarak kavramamız mümkün değildir. Dolayısıyla cennet hayatına dair verilen bütün tasvirleri, bu ilke çerçevesinde anlamak gerekir.
Bu bağlamda âyet ve hadislerde cennet ehlinin genç, yaşıt ve bakire olarak nitelenmesi; oradaki hâllerin mahiyetini tasvir etmekten ziyade, nimetlerin sürekliliğini ve kusursuzluğunu vurgulama amacına yöneliktir. Zira bu ifadeler, cennet nimetlerinin dünya nimetleri gibi eksilip tükenmeyeceğini; mahrumiyet, kıskançlık, paylaşma endişesi, hasret ve rekabet gibi olumsuz duyguların orada söz konusu olmayacağını anlatır. Böylece dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayan arzu, özlem ve hayallerin, tam ve eksiksiz mutluluğun ancak âhirette tahakkuk edeceği somut bir anlatımla ortaya konulmuş olur. (Kur’ân Yolu, 5/221-222) Nitekim rûhâniyet âlemine geçildiğinde, maddeye ârız olan yıpranma, çirkinlik ve eksiklikler bütünüyle ortadan kalkar. Cennette ihtiyarlık yoktur; cennetliklerin hepsi gençtir. Erkek ve kadınlar gençleştirildiği gibi, kendilerine verilen eşler de genç, taze ve yaşıt kılınır. Böylece iki cins arasında tam bir denkliğin sağlanmasıyla, lezzet ve ünsiyet kemâle erer. Rivayetlere göre mü’minler âhirette otuz üç yaşında, güç ve güzelliğin zirvesinde olacak; eşleri de kendilerine uygun şekilde yaratılmış olacaktır.
Bu mânayı açıklayan meşhur rivayette, Hz. Âişe’nin yanında Âmir oğulları kabilesinden yaşlı bir kadının, “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni de cennetine koyması için Allah’a duâ buyurun” diye niyazda bulunması üzerine, Hz. Peygamber latife ederek: “Ey filancanın anası, koca karılar cennete giremez” buyurur. Kadının üzülüp ağlaması üzerine ise hemen arkasından, “O gün kendisi yaşlı bir kadın olmayacak; genç olacak” buyurmuş ve “Biz onları bir güzel inşa etmişiz, onları bakireler yapmışızdır” âyetini okumuştur (İbn Kesîr, Tefsîr, 4/291).
Netice itibarıyla kitapları sağ taraflarından verilen ashâbü’l-yemîn, bitip tükenmeyen meyvelerle dolu cennetlerde; kendileri için yeniden yaratılmış, taze ve yaşıt eşlerle birlikte huzur ve sefa içinde yaşayacaklardır. Bunların bir kısmı ilk dönem mü’minlerinden, bir kısmı da daha sonra gelen mü’minlerdendir. Ancak burada “öncekiler” ile “sonrakiler” arasında bir eşitlik söz konusudur. Zira sâlih amel ve güzel ahlâk yolu, önceki ümmetlerle Ümmet-i Muhammed arasında müşterektir; farklılık ise hâl, vecd, meşrep ve zevklerin çeşitliliğinden ibarettir. Bu sebeple ashâbü’l-yemîn, her devirde ihsan ve ihlâs üzere yaşayan mü’minlerin ortak adıdır. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 2/381) Öte yandan işârî bakımdan âyette zikredilen “yepyeni bir yaratılışla yaratılma”, âhirette bedenlerin değişiminden önce, bu dünyada kalplerin yeniden inşâ edilmesini ifade eder. Bu inşâ, kalbin dünya alışkanlıklarından, nefsin ve hevânın izlerinden arındırılarak bütünüyle Hakk’a yönelmesini sağlamaktır.
Bu bağlamda âyette geçen gençlik, tazelik ve yaşıtlık tasvirleri, kalbin karamsarlık, atalet ve usanmışlıktan kurtulmasını temsil eder. Zira kalp, Hak ile olan irtibatında bıkkınlığa uğramaz, ihtiyarlamaz; bilakis her an yeni bir tecellî ile tazelenir. Bu sebeple “bakirelik”, tasavvufî anlamda kalbin daha önce hiçbir şeye bağlanmamışçasına yalnızca Hakk’a yönelmiş saf hâlini ifade eder. Artık kalbin sevgisi dağınık değil tevhid üzeredir. “Eşlerine düşkünlük” ise kalbin Hak ile kurduğu ünsiyet ve muhabbet bağının kuvvetlenmesinin sembolüdür.
Bu yeni yaratılışla birlikte kalp, nefsin hâkimiyetinden sıyrılarak ilâhî rızaya göre yeniden şekillenir. Yenilenme tahakkuk ettiğinde kalp, her an ve her tecellîde Hak ile tazelenir; böylece âhirette vaat edilen yeni yaratılışın nüvesi, bu dünyada kalpte başlamış olur.
Ne Yazık Solda Olanlara