İçeriğe atla
Vâkıa 46Cüz 27 · Sayfa 535

Vâkıa Sûresi 46. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l'azîm(i)

Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

Vâkı'a Sûresi

(56/41-46) Soldakiler; ne yazık o soldakilere! Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde! Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.


Bu âyetlerde, âhireti inkâr ederek dünya hayatını heder eden ashâbü’ş-şimâlin acı âkıbeti çarpıcı bir üslûpla tasvir edilmektedir. İlk iki grup olan sâbikûn ve ashâbü’l-yemînin dereceleri farklı olmakla birlikte cennet nimetleriyle mükâfatlandırılırken, kitapları sol tarafından verilen bu zümre cehennem azabına dûçar kılınmaktadır. Böylece Kur’ân, kurtuluş ile hüsran arasındaki kesin ayrımı açık biçimde ortaya koyar.

Bu azabın sebebi, onların âhiret endişesini bütünüyle terk etmiş olmalarıdır. Ahlâkî değerlere sırt çevirerek günü gününe yaşamış, hazlarının tutsağı hâline gelmiş ve ebedî kurtuluşları için kendilerine verilmiş en büyük sermaye olan ömürlerini hoyratça tüketmişlerdir. Üstelik şirk başta olmak üzere büyük günahlar üzerinde ısrarla durmuş, tövbe ve dönüş kapısını bilinçli olarak kapatmışlardır. Dünyada iken türlü türlü nimetlerle; yiyecek, içecek, mesken, servet ve makamlarla nimetlenmiş olmalarına rağmen, bu imkânlar onları şükre değil, daha derin bir sefahate sürüklemiştir. Bu sebeple âhirette, dünyada düşkün oldukları nimetlerin tam karşıtıyla cezalandırılmaları kaçınılmaz olmuştur.

Nitekim onlar, dünya hayatında servet ve güçlerine güvenerek şımarmış; büyük yeminlerle öldükten sonra dirilmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Buna mukabil Cenâb-ı Hak, Peygamberine, öncekiler ve sonrakiler dâhil bütün insanların belirlenmiş bir günde mutlaka Allah’ın huzurunda toplanacaklarını kesin bir dille ilan etmesini emretmiştir. Böylece dünya hayatındaki inkâr ve gururun, âhirette hiçbir değerinin olmadığı vurgulanmıştır.

İsmail Hakkı Bursevî, (وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ) “kapkara dumandan bir gölge altındadırlar” âyetinden hareketle dikkat çekici bir yorum yapar: “Zamanımızda yaygın halde içilen tütün hakkında bu âyet-i kerîmede bir sakındırma vardır. Tütün içildiğinde çıkan dumanı ve getirdiği bütün zararlarıyla birlikte içenin başı üzerinde yükselip gölge gibi bir bulut oluşturur. Tefsirlerde belirtildiği gibi haram olan bu kötü alışkanlığa mübtelâ olanların ondan ve zararlarından kurtulmaları ve âfiyet bulmaları için Allah’tan yardım dileriz.” (Rûhu’l-Beyân, 20/483) Tasavvufî açıdan bakıldığında ise bu âyetler, Hak’tan uzak kalmanın iliklere işleyen yakıcı ateşine ve mânevî mahrumiyete işaret eder. “Ateş”, ilâhî gazap ve kahrın yakıcılığını; “kaynar su”, nefsin arzularına dair bitmeyen susuzluğunu; “zifirî gölge” ise yakînî iman serinliğinden mahrum kalmış cehâlet hâlini sembolize eder. Bu gölge, serinletici değil; bilakis bunaltıcı ve karartıcıdır. Çünkü dünya ve lezzetlerine düşkünlük, kişiyi hakikatten uzaklaştırdığı gibi, onu bu düşkünlükten kurtaracak faydalı bir hikmetten de mahrum bırakır. Böyle kimseler, geçici zevklerin peşinde koşmaya devam ederken, cehalet ve masiyetin gölgesinde ömür tüketmiş; nefislerinin tutkuları sebebiyle sefahate dalmış ve büyük günahlar üzerinde ısrar etmişlerdir.


Âyet 47-50