Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l'azîm(i)
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.
Vâkıa Suresi 46. ayet, inkarcıların dünya hayatındaki tutumlarını, özellikle de büyük günah işlemekteki ısrarlarını ve bu ısrarın ahiretteki sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ısrar etme' ve 'büyük günah' kavramları üzerinden, imansızlığın ve ahlaki yozlaşmanın kökenlerine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'صرر' kökünü, bir şeyi sıkıca bağlamak, düğümlemek ve bir şeye azimle sarılmak olarak açıklar. Ayetteki 'يُصِرُّونَ' kelimesi, inkarcıların büyük günah üzerinde ısrarla durmalarını, ondan vazgeçmemelerini ve bu durumu bir alışkanlık haline getirmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'إصرار' kelimesini, bir şeyi terk etmeye azmettikten sonra ona dönmek veya bir günahı işlemeye devam etmek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, inkarcıların büyük günahı terk etme niyetinde olmamalarını, aksine onu sürdürmekte kararlı olmalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ısrar' kavramının, genellikle olumsuz bir bağlamda, yani günah ve isyan üzerinde direnmek anlamında kullanıldığını belirtir. Vâkıa 46'daki 'يُصِرُّونَ' kelimesi, bu olumsuz ısrarı, yani büyük günahı işlemekteki inatçı tutumu açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'حِنث' kelimesini, yeminini bozmak ve günah işlemek olarak açıklar. Ayetteki 'الحنث العظيم' ifadesi, inkarcıların işledikleri günahın sadece bir yemin bozmaktan öte, Allah'a karşı işlenmiş büyük bir isyan ve günah olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'الحنث' kelimesinin mecazi olarak 'günah' anlamına geldiğini ifade eder. Vâkıa 46'da geçen 'الحنث العظيم', inkarcıların Allah'ın varlığını ve birliğini inkar etme, ahireti yalanlama gibi büyük günahları kastederek, bu günahların büyüklüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'حِنث' kelimesinin asıl anlamının 'yemini bozmak' olduğunu, ancak Kur'an'da bazen 'günah' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'الحنث العظيم' ifadesi, inkarcıların işledikleri şirkin ve küfrün, Allah'a verdikleri fıtrî sözü bozmakla eşdeğer büyük bir günah olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عظيم' kelimesinin, hem maddi büyüklüğü hem de manevi yüceliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'الحنث العظيم' ifadesinde, 'عظيم' kelimesi, işlenen günahın sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da çok büyük ve affedilmesi zor bir günah olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'عظيم' kelimesinin, bir şeyin önemini, şiddetini ve büyüklüğünü pekiştirmek için kullanıldığını ifade eder. Vâkıa 46'daki 'العظيم' kelimesi, inkarcıların işledikleri 'hanth'ın (günahın) sıradan bir günah olmadığını, aksine Allah katında çok büyük bir cürüm olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'عظيم' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın sıfatı olarak yüceliği ifade etmekle birlikte, bazen de bir şeyin olumsuz anlamda büyüklüğünü, şiddetini belirtmek için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'الحنث العظيم' ifadesi, inkarcıların işledikleri günahın, Allah'ın gazabını celbedecek kadar büyük ve ağır olduğunu gösterir.
Vâkı'a Sûresi
(56/41-46) Soldakiler; ne yazık o soldakilere! Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde! Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
Bu âyetlerde, âhireti inkâr ederek dünya hayatını heder eden ashâbü’ş-şimâlin acı âkıbeti çarpıcı bir üslûpla tasvir edilmektedir. İlk iki grup olan sâbikûn ve ashâbü’l-yemînin dereceleri farklı olmakla birlikte cennet nimetleriyle mükâfatlandırılırken, kitapları sol tarafından verilen bu zümre cehennem azabına dûçar kılınmaktadır. Böylece Kur’ân, kurtuluş ile hüsran arasındaki kesin ayrımı açık biçimde ortaya koyar.
Bu azabın sebebi, onların âhiret endişesini bütünüyle terk etmiş olmalarıdır. Ahlâkî değerlere sırt çevirerek günü gününe yaşamış, hazlarının tutsağı hâline gelmiş ve ebedî kurtuluşları için kendilerine verilmiş en büyük sermaye olan ömürlerini hoyratça tüketmişlerdir. Üstelik şirk başta olmak üzere büyük günahlar üzerinde ısrarla durmuş, tövbe ve dönüş kapısını bilinçli olarak kapatmışlardır. Dünyada iken türlü türlü nimetlerle; yiyecek, içecek, mesken, servet ve makamlarla nimetlenmiş olmalarına rağmen, bu imkânlar onları şükre değil, daha derin bir sefahate sürüklemiştir. Bu sebeple âhirette, dünyada düşkün oldukları nimetlerin tam karşıtıyla cezalandırılmaları kaçınılmaz olmuştur.
Nitekim onlar, dünya hayatında servet ve güçlerine güvenerek şımarmış; büyük yeminlerle öldükten sonra dirilmeyeceklerini iddia etmişlerdi. Buna mukabil Cenâb-ı Hak, Peygamberine, öncekiler ve sonrakiler dâhil bütün insanların belirlenmiş bir günde mutlaka Allah’ın huzurunda toplanacaklarını kesin bir dille ilan etmesini emretmiştir. Böylece dünya hayatındaki inkâr ve gururun, âhirette hiçbir değerinin olmadığı vurgulanmıştır.
İsmail Hakkı Bursevî, (وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ) “kapkara dumandan bir gölge altındadırlar” âyetinden hareketle dikkat çekici bir yorum yapar: “Zamanımızda yaygın halde içilen tütün hakkında bu âyet-i kerîmede bir sakındırma vardır. Tütün içildiğinde çıkan dumanı ve getirdiği bütün zararlarıyla birlikte içenin başı üzerinde yükselip gölge gibi bir bulut oluşturur. Tefsirlerde belirtildiği gibi haram olan bu kötü alışkanlığa mübtelâ olanların ondan ve zararlarından kurtulmaları ve âfiyet bulmaları için Allah’tan yardım dileriz.” (Rûhu’l-Beyân, 20/483) Tasavvufî açıdan bakıldığında ise bu âyetler, Hak’tan uzak kalmanın iliklere işleyen yakıcı ateşine ve mânevî mahrumiyete işaret eder. “Ateş”, ilâhî gazap ve kahrın yakıcılığını; “kaynar su”, nefsin arzularına dair bitmeyen susuzluğunu; “zifirî gölge” ise yakînî iman serinliğinden mahrum kalmış cehâlet hâlini sembolize eder. Bu gölge, serinletici değil; bilakis bunaltıcı ve karartıcıdır. Çünkü dünya ve lezzetlerine düşkünlük, kişiyi hakikatten uzaklaştırdığı gibi, onu bu düşkünlükten kurtaracak faydalı bir hikmetten de mahrum bırakır. Böyle kimseler, geçici zevklerin peşinde koşmaya devam ederken, cehalet ve masiyetin gölgesinde ömür tüketmiş; nefislerinin tutkuları sebebiyle sefahate dalmış ve büyük günahlar üzerinde ısrar etmişlerdir.