İçeriğe atla
Vâkıa 87Cüz 27 · Sayfa 537

Vâkıa Sûresi 87. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Terci'ûnehâ in kuntum sâdikîn(e)

(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!

Vâkı'a Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(56/83-87) Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize! Oysa siz o zaman bakıp durursunuz. Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz. Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!


Bu âyetlerde, öldükten sonra dirilişi ve âhiret hayatını inkâr etmekte ısrar edenler, herkesin kaçınılmaz olarak yüzleştiği ölüm hakikati üzerinden düşünmeye davet edilmektedir. Allah Teâlâ, mutlak kudretini ve kulları üzerindeki hâkimiyetini kabullenmek istemeyenleri, can boğaza geldiği o anda, eğer iddialarında samimi iseler, çıkan ruhu geri döndürmeye çağırmaktadır. Böylece insanın bütün güç ve iddialarının ölüm karşısında nasıl acze dönüştüğü açıkça ortaya konulmaktadır.

Nitekim can çekişen kimsenin çevresinde bulunanlar, onun çektiği ıstırabı görür, acır ve içten içe onu bu hâlden kurtarmayı temenni ederler; fakat buna güç yetiremezler. Oysa Allah Teâlâ, ilmi ve kudretiyle kulun içinde bulunduğu hâlin bütün tafsilatına, insanlardan çok daha yakındır. Ancak bu yakınlık, gözle görülebilecek yahut duyularla idrak edilebilecek bir yakınlık değildir. İnsan, ilâhî tasarrufun mahiyetini kavrayamadığı için, olup bitenin hakikatini de tam olarak idrâk edemez. Bu sebeple, “Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!” hitabı, insanın bütün iddialarını susturan kesin bir ilâhî meydan okumadır. Zira çıkan canı geri çevirmek mümkün değilse, bu işin mutlak bir kudret sahibine ait olduğu da inkâr edilemez. İşte o kudret, yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Bu noktada, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyetinin mânası, ölen kimse için apaçık bir müşahede hâlinde tecellî eder.


“Can boğaza geldiğinde. Biz ise ona sizden daha yakınız.” ifadesi, Hakkın bütün ömür boyu son nefesimize kadar, bizimle olduğu halde, bizim ondan habersiz oluşumuz nasıl bir gaflettir, anlamak mümkün değildir. İnsan oğlu neler kaçırdığını bir bilebilse idi ne olurdu. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/164)


Allah’ın kullarına olan yakınlığı, sûfîler nezdinde mertebe mertebedir: İlimle kuşatan bir yakınlık, varlığı ihâta eden bir yakınlık, fiil ve sıfatlarla tecellî eden bir yakınlık ve nihayet lütuf ve ikramla gerçekleşen bir yakınlık vardır. Allah Teâlâ, celâl tecellisiyle bazı kalplerde kahır ve heybeti hâkim kılar; cemâl tecellisiyle ise bazı kalpleri lütuf, üns ve seçilmişlik sırrıyla tanıştırır. Bu hakikati ancak kurbiyet ve mârifet ehli idrak edebilir. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/388) Dâye’ye göre ise âyet, işârî olarak sâlike özellikle kabz hâlinde edebi öğretmektedir. Zira Hak Teâlâ kulunu kabza sevk ettiğinde, onun kendi iradesiyle bast hâline dönmesi mümkün değildir. Kalbin hâlleri olan kabz ve bast, heybet ve üns, inkâr ve mârifet tamamıyla ilâhî tasarruf altındadır. Sâlik, bu hakikati idrak ederek kendi tercih ve iddialarını terk edip işini bütünüyle Hakk’a havale ettiğinde (tefvîz), bir hâlden diğerine geçirilir; aksi hâlde maksadına ulaşması mümkün olmaz. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/85–86) Ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin ardından, sûrenin başında bildirildiği üzere, insanı bekleyen bir başka hakikat daha vardır: Herkes, bu dünyadaki hâl ve amellerine göre sınıflandırılacak ve buna uygun bir muamele görecektir. Nitekim devam eden âyetler bu ilâhî tasnifi ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.


Âyet 88-94

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)