Terci'ûnehâ in kuntum sâdikîn(e)
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.
Bu ayet, ölüm anındaki çaresizliği ve ilahi kudret karşısındaki insan acizliğini vurgulamaktadır. 'Geri çevirme' ve 'doğruluk' kavramları üzerinden, ölümün kaçınılmazlığına ve insanın bu süreçteki etkisizliğine dikkat çekilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rücû'' kelimesini bir şeyin geldiği yere geri dönmesi olarak açıklar. Ayetteki 'terciûnehâ' ifadesi, canın bedenden ayrılma anında onu tekrar bedene döndürme gücüne sahip olup olmadıkları sorusuyla, insanın bu konudaki acizliğini vurgular. (el-Müfredât, s. 321)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'terciûnehâ' ifadesini 'onu geri çevirsenize' şeklinde mecazi bir anlamla açıklar. Burada kastedilen, ölüm anında canın bedenden ayrılmasını engelleyip onu geri döndürme kudretidir ki bu, insanların yapamayacağı bir şeydir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 268)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'geri dönme' (rücû') kavramının genellikle Allah'a dönüşü ifade ettiğini belirtir. Ancak bu ayetteki 'terciûnehâ' fiili, bu genel anlamdan farklı olarak, ölüm anında ruhun bedene geri döndürülmesi gibi imkansız bir eylemi ifade ederek insanın sınırlılığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kâne' fiilinin zaman ve durum bildiren geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'in küntüm' ifadesi, 'eğer siz iseniz' anlamında bir şart edatıyla birlikte kullanılarak, iddia edilen bir durumun (doğruluk) gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak bir meydan okumayı ifade eder. (el-Külliyyât, s. 747)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kâne' fiilinin bazen 'var olmak' anlamında kullanıldığını ve burada 'eğer siz var iseniz' veya 'eğer siz bu durumda iseniz' anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki bağlamda, 'sözünüzde doğru iseniz' şartını pekiştirir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 3, s. 129)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sıdk' kelimesini sözün veya fiilin gerçeğe uygun olması olarak tanımlar. 'Sâdikîn' ise bu niteliğe sahip olanlardır. Ayetteki 'in küntüm sâdikîn' ifadesi, onların ölümden sonra dirilişin veya ilahi kudretin olmadığını iddia etmelerindeki samimiyetlerini sorgular ve bu iddialarının boş olduğunu gösterir. (el-Müfredât, s. 469)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sâdikîn' kelimesini 'doğru söyleyenler' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, 'eğer iddialarınızda doğru iseniz, o zaman canı geri çevirin' meydan okumasıyla, onların iddialarının asılsızlığını ortaya koyar. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 450)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sıdk' kavramının Kur'an'da hem sözde hem de fiilde dürüstlüğü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'sâdikîn' kelimesi, inkarcıların ölüm ve ahiret hakkındaki iddialarının gerçek dışı olduğunu, eğer doğru olsalardı ölüm anında canı geri çevirebileceklerini ima eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210)
Vâkı'a Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(56/83-87) Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize! Oysa siz o zaman bakıp durursunuz. Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz. Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
Bu âyetlerde, öldükten sonra dirilişi ve âhiret hayatını inkâr etmekte ısrar edenler, herkesin kaçınılmaz olarak yüzleştiği ölüm hakikati üzerinden düşünmeye davet edilmektedir. Allah Teâlâ, mutlak kudretini ve kulları üzerindeki hâkimiyetini kabullenmek istemeyenleri, can boğaza geldiği o anda, eğer iddialarında samimi iseler, çıkan ruhu geri döndürmeye çağırmaktadır. Böylece insanın bütün güç ve iddialarının ölüm karşısında nasıl acze dönüştüğü açıkça ortaya konulmaktadır.
Nitekim can çekişen kimsenin çevresinde bulunanlar, onun çektiği ıstırabı görür, acır ve içten içe onu bu hâlden kurtarmayı temenni ederler; fakat buna güç yetiremezler. Oysa Allah Teâlâ, ilmi ve kudretiyle kulun içinde bulunduğu hâlin bütün tafsilatına, insanlardan çok daha yakındır. Ancak bu yakınlık, gözle görülebilecek yahut duyularla idrak edilebilecek bir yakınlık değildir. İnsan, ilâhî tasarrufun mahiyetini kavrayamadığı için, olup bitenin hakikatini de tam olarak idrâk edemez. Bu sebeple, “Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!” hitabı, insanın bütün iddialarını susturan kesin bir ilâhî meydan okumadır. Zira çıkan canı geri çevirmek mümkün değilse, bu işin mutlak bir kudret sahibine ait olduğu da inkâr edilemez. İşte o kudret, yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Bu noktada, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyetinin mânası, ölen kimse için apaçık bir müşahede hâlinde tecellî eder.
“Can boğaza geldiğinde. Biz ise ona sizden daha yakınız.” ifadesi, Hakkın bütün ömür boyu son nefesimize kadar, bizimle olduğu halde, bizim ondan habersiz oluşumuz nasıl bir gaflettir, anlamak mümkün değildir. İnsan oğlu neler kaçırdığını bir bilebilse idi ne olurdu. (İz. Terzi Baba Necdet Ardıç, 214-Gökyüzü İnsaları Araştırması, 2/164)
Allah’ın kullarına olan yakınlığı, sûfîler nezdinde mertebe mertebedir: İlimle kuşatan bir yakınlık, varlığı ihâta eden bir yakınlık, fiil ve sıfatlarla tecellî eden bir yakınlık ve nihayet lütuf ve ikramla gerçekleşen bir yakınlık vardır. Allah Teâlâ, celâl tecellisiyle bazı kalplerde kahır ve heybeti hâkim kılar; cemâl tecellisiyle ise bazı kalpleri lütuf, üns ve seçilmişlik sırrıyla tanıştırır. Bu hakikati ancak kurbiyet ve mârifet ehli idrak edebilir. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/388) Dâye’ye göre ise âyet, işârî olarak sâlike özellikle kabz hâlinde edebi öğretmektedir. Zira Hak Teâlâ kulunu kabza sevk ettiğinde, onun kendi iradesiyle bast hâline dönmesi mümkün değildir. Kalbin hâlleri olan kabz ve bast, heybet ve üns, inkâr ve mârifet tamamıyla ilâhî tasarruf altındadır. Sâlik, bu hakikati idrak ederek kendi tercih ve iddialarını terk edip işini bütünüyle Hakk’a havale ettiğinde (tefvîz), bir hâlden diğerine geçirilir; aksi hâlde maksadına ulaşması mümkün olmaz. (Dâye, Te’vîlât-ı Necmiyye, 6/85–86) Ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin ardından, sûrenin başında bildirildiği üzere, insanı bekleyen bir başka hakikat daha vardır: Herkes, bu dünyadaki hâl ve amellerine göre sınıflandırılacak ve buna uygun bir muamele görecektir. Nitekim devam eden âyetler bu ilâhî tasnifi ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.