İçeriğe atla
Vâkıa 50Cüz 27 · Sayfa 535

Vâkıa Sûresi 50. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Lemecmû'ûne ilâ mîkâti yevmin ma'lûm(in)

(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."

Vâkı'a Sûresi

(56/47-50) Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz? Evvelki atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”


Dünya hayatının süslü görüntülerine aldanıp rahat ve gaflet içinde yaşayan inkârcıların içinde bulundukları refah, onları hakikate yaklaştırmamış; bilakis kalplerindeki perdeleri daha da kalınlaştırmıştır. Bu perdeler sebebiyle yalnızca fiilî günahlara sürüklenmekle kalmamış, aynı zamanda ilâhî hakikatleri inkâr etmiş, tevhidi reddetmiş ve şirk üzere ısrarcı olmuşlardır. Dirilmeyi inkâr etmeleri de bu körlüğün tabiî bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

Böyle kimseler, yeniden dirilişi alaycı bir üslupla uzak ve imkânsız görmüşlerdir. Kendi aralarında küçümseyici bir edayla, “Öldükten, toprak ve çürümüş kemikler hâline geldikten sonra mı diriltileceğiz? Hatta bizden çok önce yaşamış atalarımız da mı?” diyerek bu hakikati inkâr etmişlerdir. Onlara göre bu, yalnızca kendi dirilmeleri değil; geçmiş nesillerin diriltilmesi bakımından da aklın ve tecrübenin çok ötesinde bir iddiadır. Bu sebeple dirilişi, “öncekilerden nakledilmiş asılsız bir masal” gibi görmüş; geçici ve bâtıl bir söz olarak değerlendirmişlerdir.

Hâlbuki onların inkârı, her an yaşadıkları yeniden yaratılış (tecdîd-i halk) gerçeğini fark edememelerinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, her nefeste, her değişimde ve her yenilenmede ilâhî kudretin tasarrufu altında yeniden yaratılmaktadır. Buna rağmen onlar, gözlerinin önünde cereyan eden bu hakikati görmezden gelmiş; inkârlarını sürdürmüşlerdir.

Buna karşılık Cenâb-ı Hak, Peygamberine kesin ve tartışmasız olan şu hakikati ilan etmesini emretmektedir: Öncekiler ve sonrakiler, istisnasız herkes, belirlenmiş bir gün ve vakitte mutlaka bir araya toplanacaktır.

Bu uyarı, yalnızca bedenlerin yeniden diriltilmesini inkâr edenlere değil; aynı zamanda vâridât ehline yönelen inkâr ve ithamlar için de geçerlidir. Zira ilâhî tecellîlere mazhar olan kimseleri yalanlamak, rabbanî vâridleri akıl ölçüsüyle tartarak onları delilikle suçlamak, tasavvufî bakımdan kalbin mühürlenmiş olmasının açık bir alâmetidir. Hakikati yalnızca akılla yargılamak ve ilhâm ehline “mecnun” demek, aslında mânâya kapalı bir idrakin tezahürüdür.

Diğer yandan sûfîler nezdinde “beden kabri”, insanın sûrete hapsolmuş benliğini; ba‘s ise bu hapsin çözülmesini ifade eder. Dolayısıyla diriliş, yalnızca cismanî bir kalkış değil; sûretlerin hâkimiyetinden kurtularak mânânın ortaya çıkmasıdır. Böylece sâlik, nefsin dar kalıplarından sıyrılır; kalp, sır, ruh ve diğer letâifleriyle birlikte cem hâlinde diriltilir. Bu diriliş, hakikatin inkâr edildiği değil; idrak edildiği bir uyanıştır. Zira vâridin hakikatini tanıyan için ba‘s, ölümden sonraki bir hadise olmaktan önce, bu dünyada yaşanan mânevî bir yeniden doğuştur. Zira bütün kuvveler, vakti geldiğinde beden kabirlerinden çıkarılacak ve ilâhî huzurda toplanacaktır.


Âyet 51-56