Lemecmû'ûne ilâ mîkâti yevmin ma'lûm(in)
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
"Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."
Vâkıa Suresi'nin 50. ayeti, kıyamet gününde tüm insanların toplanacağı kesin zamanı ve bu toplanmanın evrenselliğini vurgulamaktadır. Ayet, 'toplanma', 'belirlenmiş zaman' ve 'bilinen gün' kavramları üzerinden ahiret inancının temel bir veçhesini dilbilimsel bir kesinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem' (جمع) kelimesi, dağınık şeyleri bir araya getirmek, toplamak anlamına gelir. Ayetteki 'lemecmûûn' (لَمَجْمُوعُونَ) ifadesi, kıyamet gününde tüm insanların, ister öncekiler ister sonrakiler olsun, bir araya getirileceğini, toplanacağını kesin bir dille ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin bir tecellisi olarak, hiçbir kimsenin bu toplanmadan müstesna olmayacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cem' (جمع) fiili, bir araya getirme, toplama eylemini ifade eder. 'Lemecmûûn' (لَمَجْمُوعُونَ) ifadesi, pasif bir yapıda olup, insanların kendi iradeleriyle değil, ilahi bir emirle toplanacaklarını belirtir. Bu, kıyamet gününün kaçınılmazlığını ve Allah'ın hükmünün mutlaklığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cem'' (جمع) kavramı, genellikle ahiret bağlamında, insanların hesap vermek üzere bir araya getirilmesini ifade eder. 'Lemecmûûn' (لَمَجْمُوعُونَ) ifadesi, bu toplanmanın evrenselliğini ve kesinliğini vurgulayarak, kıyamet gününün merkezi bir olay olduğunu ve tüm insanlığı kapsadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mîkât (ميقات), vakit (وقت) kökünden türemiş olup, bir iş için belirlenmiş zaman veya yer anlamına gelir. Ayetteki 'mîkâti yevmin ma'lûm' (مِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ) ifadesi, kıyamet gününün gelişigüzel değil, Allah tarafından önceden tayin edilmiş, kesin bir vakti olduğunu belirtir. Bu, ilahi takdirin ve düzenin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mîkât (ميقات), bir şeyin sonu, nihayeti veya belirlenmiş sınırı demektir. Burada 'mîkât' (ميقات) kelimesi, kıyamet gününün, Allah katında belirlenmiş, şaşmaz bir zamanı olduğunu ifade eder. Bu, insanların bu zamanın ne zaman geleceğini bilmemelerine rağmen, onun kesinliğine inanmalarını gerektirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Mîkât (ميقات) kelimesi, Kur'an'da genellikle belirli bir ibadet veya olayın zamanını veya yerini belirtmek için kullanılır. Bu ayette ise, kıyamet gününün evrensel toplanma zamanının Allah tarafından belirlenmiş, kesin ve şaşmaz bir vakti olduğunu vurgular. Bu, ahiret inancının temel bir unsurudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yevm (يوم), güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimidir. Kur'an'da 'yevm' (يوم) kelimesi, genellikle kıyamet günü, hesap günü gibi ahiret olaylarını ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'yevmin ma'lûm' (يَوْمٍ مَّعْلُومٍ) ifadesi, bu günün sıradan bir gün olmadığını, aksine Allah katında bilinen, özel bir gün olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Yevm (يوم), mutlak zaman dilimini ifade eder. Ancak Kur'an'da 'yevm' (يوم) kelimesi, belirli bir olayın gerçekleştiği veya gerçekleşeceği önemli bir zaman dilimini belirtmek için kullanılır. Bu ayetteki 'yevm' (يوم), tüm insanların toplanacağı, hesap vereceği kıyamet gününü ifade eder ve bu günün önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlm (علم), bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. 'Ma'lûm' (معلوم) ise bilinen, malum olan demektir. Ayetteki 'yevmin ma'lûm' (يَوْمٍ مَّعْلُومٍ) ifadesi, kıyamet gününün zamanının insanlar tarafından bilinmese de, Allah katında kesin olarak bilindiğini ve belirlendiğini vurgular. Bu, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını ve takdirinin mutlaklığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ma'lûm (معلوم), ilim (علم) kökünden türemiş olup, hakkında bilgi sahibi olunan, bilinen şey anlamına gelir. Bu ayette 'ma'lûm' (معلوم) kelimesi, kıyamet gününün zamanının Allah tarafından kesin olarak bilindiğini ve belirlendiğini ifade eder. Bu, insanların bu günü bilmemelerinin, onun kesinliğine halel getirmeyeceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ma'lûm' (معلوم) kelimesi, genellikle ilahi bilgi ve takdirle ilişkilendirilir. 'Yevmin ma'lûm' (يَوْمٍ مَّعْلُومٍ) ifadesi, kıyamet gününün zamanının Allah'ın mutlak bilgisi dahilinde olduğunu ve bu bilginin, o günün kesinliğini ve kaçınılmazlığını garanti ettiğini gösterir. Bu, inananlar için bir kesinlik ve güven kaynağıdır.
Vâkı'a Sûresi
(56/47-50) Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz? Evvelki atalarımız da mı?” De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”
Dünya hayatının süslü görüntülerine aldanıp rahat ve gaflet içinde yaşayan inkârcıların içinde bulundukları refah, onları hakikate yaklaştırmamış; bilakis kalplerindeki perdeleri daha da kalınlaştırmıştır. Bu perdeler sebebiyle yalnızca fiilî günahlara sürüklenmekle kalmamış, aynı zamanda ilâhî hakikatleri inkâr etmiş, tevhidi reddetmiş ve şirk üzere ısrarcı olmuşlardır. Dirilmeyi inkâr etmeleri de bu körlüğün tabiî bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.
Böyle kimseler, yeniden dirilişi alaycı bir üslupla uzak ve imkânsız görmüşlerdir. Kendi aralarında küçümseyici bir edayla, “Öldükten, toprak ve çürümüş kemikler hâline geldikten sonra mı diriltileceğiz? Hatta bizden çok önce yaşamış atalarımız da mı?” diyerek bu hakikati inkâr etmişlerdir. Onlara göre bu, yalnızca kendi dirilmeleri değil; geçmiş nesillerin diriltilmesi bakımından da aklın ve tecrübenin çok ötesinde bir iddiadır. Bu sebeple dirilişi, “öncekilerden nakledilmiş asılsız bir masal” gibi görmüş; geçici ve bâtıl bir söz olarak değerlendirmişlerdir.
Hâlbuki onların inkârı, her an yaşadıkları yeniden yaratılış (tecdîd-i halk) gerçeğini fark edememelerinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, her nefeste, her değişimde ve her yenilenmede ilâhî kudretin tasarrufu altında yeniden yaratılmaktadır. Buna rağmen onlar, gözlerinin önünde cereyan eden bu hakikati görmezden gelmiş; inkârlarını sürdürmüşlerdir.
Buna karşılık Cenâb-ı Hak, Peygamberine kesin ve tartışmasız olan şu hakikati ilan etmesini emretmektedir: Öncekiler ve sonrakiler, istisnasız herkes, belirlenmiş bir gün ve vakitte mutlaka bir araya toplanacaktır.
Bu uyarı, yalnızca bedenlerin yeniden diriltilmesini inkâr edenlere değil; aynı zamanda vâridât ehline yönelen inkâr ve ithamlar için de geçerlidir. Zira ilâhî tecellîlere mazhar olan kimseleri yalanlamak, rabbanî vâridleri akıl ölçüsüyle tartarak onları delilikle suçlamak, tasavvufî bakımdan kalbin mühürlenmiş olmasının açık bir alâmetidir. Hakikati yalnızca akılla yargılamak ve ilhâm ehline “mecnun” demek, aslında mânâya kapalı bir idrakin tezahürüdür.
Diğer yandan sûfîler nezdinde “beden kabri”, insanın sûrete hapsolmuş benliğini; ba‘s ise bu hapsin çözülmesini ifade eder. Dolayısıyla diriliş, yalnızca cismanî bir kalkış değil; sûretlerin hâkimiyetinden kurtularak mânânın ortaya çıkmasıdır. Böylece sâlik, nefsin dar kalıplarından sıyrılır; kalp, sır, ruh ve diğer letâifleriyle birlikte cem hâlinde diriltilir. Bu diriliş, hakikatin inkâr edildiği değil; idrak edildiği bir uyanıştır. Zira vâridin hakikatini tanıyan için ba‘s, ölümden sonraki bir hadise olmaktan önce, bu dünyada yaşanan mânevî bir yeniden doğuştur. Zira bütün kuvveler, vakti geldiğinde beden kabirlerinden çıkarılacak ve ilâhî huzurda toplanacaktır.