İllâ kîlen selâmen selâmâ(n)
Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.
Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.
Bu ayet, cennet ehlinin sözlerini ve aralarındaki iletişimin niteliğini vurgulamaktadır. 'Kîlen' ve 'selâmen' kelimeleri, cennetteki huzurlu ve barışçıl atmosferi, boş ve anlamsız sözlerden arınmış bir ortamı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavl' (قَوْل) kelimesinin, hem zihinsel hem de dilsel ifadeyi kapsayan geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'kîlen' (قِيلًا) ise, 'söz' veya 'konuşma' anlamında olup, cennetteki konuşmaların boş ve anlamsız olmaktan uzak, belirli bir içeriğe sahip olacağını ima eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 680)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kavl'in (قول) genel olarak 'söz' anlamına geldiğini ve 'kîl' (قيل) veya 'kîlet' (قيلة) gibi türevlerinin de aynı kökten geldiğini açıklar. Ayetteki 'illâ kîlen' ifadesi, cennet ehlinin sadece barış ve esenlik sözleri söyleyeceğini, boş ve faydasız sözlerden kaçınacağını vurgular. (el-Külliyyât, s. 747)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kavl' kavramının, sadece dilsel bir eylemden öte, bir niyet ve irade beyanı olduğunu belirtir. Vâkıa 26'daki 'kîlen' ifadesi, cennet ehlinin sözlerinin, onların iç huzurunu ve Allah'a olan bağlılıklarını yansıtan, olumlu ve yapıcı bir nitelikte olacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'selâm' (سلام) kelimesinin 'esenlik' ve 'afiyet' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'selâmen selâmen' tekrarı, cennet ehlinin sürekli bir barış ve huzur içinde olacağını, her türlü sıkıntı ve olumsuzluktan uzak kalacağını pekiştirir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 471)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'selâm'ın (سلام) 'her türlü afetten kurtulmak' ve 'esenlikte olmak' anlamına geldiğini açıklar. Cennet ehlinin 'selâmen selâmen' demesi, onların birbirlerine ve Allah'a olan saygılarını, aynı zamanda cennetin kendisinin bir esenlik yurdu olduğunu ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 416)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'selâm' kavramının Kur'an'da sadece bir selamlaşma ifadesi olmadığını, aynı zamanda Allah'ın bir sıfatı ve cennetin temel niteliği olduğunu vurgular. Vâkıa 26'daki 'selâmen selâmen' ifadesi, cennetteki mutlak barışı, huzuru ve güvenliği sembolize eder; bu, cennet ehlinin hem kendi aralarında hem de Allah ile olan ilişkilerinde tam bir uyum içinde olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'selâm' kelimesinin Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve 'barış', 'güvenlik', 'esenlik' gibi temel anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki tekrar, bu kavramın cennet ortamındaki mutlak ve sürekli varlığını vurgular; cennet ehli, her türlü korku ve endişeden arınmış, tam bir huzur içinde yaşayacaktır.
Vâkı'a Sûresi
(56/24-26) (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.) Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler. Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.
Bu nimetler, dünyada rabbanî hayat yaşayan mü’minlere, yaptıklarına karşılık bir mükâfat olarak lütfedilmiştir. Cennet ehli, orada ne yalan ne saçma ve faydasız söz ne de kınama ve suçlama içeren bir hitap işitir. Onların işittiği yalnızca selâm, yani esenlik, emniyet ve huzur bildiren sözlerdir. Birbirlerine selâm verir, barış ve ünsiyet içinde bulunurlar yahut Allah Teâlâ’nın ve meleklerin kendilerine yönelttiği selâm hitabına mazhar olurlar.
Bütün bu ihsanlar, onların dünyadaki sâlih amellerinin karşılığıdır. Nitekim iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. Bununla birlikte âhiretteki derece ve makamlar amellerin miktar ve keyfiyetine göre taksim edilse de, cennete giriş bizzat amelle değil, Allah’ın rahmet ve ihsanıyla gerçekleşir. Bu sebeple cennetin nimetlerine erişmeyi arzulayan kimse, dünyada açlığı tokluğa, susuzluğu kana kana içmeye; vuslat arzusunu da geçici dünya zevklerine tercih etmelidir.
Allah’a yakın kullara tahsis edilen böylesi cennetler, içinde bulunanların mutluluğunu gölgeleyecek her türlü hüzün ve kederden arındırılmış; orayı yurt edinenlere yöneltilebilecek her türlü kötü muameleden berî kılınmıştır. Orada bulunanlar, ancak Hak ile konuşur ve yalnız Hak’tan işitir. Allah Teâlâ onlara, her türlü yakınlık ve güzelliği kuşatan, her türlü noksanlık ve felâketten sâlim olan “Selâm” ism-i şerifiyle tecellî eder. Nitekim “Çok merhametli Rab’den bir söz olarak Selâm (vardır)” (Yâsîn 36/58) âyeti bu hakikate işaret eder. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/468, 470) Çünkü cennet, kudsiyete mazhar olmuş kullar için ilâhî nurlarla arındırılmış bir mekândır; bu sebeple orada, bu makama lâyık olmayan hiçbir söz ve hâl zuhûr etmez. Tüsterî’nin ifadesiyle, cennet ehlinin hâlinden ancak selâmet ve safiyet doğar. (Tefsîr, s. 552). Bu bakımdan orada işitilen selâm, sıradan bir hitap değil; huzur, emniyet ve üns bildiren ilâhî bir müjdedir.
Üstelik bu selâmın da dereceleri vardır: Kimi, birbirlerine selâm veren cennet ehlinin selâmıyla, kimi meleklerin selâmıyla, kimi ise doğrudan doğruya Hakk’ın selâm hitabıyla müşerref olur. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, 2/301) İşte bu hâlin neticesinde, onların kalplerinden hüzün tamamen silinmiş; kendilerine lütfedilen nimeti idrak ederek hamd ile mukabele etmişlerdir: “Hamd, bizden hüznü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.” (Fâtır 35/34). İbn Berrecân, Tefsîr, 5/272.
Bu âyetler aynı zamanda işârî bakımdan sâlikin mânevî seyrinde fenâdan bekâya, oradan da temkîn mertebesine erişini tasvir eder. Burada zikredilen mükâfat, yalnızca dünyada işlenen amellerin karşılığı olarak verilecek uhrevî nimetler değildir; bilakis sâlikin gönül âleminde tahakkuk eden rızâ ve sükûn makamıdır. Zira Hak Teâlâ, kuluna amellerinin sûretine göre değil, kalbinin yönelişi ve hâlinin safiyeti nisbetinde karşılık verir.
Bu süreçte sâlik, önce fenâ hâlini yaşar, benliğe nisbet edilen iddialar, nefsin fısıltıları ve hevânın çağrıları birer birer silinir. Âyette “boş söz” ve “günaha sevk eden hitap” olarak ifade edilen unsurlar, tasavvufî bakımdan nefsânî ve hevâî iç seslerin sembolüdür. Fenâ tahakkuk ettiğinde bu sesler susar; sâlik, kendi varlığının hükmünden sıyrılarak Hakk’ın tasarrufuna teslim olur.
Ardından bekâ mertebesi gelir. Bu merhalede kul, artık Hakk’ın lütfuyla yeniden varlık kazanır; fakat bu varlık, nefsine nisbet edilen bir varlık değil, Hak ile kaim olan bir varlıktır. Kalp, yalnızca Hak’tan gelen ilâhî hitaba ve rabbanî ilhama açık hâle gelir. İşte âyette zikredilen “selâm”, bu bekâ hâlinin ifadesidir: korku ve endişenin kalktığını, kurbiyet ve ünsiyetin yerleştiğini bildirir.
Nihayet temkîn mertebesinde bu hâl istikrara kavuşur. Sâlik, artık ne geçici bir vecd ne de gelip geçen bir hâl içindedir; rızâ, teslimiyet ve huzur onun için sürekli bir vasıf hâline gelir. Hak ile olan ilişkisinde talep ve beklenti yerini tam bir sükûna bırakır. Bu sebeple dünyada iken bu selâmın gölgesine girmiş olan kimse, âhirette de aynı selâm ile karşılanır; zira âhirette tecellî eden selâm, dünyada tahakkuk eden hâlin tamamlanmış sûretinden ibarettir.
Ne Mutlu O Sağdakilere