Ve furuşin merfû'a(tin)
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.
Vâkıa Suresi'nin 34. ayeti, cennet ehlinin içinde bulunacağı nimetleri tasvir etmektedir. Bu ayet, özellikle 'yüksek döşekler' kavramı üzerinden cennetin konfor ve ihtişamını dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'faraşe' fiilinden türeyen 'furuş' kelimesini, yaymak, sermek anlamında kullanır. Ayetteki 'furuş' ise, cennet ehlinin üzerine oturacağı veya yaslanacağı serilmiş, yayılmış döşekleri ifade eder ki bu, cennetin konfor ve rahatlığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'furuş' kelimesini 'sergiler' veya 'döşekler' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, cennetin lüks ve rahat ortamını betimleyen unsurlardan biri olarak zikredilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki maddi nimet tasvirlerinin, ahiret hayatının somutlaştırılmasına hizmet ettiğini belirtir. 'Furuş' gibi kelimeler, cennetin dünyevi algılarla kavranabilir bir konfor ve huzur mekanı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'merfû'a' kelimesini 'yükseltilmiş, kaldırılmış' olarak açıklar. Ayetteki 'furuşin merfû'a' ifadesi, cennet döşeklerinin yerden yüksekte, şerefli ve ihtişamlı bir konumda olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'refa' fiilinin 'yükseltmek, yüceltmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Merfû'a' kelimesi, cennet döşeklerinin sadece fiziksel olarak yüksekliğini değil, aynı zamanda değer ve makam olarak da yüceliğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ref'' kökünün hem maddi hem de manevi yükselişi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'merfû'a' kelimesi, cennet ehlinin oturduğu döşeklerin hem fiziksel olarak yüksekte, hem de makam ve şeref açısından yüce olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'daki sıfatların, nitelendirdiği varlığın önemini ve değerini artırdığını vurgular. 'Merfû'a' sıfatı, 'furuş' kelimesine eklenerek cennet döşeklerinin sıradan olmadığını, aksine özel bir ihtişam ve konfora sahip olduğunu belirtir.
Vâkı'a Sûresi
(56/27-34) Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere! (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
Bu âyetlerde, mertebe bakımından sâbikûndan sonra gelen ashâbü’l-yemînin faziletleri, cennetteki makamları ve kendilerine lütfedilecek uhrevî nimetler tasvir edilmektedir. “Sağdakiler” olarak anılan bu zümre, iman ve sâlih amel üzere yaşamış; kurtuluş ve esenliğe erişmiş kimselerdir. Onların mutluluğu, âyetin başında yer alan müjde üslûbuyla özellikle vurgulanmıştır.
Ashâbü’l-yemîn, cennette sidr-i mahdûd, talh-i mendûd, zıll-i memdûd ve mâ-i meskûb arasında bulunurlar. Sidr, Arabistan kirazı olarak bilinen, dünyada dikenli bir ağaçtır; ancak cennetteki sidrin dikenlerden arındırılmış, bol ve sürekli meyve veren bir hâlde olduğu bildirilir. Bu tasvir, nimetin zahmetsiz ve kusursuz oluşuna işaret eder. Talh-i mendûd ise müfessirlerin çoğunluğuna göre muz ağacıdır; “mendûd” vasfı, meyvelerinin üst üste dizilmiş, bol ve kolay ulaşılır olduğunu ifade eder.
Zıll-i memdûd, uzayıp yayılan, eksilmeyen ve güneşin rahatsız edici etkisinden tamamen uzak bir gölgedir. Bu gölge, yalnızca fiziki serinliği değil; aynı zamanda huzur, emniyet ve süreklilik mânasını da taşır. Mâ-i meskûb ise kesintisiz şekilde dökülen, çağlayan ve ferahlık veren sulardır; cennet hayatındaki diriliği ve tazeliği sembolize eder. Âyetlerde ayrıca “tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler” ile cennet nimetlerinin herhangi bir eksilmeye veya kısıtlamaya tâbi olmadığı vurgulanmaktadır.
Son olarak zikredilen furûş-i merfû‘a yani yüksek döşekler, ashâbü’l-yemînin izzet ve ikram içinde bulunduklarını gösterir. Bu ifade hem bedenî rahatlığı hem de mânevî itibar ve değeri birlikte anlatır.
Sülemî’ye göre tasavvufî bakımından “uzatılmış gölge”, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e mahsus kıldığı rahmetin, onun ümmeti, özellikle de tevhid ehli üzerinde yayılıp süreklilik kazanmış hâlini ifade eder. Bu gölge, müminler için rahmet ve emniyet vesilesi iken, inkârcılara karşı ilâhî adaletin hükmü olarak tecellî eder. Gölgenin “uzatılmış” oluşu, ilâhî fazlın kesintisizliğine; aynı zamanda celâl ve cemâlin ebedî oluşuna işaret eder. Nitekim “ne tükenir ne de yasaklanır” buyruğu, bu rahmet ve fazlın hiçbir vakit duraksamadığını bildirir. Zira ilâhî yardım ve teyid bir an dahi kesilecek olsa, mahlûkat kendi varlığıyla ayakta kalamaz; helâke sürüklenir. (Hakâikü’t-Tefsîr, 2/301) Bununla birlikte Baklî bu ifadeyi müşâhede ehlinin kalplerinde tecellî eden ilâhî ikramların sürekliliği olarak da yorumlar. Bu meyveler, zât ve sıfat nurlarından doğan derin idraklerdir; ne zamanla tükenir ne de tümüyle idrakten uzaklaştırılır. Çünkü mukarreblerin Hakk’a yakınlıktan aldıkları zevk daimîdir. Bu yakınlıktan mahrum bırakılmaları ise, onları üns hâlinden koparıp yalnızlığa ve perdelenmeye sürükler. (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/385) Dâye’nin nazarında ise ashâbü’l-yemîn, seyrü sülûkte emin ve istikrarlı bir mertebeye ulaşmış kimselerdir. Onların nimeti, zikrin meyvesi olan fiilî sıfatların mârifetidir. Bu çerçevede talh-i mendûd, kalbî zikrin mahsulü olan latif bir idraki temsil eder; bu idrak, zahmet ve ayrıştırmaya ihtiyaç duymaksızın kalpte hazır bulunur. Uzatılmış gölge, sırra yerleşmiş zikrin neticesi olan kesintisiz huzur ve rahatlıktır. Dökülen su, ruhânî zikrin sürekliliğiyle tabiatın yumuşaması ve arınmasını ifade eder. Bol meyveler ise ulvî ve süflî istidatların birlikte işlenmesiyle ortaya çıkan, tükenmeyen mârifetlerdir; kul bu mârifetlerden dilediği an istifade eder. Yükseltilmiş döşekler ise inbisât ve temekkün hâlinin sembolüdür. Bu mertebede sâlikin süflî istidatları tezkiye edilmiş, buna mukabil zikr-i hafînin tesiriyle ulvî istidatları yüceltilmiştir. (Te’vîlât-ı Necmiyye, 3/80) Görüldüğü üzere âyetlerde ashâbü’l-yemîn için tasvir edilen nimetler, işârî bakımdan sâlikin seyrinde nefsin tezkiyesiyle birlikte kalbin itmi’nana erişerek mârifete kavuşma sürecini birlikte anlatır. Bu tasvirler, zahiren cennet nimetleri olarak görünse de, bâtında kalpte tahakkuk eden mânevî hâllere de işaret etmektedir. Nitekim nefis; hevâ, öfke, kibir ve benlik dikenlerinden arınıp selâmete ulaştığında, artık yaralayıcı değil; meyve veren ve fayda sağlayan bir hâl alır. Sâlik, nefsini yok etmek yerine, tezkiye ve ıslah yoluyla Hakk’a hizmet eden bir latîfeye dönüştürmüş olur.
Bu arınmanın ardından kalpte sükûn ve itmi’nân yerleşir; Hakk’ın himayesi altında istikrara kavuşur. Kalp bu sayede nefsin süflî taleplerinden ve hevânın yakıcı tesirlerinden korunur. Sâlik, gönlüne dökülen zikrin latîf suyuyla beslendikçe mârifetullaha dair idraki derinleşir; bilgisi, kuru bir malumat olmaktan çıkarak hayata ve hâle dönüşür. Bu sürecin devamında, bitmek tükenmek bilmeyen mânevî ikramlar olarak tevhid-i zât, sıfat ve ef‘âl nurlarından doğan mârifetler lütfedilir. Böylece sâlik, kemâl yolunda ilerleyerek insân-ı kâmil vasfını kazanır; kendisi kemâle erdiği gibi, başkalarını irşâd ederek kemâle ulaştırma imkânına kavuşur.