İçeriğe atla
Vâkıa 10Cüz 27 · Sayfa 534

Vâkıa Sûresi 10. Âyet

الواقعة

Sohbete sor

Ve-ssâbikûne-ssâbikûn(e)

(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.

Vâkı'a Sûresi

(56/8-10) Âhiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir! Ve sol taraf ehli, ne bahtsızdır onlar.  (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir.


Meymene uğurlu olan veya sağ tarafta bulunanlar demektir. Meş'eme de uğursuzluk yahut sol taraf anlamına gelir. Araplar hayrın ve bereketin sağdan, şerrin ve uğursuzluğun soldan geleceğine inanırlardı. Bundan dolayı kitabın sağ taraftan verilmesi uğur, sol taraftan verilmesi, uğursuzluk sayılmıştır.

Ashiibu'l-meymene, mutluluğa erenler, amel defterleri sağ taraflarından verilmiş kimseler veya kıyâmet günü Arş’ın sağında bulunup cennetin yolunu tutacak olanlar; ashâbu’l-meş'eme de uğursuzlar, amel defterleri sol taraflarından verilenler veya Arş’ın solunda olup cehenneme sürüklenecek olanlardır. Sâbikûn ise önce inananlar, hayır işlerinde en ileri geçenler ve en yüksek manevi dereceye erenlerdir.

Buna göre birinciler mü'minler, ikinciler kafirler, üçüncüler de mü'minlerden en yüksek derece sahipleridir. Bursevî’ye göre bu anlamda insanlar üç grupturlar: 1. Ömrünün ilk yıllarından itibaren kötülüklere başlayıp dünyadan ayrılıncaya kadar bu kötülüklerine devam eden kimsedir. İşte bunlar soldaki; kitabı solundan verilecek olan kimselerdir. 2. Ömrünün ilk yılları günahla ve uzun gafletle başlayan, sonra da dönerek tövbe eden kimseler. Bunlar kitabı sağından verilecek olan kişilerdir. 3. Hayatının ilk yıllarından itibaren hayır ve iyiliklere başlayıp, dünyadan ayrılıncaya kadar bu iyiliklere devam eden kişiler. Bunlar da önde ve Allah’a yakın olan kimselerdir. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 20/455) Nitekim “Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.” (Fâtır, 35/32) ayetinde de aynı üç grup insan topluluğuna işaret edilmiştir. Kendine kötülük edenler ashâbu’ş-şimâldir. Ortada olanlar (muktesid), itidal sahibi mü'minlerdir. Sâbikûn ise en yüksek sıfatlara ve meziyetlere ermiş müminlerdir.

Nefislerini terbiye etmek için çabalayan, beş vakit namaza koşan, günahlardan tövbeye yönelen, hayır ve iyilikte yarışanlar, marifet ve müşahede makamlarında öne geçenlerdir. Bunlar ezelde Allah Teâlâ’nın seçip dostluğuna (velâyet) layık gördüğü kimselerdir. Onları vaadine ulaştırmış, kendileri için hazırlanan ikramlara eriştirmiş, yakınlığının nurlarını ve cemalinin güzelliğini tattırmıştır.

Öte yandan bu âyetlerde yapılan tasnif, yalnızca âhiretteki akıbetlere dair bir sınıflama değildir; bilakis insanın dünya hayatında, şuur hâllerine göre sürdürdüğü hayatın bir ifadesidir. Zira sûfîler nezdinde dünya hakikatte bir uyku, ölüm ise bu uykudan uyanıştır. Bu sebeple “ashâbü’l-meymene”, “ashâbü’l-meş’eme” ve “sâbikûn” tasnifi, ölümden sonraki durumları bildirdiği kadar, ölmeden önce yaşanan hâl ve mertebeleri de anlatır.

Buna göre ashâbü’l-meymene, dünya uykusuna bütünüyle dalmamış ve fıtratlarını koruyabilmiş kimselerdir. Kesret âleminde yaşamakla birlikte sûretlerde takılı kalmaz; iman gözüyle baktıkları için gördükleri her sûrette ulûhiyyet ve rubûbiyyet hakikatlerinin izlerini müşahede ederler. Onların salih amelleri, zahirî fiillerden ibaret değildir; amelleri, hâllerle; hâlleri, ahlâkla bütünleşmiştir. Bu sebeple uyanışları hem dünyada hem de âhirette kurbiyet ve vuslatla neticelenir. Hâllerinin bu şekilde güzel oluşu, ölmeden önce dirilmiş olmalarının tabiî bir sonucudur.

Buna mukabil ashâbü’l-meş’eme, nefse teslimiyetle istikameti kaybetmiş gaflet ve inkâr ehlinin temsili konumundadır. Onların temel yanılgısı, bakışlarını suretlere dikmeleridir. Benliklerine müstakil bir varlık atfettikleri için süslü ve geçici olanı hakikat zannederler; bu hâl, âlemin her zerresine sinmiş bulunan zâtî, sıfatî ve fiilî tecellîleri idrâk edememelerine, dolayısıyla inkâr ve perdelenmelerine yol açar. Bu nedenle onların zâhirî ölümle dünya uykusundan uyanışları dehşetli olur; hevâ ve heveslerini ilâh edindiklerinden dolayı çetin bir azapla karşılaşırlar.

Sâbikûn ise Hak ile uyanmış ve bu uyanıklığı istikrara dönüştürmüş olanlardır. Bakışlarını mâsivâdan çevirmiş, yalnızca ilâhî tecellileri temaşa etmeye yönelmişlerdir. Seyirleri dosdoğrudur; ne yalnızca amel iddiasıyla kesrette kaybolurlar ne de sırf hakikat iddiasıyla şeriatten koparlar. Bu sebeple sâbikûn, cemʿü’l-cem ehli olarak hem Hakk’ı Hak’la hem de halkı Hak’la görebilen kimselerdir. Aynı zamanda bunlar tenzih ve teşbihi tevhid eden kimseler oldukları için mertebe-i câmia denilen kâbe kavseyn makamını idrak etmişlerdir.

Şu hâlde ashâbü’l-meş’eme nefsi, ashâbü’l-meymene kalbi, sâbikûn ise ruhu temsil eder. Zira terbiye edilmemiş nefis, hevâ ve benlik ekseninde hareket ettiğinden daima hüsran ve pişmanlıkla yüz yüzedir. Buna mukabil kalp, fıtratı itibarıyla övülmüş ahlâkın mahalli olup, iman ve marifetle dirildiğinde ilâhî ikram ve bereketlerle hayat bulur. Ruh ise ilâhî nefha oluşu hasebiyle bu mertebelerin önünde yer alır; Hak’la irtibatı en güçlü olan latîfe olarak öncüdür ve daimî surette öne geçmişler zümresinde bulunur.


Âyet 11-14

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)